Ana Sayfa Blog Sayfa 46

Sandığı Fizan’a da kursanız oyumuzu kullanacağız

Türkiye Büyük Milletvekili üyeleri ve cumhurbaşkanının seçileceği 14 Mayıs seçimleri için yurtdışında yaşayan Türk vatandaşlarının ne zaman ve nerelerde oy vereceği belli oldu. Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) konuyla ilgili yaptığı açıklamaya göre, 14 Mayıs seçimleri için 29 Nisan – 7 Mayıs arasında Londra, Manchester ve Edinburgh’ta oy verilebilecek. Eğer cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci tura kalırsa 20 Mayıs – 24 Mayıs tarihlerinde oy kullanılabilecek. Hade bakalım!

O kadar yazdık çizdik toplum nüfusu Kuzey Londra’da yoğunlaşıyor, sandık da Kuzey’e kurulmalı diye. Ne yazık ki konsolosluk “dediğimiz dedik çaldığımız düdük” misali sandığı toplumdan çok uzak bir yere “1 Old Billingsgate Walk, London EC3R 6DX” adresindeki Old Billingsgate’e, ikinci tur durumunda da “22 Park Lane,London, W1K 1BE” adresindeki lüks hotel London Hilton on Park Lane’e kuracak. Geçen seçimlerde toplum üyeleri “Konsolosluk oyların yüzde 80’inin sol partilere gittiğini bildiği için bu yöntemle seçime katımlımı azaltmaya çalışıyor, ya da bu bir seçim hilesidir” diye tepki göstermiş, biz de eleştirileri aktarmıştık. Hatta seçim kararı verildiğinde köşe yazımla konsolosluğu uyarmış, “sandığı topluma yakın yere kurun lütfen” demiştik. Şimdi “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? Seçmen iradesine saygı nerede” diye sorabiliriz. Sandığı Fizan’a da kursanız engelli, hasta, yaşlı, yalnız anne, çalışan ve çalışamayan işçiler gelip oylarını Fizan’da kullanacaklar. Hade bakalım!

Geçmişte konsolosluk “Sandık Kuzey’e de kurulsun” diyen parti temsilcilerine güvenliği ya da YSK’yi bahane etmişti. Allahaşkınıza Kuzey’de araba park yeri olan bin tane güvenli yer sayabilirim. Alexandra Park neden olmasın ki? Tottenham Hotspur futbol sahası ya da toplumun çok iyi bildiği düğün salonları ne güne duruyor? Old Billingsgate ya da Hilton on Park Lane’i seçerken kıssasınız neydi? Aracıyla Londra dışından gelen seçmenler nerede park yeri bulacak? Hade bakalım!

Bir başka nefes darlığı yaratan ve şaibeli karar da; Dışişleri Bakanlığı Dışişleri Seçim Koordinasyon Merkezi’nin YSK’ye 29 Mart’ta gönderdiği yazıyla 14 Mayıs seçimleri için oy kullanılacak bazı yurtdışı seçim merkezlerindeki sandık sayılarının artırırken, bazılarını da azaltması! AKP’nin oy deposu yerlerinden sayılan Almanya’daki Düsseldorf ve Nürnberg’de kurulacak sandık sayısı artarken, AKP’ye bütün dünyada en az oy çıkan Londra ve Edinburg’da sandık sayısının azaltılacak. Yazıda “Edinburg Başkonsolosluğu’nun ilk tur için tüm günler 2 olan sandık sayısının 1’e indirilmesine, bu sayının ikinci turda da aynen korunmasına, Londra Başkonsolosluğu’nun ilk tur için hafta içi 30 olan sandık sayısının 20’ye, hafta sonu 35 olan sandık sayısının 25’e indirilmesine” deniliyor. Hade bakalım!

Öte yandan YSK, “milletvekili adayı olan bakanların istifa etmesi gerekecek mi?” tartışmasınaya son noktayı koydu. YSK, milletvekili adayı olan bakanların istifa etmesine gerek olmadığına karar verdi. Yani İçişleri Bakanı hem sandık güvenliğinden sorumlu bakan olacak, hem de AKP’den milletvekili adayı. Hade bakalım!

Bir futbol maçını düşünün, 11 oyunculu bir takım karşısındaki 11 oyuncunun yanı sıra sahadaki 3 hakeme karşı da mücadele ediyor. Hade bakalım!

Çevrimiçi Güvenlik Yasası Yolda

Başbakan Rishi Sunak, teknoloji endüstrisinden gelen güvenlik ve mahremiyet endişelerine rağmen Çevrimiçi Güvenlik Yasası tasarısını savunuyor.

Lordlar Kamarası’nda tartışılmakta olan Çevrimiçi Güvenlik Yasası, sosyal medya platformlarına ve diğer teknoloji şirketlerine yasa dışı materyalleri nasıl değerlendirip sildikleri konusunda kontroller getirmeyi amaçlıyor. Arttırılacak kontroller ile insanların, özellikle çocukların zararlı içeriğe erişiminin engellenmesi planlanıyor. Tasarı yürürlüğe girdikten sonra teknoloji şirketleri – 18 yaşın altındakiler olarak tanımlanan – çocukların ciddi zarar verme riski taşıyan içerikleri görmesini engellemek zorunda kalacak.

Birçok sosyal medya platformunun minimum yaşı ve ebeveyn denetimleri olmasına karşın şirketler, kullanıcılarının yaşını nasıl kontrol edeceklerini açıklamak zorunda kalacak. Instagram gibi sosyal medya platformlarına yaş doğrulama teknolojisi kullanma zorunluluğu getirilecek. Eleştirmenler bu durumun Birleşik Krallık’ta uçtan uca şifrelemeyi kıracağına ve çevrimiçi hizmetlerin güvenliği açısından geniş kapsamlı sorunlara yol açacağına inanıyor. Hükümetin bu konuda teknoloji endüstrisinin sesini dinlediğini belirten Sunak “Herkes çevrimiçi ortamda gizliliğinin korunduğundan emin olmak istiyor, ancak insanlar aynı zamanda kolluk kuvvetlerinin kendilerini güvende tutabildiğini ve bunu yapabilmek için makul koşullara sahip olduğunu da bilmek istiyor ve biz de Çevrimiçi Güvenlik Yasası ile bunu yapmaya çalışıyoruz.” dedi.

