İngiltere’de göçmenlik politikaları yeniden tartışılırken, bu kez Ankara Anlaşması kapsamında ülkede yaşam kurmuş Türkiyeliler belirsizlikle karşı karşıya. Yıllarca çalışan, işletme kuran, vergi ödeyen, çocuklarını burada büyüten ve geleceğini İngiltere’de kuran insanların süresiz oturum başvurularında yaşanan gelişmeler, göçmenlik sisteminin nasıl işlediğine ilişkin ciddi soruları gündeme getiriyor.
The Guardian’ın 8 Kasım 2026 tarihli haberine göre, Avrupa Topluluğu-Türkiye Ortaklık Anlaşması (ECAA), kamuoyunda bilinen adıyla Ankara Anlaşması kapsamında yapılan süresiz oturum başvurularında verilen olumlu kararlar önemli ölçüde azaldı.
Home Office verilerine göre, 2025 yılının ocak-haziran döneminde bu kapsamda 3 bin 378 kişiye süresiz oturum hakkı verilirken, 2026’nın aynı döneminde bu sayı 745’e geriledi. Bu, yüzde 78’lik bir düşüş anlamına geliyor.
Üstelik reddedilen başvuruların yeniden incelenmesi için yapılan idari inceleme başvuruları da arttı. 2025 yılında 145 olan bu sayı, 2026’nın ocak ayından ağustos ortasına kadar 395’e yükseldi.
Bu rakamlar tek başına bütün başvuruların reddedildiğini göstermiyor. Ancak ortaya çıkan tablo, ciddi biçimde araştırılması ve açıklanması gereken bir değişime işaret ediyor.
Home Office: Kurallar değişmedi!
Tartışmanın merkezinde Home Office’in açıklaması bulunuyor.
Bakanlık, Ankara Anlaşması kapsamındaki süresiz oturum başvurularının değerlendirilmesinde herhangi bir değişiklik yapılmadığını, her dosyanın mevcut kurallar ve yayımlanmış rehber doğrultusunda kendi koşulları içerisinde değerlendirildiğini söylüyor.
Ancak burada yanıt bekleyen önemli bir soru var:
Kurallar değişmediyse olumlu kararların sayısı neden bir yıl içerisinde yüzde 78 azaldı?
Başvurular neden daha fazla idari incelemeye konu oluyor? Daha önce kabul edilen bazı insani ve ailevi gerekçeler neden artık tartışmalı hale geliyor?
Bunlar yalnızca hukuki teknik ayrıntılar değil. İnsanların evlerini, işlerini, ailelerini ve geleceklerini doğrudan ilgilendiren kararlar.
Bir işletmenin sosyal medya hesabı yok diye başvuru reddedilebilir mi?
The Guardian’ın haberinde yer verilen örneklerden biri, İngiltere’de cam temizleme işi yapan bir işletme sahibiyle ilgili.
Başvurucunun işletmesinin gerçek ve faal olmadığı, sosyal medya hesabının bulunmaması gerekçe gösterilerek sorgulanmış. Oysa sosyal medya hesabı sahibi olmak, Ankara Anlaşması kapsamında işletmenin gerçekliğini kanıtlamak için yayımlanmış bir zorunluluk değil.
Başka bir örnekte ise kanser tedavisi için Türkiye’ye gitmek zorunda kalan bir kadının süresiz oturum başvurusu reddedilmiş. Kadının tedavisinin İngiltere’den Türkiye’ye aktarılmasının ciddi klinik riskler taşıdığı belirtilmesine rağmen, bu durum değerlendirmede kabul görmemiş. Kadın ve üç çocuğuna ülkeyi terk etmeleri gerektiği bildirilmiş.
Bir başka başvuruda ise Türkiye’de Alzheimer hastalığının son aşamasında bulunan babasına bakmak için ülkesine giden bir kadının seyahatleri, ailevi durumunun önceden biliniyor olması gerekçesiyle olumsuz değerlendirilmiş.