Uçtan uca şifrelemeye müdahale güvenlik riski doğurabilir

Çevrimiçi Güvenlik Yasasını çevreleyen en son tartışma, yalnızca kullanıcıların özel mesajları okumasına izin veren bir güvenlik yöntemi olan uçtan uca şifrelemeyi baltalayıp baltalayamayacağı. Whatsapp dahil olmak üzere bir dizi mesajlaşma servisi patronu, zayıflayan şifrelemenin gizliliği baltaladığı ve kişisel mesajların rutin, genel ve ayrım gözetmeyen gözetimine kapı açtığı konusunda uyardı. Whatsapp patronu Will Cathcart, BBC News’e, şifreli mesajlaşmanın mahremiyetini zayıflatmaktansa platformunun Birleşik Krallık’ta engellenmeyi tercih edeceğini ifade etti. Öte yandan Index on Censorship’ten (Sansür Endeksi) Jessica Ní Mhainín, PoliticsHome’a: “Şifrelemeyi kırmak, özel mesajlaşmanın güvenliğini tehdit etmek anlamına gelir ve aslında hepimizi, daha sonra özel bilgilerimize erişebilecek olan kötü aktörlere maruz bırakır” şeklinde açıklamada bulundu. Toplu gözetleme yetkileri, gazetecilerin ve medya kuruluşlarının çalışmalarının hayati kısımlarını tehdit ettiğinden ve bunların birçoğu şimdiden tasarıdaki maddelerle ilgili endişelerini dile getirmişken NUJ, şifrelemenin zayıflamasının gizli iletişimlerde bulunan gazetecilerin ve kaynaklarının güvenliğini riske atabileceğine değindi.

Bakanlara göre tasarı başlangıçta çocukları çevrimiçi ortamda korumanın bir yolu olarak tasarlanmış olsa da, şimdi kapsamını çevrimiçi yanlış bilgilerle mücadele edecek şekilde genişlettiği yönünde.

Metaverse Zararlari

Parlamenterler, Çevrimiçi Güvenlik Yasası’nın şu anda “metaverse” olarak bilinen çevrimiçi sanal gerçeklik topluluklarının ortaya çıkardığı çocuk güvenliği tehditlerinden korunmak için yeterince ileri gitmeyebileceği konusunda uyarıldı. Çocukları çevrimiçi ortamda korumak için çalışan 5Rights vakfının başkanı Barones Kidron, parlamenterlerle metaversanın ortaya çıkan zararlarını tartıştı. Kidron, Lordlar Kamarası’ndaki bir toplantıda teknolojiyi test etmeye ve gençler için oluşturabileceği güvenlik risklerini düşünmeye davet etti. Ayrıca, sanal ‘buluşmanın’ veya ‘dokunmanın’ yasa tarafından fiziksel cinsel istismara benzer şekilde ele alınması çağrısında bulundu.

Teknoloji devleri Whatssapp, Signal ve Element firmalarının patronları mevcut haliyle tasarıya karşı çıkıyorlar ve gerekçelerini, “Tasarı uçtan uca şifrelemeyi kırarak, arkadaşların, aile üyelerinin, çalışanların, yöneticilerin, gazetecilerin, insan hakları savunucularının kişisel mesajlarının rutin, genel ve ayrım gözetmeksizin izlenmesine kapı açabilir”. olarak açıklıyorlar. Ayrıca, “İnsanların özel mesajlarının taranmasına yönelik önerilere karşıyız ve şifrelemeyi ve gizlilik hakkınızı savunmak için diğer uygulamaların yanında yer almaktan gurur duyuyoruz.” diyorlar. Yasadan etkilenecek platformların temsilcileri, bakanları tasarıyı “acilen yeniden düşünmeye” davet eden açık bir mektupta yazdılar. Mektupta, Çevrimiçi Güvenlik Yasasının herkesin gizliliğine ve güvenliğine yönelik oluşturduğu riskleri bir kez daha dile getirdiler. İçişleri Bakanlığı ise bu tip teknoloji firmalarının “platformlarında görülmemiş düzeyde çocuk cinsel istismarının” karanlıkta kalmamasını sağlamak için “ahlaki bir görev” yaptıkları kanaatindeler.

Uçtan uca şifreleme, tüm tehditlere karşı mümkün olan en güçlü savunmalardan birisi. Kamu kurumları ve yaşamsal alanlarda hizmet veren özel sektör en temel sorumluluklarını yürütmek için internet teknolojilerine her zamankinden daha fazla bağımlı. Teknolojiye bağımlılık ve ihtiyacın giderek arttığı bir dönemde uçtan uca şifrelemenin amacını geçersiz kılacak girişimler tüm kullanıcıların gizliliğini tehlikeye atabilir. Siber suçların önlenemez bir şekilde arttığı bir dönemde uçtan uca şifrelemenin siber saldırılara açık hale getirilmesi; arkadaşların, aile üyelerinin, çalışanların, yöneticilerin, gazetecilerin, insan hakları savunucularının ve hatta politikacıların kendilerinin kişisel mesajlarının rutin, genel ve ayrımsız gözetlenmesine kapı açabilir. Şifrelemeden kaynaklı riskler tahmin edilenden daha yüksek olabilir.

 

“Ya seçimi kaybeden Erdoğan rejimi gitmezse?”

Gazeteci yazar Faik Bulut ve gazeteci yazar Mustafa Yalçıner, Türkiye’deki seçimler konusunda temkinli konuşarak, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve rejiminin seçimleri kaybetmesi durumunda iktidarı kolay bırakmak istemeyeceğini varsayımını da ciddiye almak gerektiğini belirttiler.

Kuzey Londra Toplum Merkezi’nde geçen cumartesi akşam yapılan “Türkiye’deki güncel gelişmeler ve seçimler” başlıklı paneli Evrensel Gazetesi İngiltere Temsilcisi Arif Bektaş yönetti. Panelde 68 kuşağının iki önemli ismi, Türkiye’de yapılacak 14 Mayıs seçimlerini değerlendirirken, gençlik başta olmak üzere halkın değişim istediğini belirterek genel havanın muhalefetten yana olduğu görüşünde birleştiler.

BULUT: ENDİŞEM ERDOĞAN’IN GİTMEK İSTEMEMESİ

Faik Bulut, AKP ve devlet içiçe olarak devletin olanaklarıyla seçime gireceğini belirterek, 14 Mayıs’a yaklaştıkça muhalefete karşı bazı provakasyonların artacağını ve bu konuda hazırlıklı olunması gerektiğini söyledi. Muhalefetin sandık güvenliği konusunda ciddi önlemler aldığını vurgulayan Bulut, “Bir hile olsa bile eskisi gibi facia olmayacaktır” dedi.

Bulut, AKP iktidarını Rusya ve İran’ın desteklediğini belirterek, ABD ve Batı’nın Erdoğan’ın ikili oynaması ve takiyye yapmasından dolayı güven duymasa da seçilmesi durumunda çok rahat işbirliği yapacaklarını öne sürdü. Uluslararası finans çevrelerinin raporlarından örnekler veren Bulut, “AKP uluslararası sermayenin de güvenini yitirmiş görünüyor” dedi. AKP’nin “böl ve yönet” seçim taktiği gereği “Pop kabadayı” Muharrem İnce’yi desteklediğini ve İYİ Parti içinde de görüştüğü siyasiler olduğunu kulis haberi olarak duyuran Bulut, HÜDA PAR işbirliğinin de AKP’deki kan kaybını artırdığını öne sürdü.

Bulut, en büyük endişesinin AKP’nin seçimi kaybetmemesi durumunda devir teslimi gönüllü yapmayacağı olduğunu belirterek, “Bu konuda güvenlik bürokrasisinde de tartışmalar ve bölünmeler olduğu konusunda duyumlar alıyoruz” diye konuştu.

Bir soru üzerine Hasan Cemal ve Cengiz Çandar’ın Yeşil Sol Parti’den milletvekili adayı olmalarını içine sindiremediğini söyleyen Bulut, “Onların siyasi geçmişleri bir yana Emek ve Özgürlük İttifakı’nın iktidara karşı dinamik ve atak muhalefet imajına uymuyorlar” dedi.

YALÇINER: KADER SEÇİMİ

Mustafa Yalçıner de 14 Mayıs seçimlerinin Türkiye’de başta emekçi ve sosyalistler olmak üzere halk için bir kader seçimi olacağını belirterek, “Grevlerin yapılamadığı, konserlerin yasaklandığı tek adamlı baskı rejiminden soluk alınabilecek bir döneme geçilmeli. Türkiye’de soğanın kilosunun 30TL olduğu bu ekonomi sürdürülemez durumdadır. AKP’nin seçimleri kazanması Hitler, Mussolini ve Pinochet rejimleri gibi bir faşist diktatörlüğe kapı aralayacaktır” dedi.

Erdoğan’ın şapkasında çıkaracak tavşanı kalmadığını belirten Yalçıner, “Millet İttifakı; Cumhur hükümeti yürütme, yasama ve yargının tek adama bağlandığı sistemi ucube olarak niteleyerek güçlendirilmiş parlamenter sistemi savunuyor. Biz ise halkın egemenliğini istiyoruz. Halkın yaşamın her alanında söz sahibi olduğu bir sistem, parlamenter rejime sığamaz” diye konuştu.

Yalçıner, Bulut’un endişesine katılarak Erdoğan’ın seçimi kaybetmesi durumunda özel güvenlik güçleri ve milislerine güvenerek gitmek istemezse bunun altından kalkamayacağını, bir bedel ödemek zorunda kalacağını söyledi. Böylesi bir duruma karşı Emek ve Özgürlük İttifakı’nın örgütlü ve Millet İttifakı’nı ileri iteleyici bir rolü olması gerektiğini dile getiren Yalçıner, Millet İttifakı’nın da seçim kampanyasında tek adamı eleştirirken kendilerinin “Ben Kemal geliyorum” gibi tek adam jargonunu kullanmalarını da eleştirdi.

Yalçıner, bu seçimlerin ikinci önemli yönünün, Millet İttifakı’nın kazanması durumunda Emek ve Özgürlük İttifakının ana muhalefet rolünü üstleneceğini belirterek, “Millet İttifakının büyük vaadlerini yerine getirmemesi ve AKP’den hesap sormaya yanaşmaması durumunda Emek ve Özgürlük İttifakına olan ihtiyaç büyüyecektir” dedi.

İki konuşmacı da Birleşik Krallık’taki seçmenin duyarlı davranarak 29 Nisan-7 Mayıs arasında ülkede kurulacak sandıklarda mutlaka oy kullanmalarını ve çevresindeki seçmenleri de oy vermeye teşvik etmelerini istedi.

Sağlık bakanı hemşirelerin grevini kırmak için mahkemeye başvurdu

İngiltere’de Royal College of Nursing (RCN) sendikasına üye hemşireler, 2022’nin Aralık ayında ve 2023 yılının Ocak, Şubat ve Mart aylarında 48 saat süreli grevlere çıkmıştı. Bu grevlerin ardından hükümetin revize edilmiş zam teklifini oylayan ve yüzde 54 oranıyla reddeden hemşireler bir kez daha greve çıktı. RCN’de örgütlü hemşirelerin grevi 30 Nisan saat 20:00’den, 1 Mayıs 2023 saat 24:00’e kadar sürdü.

RCN Genel Sekreteri Pat Cullen, Mart ayındaki grevin ardından Sağlık Bakanı Steve Barclay’e hitaben yazdığı mektupta, hükümetin revize edilmiş yeni önerisinin yeterli olmadığını belirtmiş ve “Önemli ölçüde iyileştirilmiş bir teklif gelene kadar, greve çıkmak zorundayız. Tarihi bir grev oylamasından sonra, üyelerimiz tarihi bir ücret artışı bekliyor.” demişti.

Sağlık Bakanı Barcley hemşirelerin Nisan-Mayıs 2023 grev duyurusu karşısında masaya yeni bir teklif koyarak uzlaşmak yerine planlanan grevi kırmak için sendika karşıtı “yasal” düzenlemelere başvurdu. Barcley, hemşirelerin grev oylamasının altı ay süreyle geçerli olduğunu, oylaması 2 Kasım 2022’de yapılan grev yetkilendirmesinin geçerliliğinin 1 Mayıs’ta sona ereceğini ve bu sebeple hemşirelerin ilk başta planladıkları şekilde grevi 2 Mayıs’ta da sürdürmesinin yasadışı olduğunu söyleyerek mahkemeye başvurdu.