Bu örnekler, göçmenlik kararlarında insan hayatının ve ailevi sorumlulukların ne ölçüde dikkate alındığı sorusunu gündeme getiriyor.
Windrush skandalının dersleri unutuldu mu?
Eski Dışişleri Bakanı ve Tottenham Milletvekili David Lammy de yaşanan gelişmelere tepki gösterdi.
Lammy, kendisine ulaşan seçmenlerin hayatlarının, ani bir politika değişikliği izlenimi veren kararlarla altüst olduğunu belirtti. Windrush skandalını hatırlatarak Home Office’in geçmişte yaşananlardan ders çıkarması gerektiğini söyledi ve dosyaların yeniden değerlendirilmesini istedi.
Windrush skandalı, İngiltere’de uzun yıllar yaşamış insanların göçmenlik statülerini kanıtlayamamaları nedeniyle hak kayıplarına, gözaltılara ve sınır dışı edilme kararlarına maruz kalmalarıyla ortaya çıkmıştı.
Bugün Ankara Anlaşması başvurularında yaşananlar aynı hukuki olay değil. Ancak benzer biçimde, bürokratik kararların ve idari hataların insanların yaşamlarında ağır sonuçlar yaratabilmesi ciddi bir uyarı niteliği taşıyor.
Göçmenlerin emeği var, güvencesi nerede?
İngiltere ekonomisinin önemli bir bölümü göçmen emeğine dayanıyor. Farklı ülkelerden gelen insanlar bu ülkede işletmeler açıyor, hizmet sektöründe çalışıyor, vergi ödüyor ve toplumsal yaşamın parçası oluyor.
Türkiye kökenli göçmenler de yıllardır İngiltere’nin ekonomik ve toplumsal yaşamında yer alıyor.
Ankara Anlaşması kapsamında gelen birçok kişi kendi işini kurarak geçimini sağlamaya çalıştı. İşletmeler açtı, istihdam yarattı, vergi ve sosyal güvenlik yükümlülüklerini yerine getirdi. Çocukları burada büyüdü, aileleri burada bir gelecek kurdu.
Şimdi sorulması gereken soru şu: İnsanlardan yıllarca ekonomik ve toplumsal yaşama katılmaları beklenirken, kurallara uygun biçimde oluşturdukları yaşamın geleceği hangi güvencelere dayanıyor?
Göçmenlik politikalarının devletlerin yetki alanında olduğu açık. Ancak bu yetki, keyfî karar verme, hatalı değerlendirme veya insanları belirsizlik içinde bırakma hakkı anlamına gelmez.
Home Office açıklama yapmak zorunda
Home Office’in yalnızca kuralların değişmediğini söylemesi yeterli değil. Bakanlık, olumlu kararların neden bu kadar keskin biçimde azaldığını, ret kararlarında hangi gerekçelerin öne çıktığını ve idari inceleme taleplerinin neden arttığını kamuoyuna açıklamalı.
Yanlış hesaplamalar, yayımlanmamış şartların başvuruculardan istenmesi veya insani durumların yeterince dikkate alınmaması gibi iddialar bağımsız biçimde incelenmeli.
İngiltere’de hukuk devleti ilkesi, yalnızca kurallara uyulmasını değil, devletin de kendi kurallarına bağlı kalmasını gerektirir.
Bir insanın yıllarca kurduğu yaşam, eksik bir belge değerlendirmesi, hatalı bir hesaplama veya yanlış bir idari karar nedeniyle tehlikeye atılmamalı.
Göçmenler yalnızca ekonominin ihtiyaç duyduğu zaman hatırlanan bir iş gücü değildir. Onlar aileleri, emekleri, hakları ve gelecekleri olan insanlardır.
İngiltere’nin göçmenlik sistemi açısından asıl sınav, kaç kişinin ülkeye giriş yaptığı değil; bu ülkede yaşayan insanların haklarının ne kadar adil, şeffaf ve hukuka uygun biçimde korunduğudur.