RCN Genel Sekreteri Pat Cullen, hükümetin grevi engellemeye dönük bu tehdidine karşı mücadele edeceklerini belirtmiş ve şöyle demişti: “Zorbalarla başa çıkmanın tek yolu onlara karşı çıkmaktır, buna mahkeme de dahil.” Cullen ayrıca sendika üyesi hemşirelere gönderdiği bilgi notunda yargıdan olumsuz bir karar çıkması halinde grevi 2 Mayıs’tan önce sonlandıracaklarını duyurmuştu.

Pandemideki rolleri unutuldu

Başta hükümet olmak üzere, mahkemeler ve bazı devlet kurumları, pandemi döneminde her akşam alkışladıkları hemşirelerin zam almaması için mahkemeye kadar gidebiliyor. Hükümet hemşirelere savaş açmış durumda. Mahkeme de hükümetin dediğini yapmaktan geri durmuyor.

Yüksek Mahkeme Sağlık Bakanı adına yapılan başvuruyu 27 Nisan’da hükme bağladı ve RCN aleyhine kararını açıkladı. Bu sebeple hemşirelerin 2 Mayıs Salı günü saat 20:00’de sona ermesi planlanan grevi 1 Mayıs gece yarısı sona erecek.

Mahkemenin kararının ardından bir açıklama yapan Cullen, bunun sağlık emekçileri ile hükümet arasındaki anlaşmazlığın en karanlık günü olduğunu belirtti ve şöyle dedi: ” Hükümet, ücretlerinin iyileştirilmesi beklentisindeki hemşerilerini mahkemeye çıkarıyor. ”

RCN Genel Sekreteri ayrıca mahkemenin bu kararının, hemşirelerin önümüzdeki ay yeniden yapılacak olan grev oylamasında daha kararlı davranmasına yol açabileceğini vurguladı ve mahkeme kararı uyarınca grevin planlandığı şekilde Salı günü akşam değil, Pazartesi gece yarısı sona ereceğini duyurdu.

Hemşireler, 1 Mayıs günü St Thomas Hastanesi önünde bir araya gelerek bir de eylem yapacaklar. Buradan yürüyüşe geçecek sağlıkçılar, Trafalgar Meydanı’da yapılacak 1 Mayıs gösterisine katılacak.

 

15 Mayıs’tan itibaren GP’lerdeki randevu sistemi değişiyor

0

Milyonlarca kişiyi etkileyecek değişikliklerle sağlık hizmetlerine erişimde istikrar sağlanması hedefleniyor. 15 Mayıs’tan itibaren, GP kliniklerinin hastalara bir an önce randevu vermesi gerekeceği belirtiliyor.

The Sun tarafından yayınlanan habere göre, hemen randevu veremeyen doktorların, hastalara anında bir değerlendirme sunması ya da onları “uygun bir sağlık hizmetine” yönlendirmesi gerekecek. NHS England, randevu alma konusundaki değişikliklerin, hastaların erişim beklentilerine yönelik istikrar sağlayabilmesini umuyor. Bir GP randevusu verilmediği durumlarda, klinikler hastaları NHS 111’e yönlendirebilecek. GP klinikleri halihazırda hastaları konsültasyon için aynı gün eczanelere yönlendirebiliyor.

Sağlık uzmanları, yeni değişikliklerin daha fazla aile doktorunu meslekten uzaklaştıracağını ve tedavi için uzun süre bekleyen hasta sayısını arttıracağı konusunda uyarılarda bulunuyor.

2016 ve 2022 yılları arasında aile doktoru sayısının 3 bin azaldığı, bekleyen hasta sayısının da 58 milyondan 62 milyona yükseldiği ifade ediliyor. NHS verilerine göre, İngiltere’de her ay yaklaşık 5 milyon kişi, GP randevusu için iki haftadan fazla bekliyor. Hükümetİn beklentisi ise randevu beklenti süresini yaırya indirmek.

BBC tarafından yayınlanan bir haberde, ülkedeki aile doktorlarına kariyerlerinin her aşamasında destek sunan The Royal College of GPs kurumunun sağladığı verilere yer verildi. Kurum, hasta randevularının yüzde 85’inin iki hafta içinde, yarısının da aynı gün içinde gerçekleştiğini söylüyor. İki haftadan uzun sürenlerin de beklemenin uygun olduğu rutin randevular olabileceği belirtiliyor.

Sokakta yaşayıp, sokakta öldüler!

0

Londra merkezli sivil toplum kuruluşu Evsizlik Müzesinin raporuna göre İngiltere ve Galler’de her 6,5 saatte bir evsiz yaşamını yitiriyor.

İngiltere ve Galler’de 2019’dan bu yana 4 bin evsiz sokaklarda yaşamını yitirirken sadece 2022’de 1313 evsiz hayatını kaybetti.

Londra merkezli sivil toplum kuruluşu Evsizlik Müzesinin raporuna göre İngiltere ve Galler’de her 6,5 saatte bir evsiz yaşamını yitiriyor.

Sokaklarda hayatını kaybedenlerin yüzde 85’ini 65 yaş altı kişiler oluştururken geçen yıl 1313 kişinin sokaklarda yaşamını yitirdiği bilgisi rapora yansıdı.

Raporda bu sayının 2019’daki ölümlerden yüzde 85, 2021’dekilerden ise yüzde 20 fazla olduğuna işaret edildi.

Bazı kent yönetimleri ve ilçe belediyelerinin sayılarla ilgili yeterli desteği vermemesi nedeniyle ölüm sayısının daha yüksek olabileceğine vurgu yapılan raporda, ölümlere neden olarak sağlık ve bağımlılıkla mücadele alanlarında yapılan kesintiler gösterildi.

Ölümlerin yüzde 36’sının uyuşturucu ve alkol bağımlılığı, yüzde 10’unun ise intihar olduğu belirtilen raporda 2010’dan beri bağımlılıkla mücadele kurumlarında düzenli olarak kesinti yapıldığı ifade edildi.

Raporda 2022’de hayatını kaybeden evsizlerin sayısının Londra’da 295, Glasgow’da 50, Liverpool’da 25 olduğu bilgisi paylaşıldı.

İngiltere’de savaş karşıtlığı artık cesaret işi

0

İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri’nin kışkırttığı Ukrayna’nın, Rusya tarafından işgal edilmesinin ardından, başta Almanya ve Fransa olmak üzere Avrupa ülkelerinin ABD’nin arkasında hizalanması gibi, İngiltere’de de muhalefet ve sendikalar muhafazakâr hükümetin arkasında hizalanmış durumda.

Muhafazakarların silahlanma politikalarına sendikalar da destek verdi

Hayat pahalılığının rekor düzeye çıktığı, maaşların temel ihtiyaçları karşılayamadığı İngiltere’de, Sendikalar Konfederasyonu TUC, geçen yıl Ekim’de yaptığı konferansta silah üretimi harcamalarının arttırılmasına destek veren bir karar aldı. Ve hala aldığı bu kararın arkasında durmaya devam ediyor. Geçen yıl ağırlıklı olarak Unite ve GMB sendikalarının desteği ile TUC konferansında alınan bu kararın bu yıl geri çekilmesi için İngiltere Savaş Karşıtı Koalisyonu ‘Savaş Değil Maaş: TUC’nin Savaş Harcamalarının Arttırılması Çağrısına Karşı Çık’ adıyla bir kampanya başlatmış durumda. Kampanya çerçevesinde ülkenin dört bir tarafında yapılan toplantılar ve sendika üyelerinin, yerel branşlarında vermesi için önergeler hazırlamakta.

İngiltere’nin doğrudan rol aldığı Irak’ın işgali döneminde bile savaş karşıtları bugünki kadar yalnızlaştırılmadı.

Dünyanın, yeni bir paylaşım ve nükleer savaşa hiç olmadığı kadar yakın olduğu bir dönemden geçiyoruz. Barışa en çok ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde, savaşa karşı olanlar giderek yalnızlaştırılıyor ve sesleri kısılmak isteniyor. Tony Blair’in İngiltere Başbakanı olarak aldığı Irak’ın işgal edilmesi kararına, 20 yıl önce sokakta milyonlarca kişinin katıldığı yürüyüşlerle karşı çıkıldı. Sokaklarda yapılan eylem ve protestolara, salonlarda yapılan kitlesel toplantılara katılanlar kendileri adına alınan işgal kararına “Not in my Name” (Benim adıma değil) diyerek yüksek sesle karşı çıktı. Bu eylemlere katılan on binlerce İşçi Partisi üyesi kendi liderlerinin aldığı kararı korkusuzca protesto etti.

O dönem savaş karşıtlığının parlamentodaki sembolü durumunda olan İşçi Partisi Milletvekili George Galloway, Tony Blair’i ve savaş politikalarını meydan meydan, ülke ülke gezerek teşhir etti. Yaklaşık 140 İşçi Partisi milletvekili, ihraç edilme tehditlerine rağmen liderleri ve Başbakan Tony Blair’in, Irak’ı işgal edilmesi için yapılan oylamada karşı oy kullandı. Ulusal çapta yapılan tüm yürüyüşlere sendikalar merkezi olarak katıldı. İşgalin fiili olarak başladığı gün, sadece sendikalı olan öğretmenler değil on binlerce öğrenci, dersleri boykot ederek sokaklara çıktı.

İşçi Partisi’nde Savaş Karşıtlığı Yasak

Bir zamanlar sadece İşçi Partisi’nden yaklaşık 140 milletvekilinin açıktan işgale karşı çıktığı parlamentodan şimdi bir tek milletvekili bile doğrudan dahil olmadıkları savaşa karşı çıktığını yüksek sesle söyleyemiyor. Partisinden bir milletvekilinin -Jeremy Corbyn’nin- İngiltere Savaş Karşıtı Koalisyonu’na başkan olmasına itiraz etmeyen İşçi Partisi, şimdi milletvekillerinin herhangi bir savaş karşıtı toplantıda konuşmasına dahi tahammül edemiyor. Savaş karşıtı toplantı ve etkinliklere katılan, NATO’ya karşı olduğunu söyleyen, grevlere destek veren milletvekilleri partiden ihraç edilmekle tehdit ediliyor.

Ukrayna’nın işgaline hayır diyenlerin savaş karşıtlığı NATO’ya da hayır dedikleri için kabul görülmüyor. Savaş karşıtları yalıtılmaya ve yalnızlaştırılmaya çalışılıyor. Bir zamanlar savaş karşıtı hareket ile birlikte hareket edenler, mevki ve istikballerini korumak için Savaş Karşıtı Koalisyon’a sırt çeviriyor ve acımasızca eleştiriyor.

Herhangi bir emek örgütünün, kamu kaynaklarının silahlanma için kullanılması çağrısı yapması kabul edilemez. Hele hele günümüzde olduğu gibi maaşların ihtiyacı karşılamaya yetmediği, sağlık, eğitim, bakım, konut, ve sosyal hakların kemer sıkma politikaları nedeniyle işlemez hale getirildiği bir dönemde hiç olacak iş değil. Arkasına sığındıkları sendikaların istihdamı arttıracağı gerekçeside sendikaları kurtarmaz. Silahlanma için yapılan harcamalar yerine, konut, hastane, okul, yapımı veya geri dönüştürülebilir enerji üretimi için kullanılsa daha fazla istihdam yapılabilir ve daha fazla insana hizmet edilmiş olunur. Yapılan yatırımlar, insanların ölümüne değil yaşamasına, elde edilen gelirler silah tüccarlarının kasasına değil halkın ihtiyaçlarına harcanır

Bir dünya savaşı ve nükleer savaşa hiç olmadığı kadar yakın olduğumuz, hayat pahalılığının rekor düzeylere çıktığı ve alınan yardım ve maaşların ihtiyaçları karşılayamadığı bu zamanda, savaşlara ve silahlanmaya karşı çıkmak her zamankinden daha fazla gerekli. İşçi ve emekçilere gerekli olan, silah tekellerinin karları için birbirlerini öldürmek değil, kendilerinin söz sahibi olacağı bir dünya için örgütlenmek. Ve örgütlerinin silahlanma ve savaşları destekleyen kararlar yerine, ücret, çalışma ve sosyal haklarını iyileştirecek ve işçilerin söz sahibi olacağı bir dünya için mücadele etmesini sağlamaktır.

 

Demokratik bir Türkiye için oylar Yeşil Sol Parti‘ye!

0

Emek ve Özgürlük İttifakı – Seçim Bildirgesi

İşçi ve emekçi haklarını, Kürt sorunun demokratik çözümünü, laikliği ve eşit yurttaşlığı, doğayı ve insan haklarını, barış ve özgürlüğü, kadın ve çocuk haklarını savunanların büyük bölümü, “Emek ve Özgürlük İttifakı’nda güçlerini birleştirerek seçimlere giriyor.

Gerek tek adam rejiminin sonlandırılması gerekse Erdoğan sonrası dönemde, halkların ihtiyaç duyduğu taleplerin hayat bulabilmesi için, emek ve demokrasi güçlerinin birliği olan Emek ve Özgürlük İttifakı‘nın en güçlü biçimde parlamentoda temsil edilmesi büyük önem taşımaktadır.

Türkiye halklarının ve emekçilerin özgürlük, demokrasi, barış ve insanca yaşama talebi, Britanya’da yaşayan bizlerin de talebi ve özlemidir. Bu nedenle bu önemli yol ayrımında, Britanya’da yaşayan tüm Türkiye kökenlileri, tek adamdan kurtulmak için, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Kılıçdaroğlu’na; Emek, demokrasi ve barıştan yana taleplerin hayat bulması için de, parlamento seçimlerine ‘Emek ve Özgürlük İttifakı’nın programıyla katılan Yeşil Sol Parti’ye oy vermeye çağırıyoruz.

Demokratik bir Türkiye için Emek ve Özgürlük İttifakı‘nın bileşeni Yeşil Sol Parti‘ye!

14 Mayıs’ta Türkiye’de yapılacak cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleri ülkenin geleceği için hayati önem taşıyor.

Çünkü Türkiye‘nin önünde iki seçenek bulunuyor: Ya, halkların yaşamını her bakımdan karanlığa iten tek adam rejimi ve onun yarattığı bu yıkım sürecek; ya da halkın barış, demokrasi, özgürlük ve insanca yaşam talepleri yönünde yeni bir yola girilecek.

Türkiye halkı haklı olarak adaletsizliğe, bir avuç zenginin rantı uğruna emekçilerin yoksullaştırılmasına, kadın haklarının hiçe sayılmasına, gençliğin geleceğinin yok edilmesine ve en son deprem felaketinde görüldüğü gibi halkın çaresiz bırakılmasına isyan ediyor.

TÜRKİYE‘NİN ACİL SORUNLARININ ÇÖZÜMÜ İÇİN EMEK ÖZGÜRLÜK İTTİFAKI SEÇİM PROGRAMI‘ndan

İşsizliğe, yoksulluğa ve açlığa karşı,

İNSANCA ÇALIŞILACAK VE YAŞANACAK BİR EKONOMİK DÜZEN

Zamların durdurulması, ücretlerin yoksulluk sınırının üzerinde insanca yaşanacak bir düzeye çıkarılması, işten atmaların yasaklanması, istihdamın artırılması, temel tüketim maddelerinden alınan vergilerin kaldırılması, az kazanandan az çok kazandan çok vergi alınması, yoksulluğu ortadan kaldıracak bir ekonomik programın izlenmesi en büyük toplumsal ihtiyaçtır.

Baskı ve tek adam rejimi yerine;

HALKIN EGEMENLİĞİNE DAYANAN BİR DEMOKRASİ

Bütün işçi ve emekçilerin sınırsız sendikal örgütlenme, her türlü (hak, dayanışma, siyasal ve genel) grev ve toplu sözleşme hakkı güvence altına alınacaktır. Günlük çalışma süresi 6 saat olacak ve lokavt yasaklanacaktır. Demokrasiyi, eşit yurttaşlık taleplerini ve inanan-inanmayan herkes için düşünce, inanç ve vicdan özgürlüğünü kapsayan gerçek anlamda bir laiklik inşa edilecektir. Alevilerin eşit yurttaşlık hakkı güvence altına alınacaktır.

Halkların kardeşliğini güçlendirmek için;

KÜRT SORUNUNDA BARIŞÇIL, DEMOKRATİK ÇÖZÜM

Demokratikleşme ile doğrudan bağlantılı ve iç içe geçmiş olan Kürt sorununun çözümü için inkâr ve bastırma siyaseti yerine demokratik ve barışçı bir çözüm için adım atılması zorunludur.

Kadına yönelik baskı ve şiddetin son bulması için;

KADINLAR İÇİN ADELET, EŞİT HAKLAR VE ÖZGÜRLÜK

Kadınların toplumsal yaşamın bütün alanlarında eşit ve özgür olması için her türlü güvencenin sağlanması zorunludur.

Çevre tahribatına ve doğal afetlere karşı;

DOĞAYLA UYUM, ÇEVRE VE KÜLTÜREL VARLIKLARA SAYGI

İklim krizine karşı acil durum ilan edilecektir. Afetlere dayanıklı ve doğayı tahrip etmeyen kentler için yeniden yerleştirme yapılacak ve kentleşme politikaları buna uygun olacaktır.

DEPREME İLİŞKİN ACİL YAPILACAKLAR Öncelikli olarak yıkılan kentlerde hasar tespiti doğru bir şekilde yapılmalı, depremzedelerin barınma-beslenme ihtiyaçları düzenli olarak karşılanmalıdır. Sağlıklı ve insanca yaşanacak barınma alanlarının oluşturulması, ülkedeki boş konut stoku ve kamu sosyal tesisleri başta olmak üzere bütün olanakların depremden zarar gören halkın ihtiyaçlarını karşılamak üzere acilen tahsis edilmesi zorunludur

 

Başbakan Rishi Sunak’a soruşturma açıldı

0

Paskalya tatili nedeniyle çalışmalarına ara veren Westminster Parlamentosu’nda mesai Başbakan Rishi Sunak’a açılan soruşturma ile başladı. Parlamentoda Standartlardan Sorumlu Komisyon Başkanı Daniel Greenberg, Avam Kamarası davranış kuralları uyarınca Başbakan Rishi Sunak hakkında “çıkar beyanı” soruşturması başlattı. Daha önce de polis tarafından Covid-19 kurallarını ihlal ettiği ve emniyet kemeri takmadığı için para cezasına çarptırılan Başbakan Sunak, üçüncü kez kural ihlali ile gündeme geldi.

Sunak’ın verdiği çocuk bakım desteği eşine yaradı

Başbakan Rishi Sunak, 15 Mart’taki İlkbahar Bütçesi’nde, bir pilot uygulama olarak altı özel çocuk bakım şirketine devlet desteği sağlayacaklarını açıkladı. Sunak, devlet desteği sağlanacağı açıklanan şirketlerden bir olan Koru Kids’te eşi Akshata Murty’nin hisselerinin olduğunu ise parlamentodan ve kamuoyundan gizledi. İlkbahar Bütçesi’ni, çalışan ebeveynlere yardımcı olmak için çocuk bakım desteğini arttırdığı iddiası ile pazarlayan Sunak, aslında eşinin hissedarları arasında yer aldığı Koru Kids başta olmak üzere, özel çocuk bakım hizmeti sunan şirketlerinin faaliyet alanını ve kamu bütçesinden yararlanmalarını artırmış.

Çalışan ebeveynler için mevcut olan haftalık 30 saat çocuk bakım desteği, İlkbahar Bütçesi’nde 9 ay ile üç yaş arasındaki bütün çocukları kapsayacak şekilde genişletildi. Ve yine başlatılan pilot uygulama ile çocuk bakım hizmeti sunan şirketlere, ihtiyaç duyulan çocuk bakıcılarını istihdam ve daha fazla ailenin de devlet desteği ile bakım hizmetlerini almasını teşvik etmekle görevlendirildi.

Sunak, eşinin kazanç sağlayacak olmasına rağmen ‘çıkar ilişkisini’ kabul etmedi.

Başbakan Rishi Sunak, konunun kamuoyunun gündeme gelmesinin ardından, açıkladığı pilot uygulamadan yararlanacak şirketler arasında olan Koru Kids’te, eşinin hisseleri olduğunu saklamaya devam etti. Parlamentoda üst düzey milletvekillerinden oluşan irtibat komitesi adına İşçi Partisi Milletvekili Catherine McKinell, 28 Mart’ta Başbakan Sunak’a, bütçedeki pilot uygulamaya dair beyan etmesi gereken bir durum var mı diye sordu. Sunak, bu soruya “Hayır, benim bütün beyanlarım normal yollardan yapılır” yanıtı verdi. Ama sonradan açığa çıktı ki aynı gün Koru Kids’in patronları başbakanlık konutunda verilen bir resepsiyona katılmış. Sunak, irtibat komitesine bir mektup da yazarak durumuna yazılı olarak açıklık getirmeye çalıştı. Sunak, bakanlıkların beyan etmesi gereken çıkar ilişkisinin başbakanı bağlamadığını ve kendisinin de başbakan sıfatı ile sorgulandığı için Koru Kids’e dair beyanın doğru olduğunu iddia etti.

Kesintiler ve özelleştirme hizmeti engelliyor

Sunak’ın İlkbahar bütçesinde açıkladığı ve eşi Murty’nin hissedarı olduğu Koru Kids’de dahil 6 çocuk bakım şirketi istihdam ettikleri her bir bakıcı için hükümetten 1200 sterlin destek alacak. Bakıcı olmak için kendisi başvuranlara ise sadece 600 sterlin destek verecek. Başta eğitim sektöründe olanlar olmak üzere acentelere bağlı çalışan işçilerin maaşlarında büyük oranda kesintiler yapılmakta ve bu kesilen paralara acenteler el koyuyor. Muhafazakârların, çocuk bakım alanında olan ihtiyacı karşılamak üzere yaptığı bu düzenleme de asıl olarak ihtiyacı karşılama değil bu alanı özel şirketler için daha cazip hale getirmek ve bakım hizmetlerini esnekleştirmek. Çocuk bakımı hizmeti açısından dünyanın en pahalı üçüncü ülkesi olan Birleşik Krallık’ta, çocuk bakımı yapanlar geçinememekte. Ebeveynler çocuklarının bakım ücretlerini karşılayamadığı için işten ayrılmak zorunda kalırken, bakım hizmeti verenler ise geçinemediği için işten ayrılıyor. Kemer sıkma politikaları ile çocuk ve yaşlı bakımı gibi en temel hizmetler, özel sektöre devredildi. Bugün Rishi Sunak örneğinde de ortaya çıktığı gibi sermayeyi temsil eden Muhafazakâr Parti’nin uygulamaya koyduğu politikalardan sermaye para kazanırken bedelini halk ve çocukları ödüyor.

 

Özelleştirme ve kar hırsı sularımızı kirletiyor

İngiltere’nin içme suları ve kanalizasyonları tüm varlıkları ve alt yapıları ile birlikte 1989 yılında Margaret Thatcher tarafından özelleştirilerek şirketlere peşkeş çekildi. İskoçya ve Kuzey İrlanda’ya gücü yetmeyen Thatcher, İngiltere ve Galler sularını ve kanalizasyonlarını özelleştirerek, dünyada suları tamamen özelleştirilmiş iki ülke haline getirdi. Galler 2001 yılında sularının işletmesini kâr amacı gütmeyen bir şirkete devrederek, elde ettiği geliri hissedarlara değil alt yapısının yenilenmesi için kullanmaya başladı.

Su şirketleri masraftan kaçmak için kanalizasyon atıklarını ırmaklara boşaltıyor

İngiltere’nin sularının ve kanalizasyonlarının işletmelerini devralan şirketler, daha fazla kar elde etmek için her gün saatlerce, arıtılmamış kanalizasyon sularını ırmak ve denizlere döküyor. Son yıllarda giderek artan oranda ve tüm özel su işletmeleri tarafından kanalizasyon sularının yasadışı bir şekilde deşarj edilmesine Muhafazakâr hükümet göz yumuyor. Geçen yıl içinde işletmeci şirketler toplamda 1.8 milyon saat boyunca arıtılmamış kanalizasyon sularını, ırmaklara ve denizlere dökerek doğamıza bilinçli olarak zarar verdiler.

Arıtılmamış kanalizasyon suları canlı yaşamını tehdit eden; mikro plastikler, kalıcı kimyasallar ve antimikrobiyal dirençli patojenler de içermekte. Bu nedenle kanalizasyon sularının boşaltıldığı ırmak ve denizlerde yaşayan balıklar ve yaban hayatların ölümüne ve insanların hastalanmasına neden olmakta. Son yıllarda basının ve kamuoyunun, kanalizasyon sularının arıtılmadan deşarj edilmesinin yasaklanmasına dair çağrılarına kulak asmayan muhafazakârlar, Mayıs’ta yapılacak yerel seçimler öncesi harekete geçti. Muhafazakâr Başbakan Rishi Sunak, doğayı kirleten ve yasadışı olarak arıtılmamış kanalizasyon sularını deşarj eden şirketlere kesilecek cezaların üst sınırını kaldıracağını vaat etti.

Muhafazakarların önlemleri göstermelik

Muhafazakâr hükümet’in getirmeyi planladığı daha sert ve caydırıcı cezalar içeren düzenlemeleri bile, su ve kanalizasyon işletmecilerine arıtılmamış kanalizasyon atıklarını yasal olarak deşarj etmesine imkan tanıyor. Kapsamı muğlak olan ‘olağanüstü hava koşullarında şirketler arıtılmamış kanalizasyon atıklarını ırmak ve denizlere yasal olarak deşarj etme hakkına sahip olacak. Yıllık olarak yaklaşık 2 milyar sterlin kar eden işletmeci şirketler için yedi yıl içinde kesilen 144 milyon sterlinlik cezanın hiçbir caydırıcı tarafı yok. Kesilen cezalar, elde edilen karın yanında devede kulak kadar.

Özelleştirmede amaç hizmet değil, kamu hizmetlerinin sermayenin kar alanı haline getirilmesi.

Thatcher’ın, birbiriyle rekabet halinde olacak şirketlerin halka daha ucuz su sağlayacağı ve faturaların düşeceği iddiası son 30 yıldır gerçekleşmedi. Her bir bölgenin tek bir işletmeye devredildiği İngiltere’de 9 ayrı su işletmesi var ve hiçbiri diğerinin rakibi değil. Üstelik su işletmelerini devralan şirketlerin hisselerinin yüzde 90 oranında uluslararası şirketlere devredilmiş durumda. Wessex Water’in tüm hisseleri Malezyalı YTL şirketine, Northumbrian Water’ın hisseleri ise Hong Kong’lu iş insanı Li Ka Shing’e ait. Londra’nın su ve kanalizasyonunu devralan Thames Water’ın hisselerinin bir kısmı, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuwait, Çin ve Avusturalyalı yatırımcılara ait. Yani bir çoğumuzun şikayetçi olduğu yüksek su faturalarından elde edilen karlar, büyük şirketlerin kasalarına ve hissedarlarına gidiyor.

İngiltere’nin sularından her yıl ortalama olarak elde edilen yaklaşık 2 milyar sterlin kar uluslararası şirketlerin hissedarlarına gidiyor. Şirketler devasa karlarına rağmen, temiz su ve kanalizasyon için yaptıkları harcamaları her yıl giderek azaltıyorlar. Bu şirketler yatırım yapmak için şimdiye kadar kamu kaynaklarından 53 milyar sterlin borç para almış ve bu borcu hala ödenmemiş. Su ve kanalizasyon işletmelerini devralan bu şirketlerin insan sağlığını ve yaban hayatını hiçe sayan pratikleri, ihtiyaç duyulan yatırımların yapılmaması ve faturaların her yıl artması nedeniyle halk suların tekrar kamulaştırılmasını talep ediyor. 2017 yılında yapılan bir anket, suların kamulaştırılmasını isteyenlerin oranının yüze 83 olarak gösterdi. Aynı yıl Greenwhich Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırma, suların kamuda kalmış olması halinde kullanıcıların yıllık olarak 2.3 milyar daha az ödeyeceğini ortaya koydu. Özelleştirme anlaşmalarına eklenen, kamulaştırma için verilmesi gereken ihbar süresi, 25 yıl gibi absürt bir süre olarak belirlendiği için bu şirketlerin kamulaştırma gibi bir korkuları da yok.

Thatcher’ın halkın temel ihtiyaçlarını sermayenin kar alanlarına dönüştürmek için başlatmış olduğu özelleştirme neticesinde hem sularımız kirletilmekte, hem temiz su ve kanalizasyon için ihtiyaç duyulan yatırımlar yapılmamakta, hem kamu kaynaklarından 53 milyar sterlin borç adı altında hissedarlara aktarılmakta ve hem de halkın cebinden faturalar için daha fazla para çıkmakta.

Rakamlarla Özelleştirme

• Özelleştirmeden bu yana hissedarlara 72 milyar sterlin gitti – yılda ortalama yaklaşık 2 milyar sterlin

• Su şirketleri 53 milyar sterlinlik bir borç biriktirdi ve bunu hissedarlarına dağıttı.

• Bir su şirketi CEO’sunun ortalama maaşı yılda 1.7 milyon sterlindir. En çok kazanan, 2.9 milyon sterlin ile United Utilities’in CEO’su Steve Mogford.

• Özelleştirmeden bu yana faturalarımız reel olarak yüzde 40 oranında arttı

• Su şirketlerinin almadığı önlem ve oluşturmadığı alt yapı nedeniyle günde 2.4 milyar litre su sızıntılarla heba oluyor.

• Su şirketleri her gün nehirlerimize ve denizlerimize ortalama 1000’den fazla kez ham lağım suyu boşaltıyor

• İngiltere’deki nehirlerinin yalnızca yüzde 14’ünün iyi ekolojik duruma sahip olduğu düşünülüyor

• İskoçya’da su kamu mülkiyetindedir. Bu nedenle faturalar daha düşük, nehirler ve denizler daha temiz

• Kamuya ait Scottish Water, İngiltere’deki su şirketlerinden yılda hane başına 72 sterlin daha fazla (yüzde 35 daha fazla) harcama yaptı. İngiltere bu oranda yatırım yapmış olsaydı, sızıntı ve kanalizasyon gibi sorunların üstesinden gelmek için altyapıya fazladan 28 milyar sterlin harcaması gerekirdi.