Ana Sayfa Blog Sayfa 61

Faşizm

Faşizm, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da yükselişe geçti ve 1922 yılında İtalya’da Mussolini öncülüğünde iktidarı ele geçirdi. Almanya’da Hitler Nazizmi ve İspanya’da Franko faşizmiyle benzer rejimlerin yolunu açmış oldu. İnsanlık için büyük bir yıkım olan bu kanlı faşist rejimleri tanımlamak için birçok çalışma yapıldı. Faşizmin en bilinen tanımını Dimitrov yapmıştır. Dimitro, faşizmi sınıfsal temelde ele alarak “iktidardaki faşizm, finans kapitalin en gerici, en şovenist, en emperyalist öğelerinin açık terörist diktatörlüğüdür” diye tanımlar. Dimitrov’unki tek tanım değildir. Mussolini “faşizm bir dindir” der. George Mosse, faşizmi temelde pozitivizme ve liberalizme karşı olarak tanımlar. Griffin ise, faşizmi insan yaratıcılığını ezmek için kullanılan bir dizi güçle totalitarizm, devlet terörü, beyin yıkama, sosyal mühendislik, kör itaat, organize şiddet ve fanatizmle açıklar.

Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Faşizm tanımı, konuya hangi perspektiften bakıldığıyla yakından ilgilidir. Bütün faşist rejimler anti-komünisttir. Faşizmin farklı ülkelerde öncelikleri ve hedefleri farklılık gösterdiği için farklı versiyonları vardır. Örneğin Mussolini milliyetçilik ve vatandaşlığı ön plana alırken, Hitler’de kan bağı/ırkçılık ön plandaydı. Hitler’in hedefi Yahudilerdi, bugün AKP-MHP faşizminin hedefi Kürtlerdir. Ancak faşizmin tanımı hangi perspektiften yapılırsa yapılsın, hangi formda gerçekleşirse gerçekleşsin, bilim insanlarının aşağı yukarı üzerinde uzlaştıkları ortak özellikler vardır.

Bu özellikler şunlardır: Faşizm ekonomik eşitliğin ve sınıfsız sömürüsüz bir toplum öngören komünist/sosyalist sistemin düşmanıdır. Faşizmde aslolan devlettir. Birey sadece devletin hizmetinde bir araçtır. Tek adam diktatörlüğüne dayanır, demokrasi düşmandır. Faşizmde eşitlik diye bir kavram yoktur, her şeye ırk temelinde bakan ırkçı bir ideolojidir. Buna göre insanlar üst ve alt ırklar olarak yaratılmışlardır. Dolayısıyla alt ırkları yönetip ezmek üst ırkların hakkıdır. Militarist ve emperyalisttir. Zayıf ulusları fethetmeyi, talanı ve yönetmeyi büyüklük olarak görür.

Faşizmin Birinci Dünya Savaşından sonra yükselişe geçmesi ve iktidar olmasının başlıca iki nedeni vardır; birincisi savaşın yaratmış olduğu ekonomik kriz ve toplumsal bunalım, ikincisi kapitalist sisteme alternatif olan 1917 Ekim sosyalist devrimidir. Savaşta galip gelen İtalya umduğunu bulamamıştır, ekonomik kriz içindedir. Almanya ise aldığı yenilginin bedelini ödemektedir. Gelişen işçi hareketi karşısında faşist hareket; İtalya’da savaştan yeni çıkmış, işsizlik ve yoksulluk içindeki alt sınıflara ümit dağıtarak, sosyalizm demagojisiyle devşirdiği anti-kapitalistlerden, kimi sosyal demokratlardan, liberallerden ve proleterleşme korkusu çeken orta sınıftan destek alarak iktidar oldu. Finans kapitalin en gerici, en şovenist, en emperyalist öğelerin açık terörist diktatörlüğünü kurdu. Almanya’da Hitler de aynı yolu izledi, ama onunla yetinmeyerek hedefleri arasına anti-Semitizmi de alarak etnik temizlik yaptı. Mussolini ve Hitler seçimle iktidara geldiler. Faşizm İtalya’da 1922-1943, Almanya’da 1933-1945 yılları arasında iktidarda kaldı. Milyonlarca insanın hayatına mal olan bu rejimler İkinci Dünya Savaşı ile yıkıldı. Avrupa’da yıkılan faşist rejimler, 21. yüzyılda Bolsonaro ve AKP-MHP faşizmi ve benzerleriyle tekrar insanlığın karşısına dikildi.

Dünyada faşizme karşı  toplumun farklı kesimleri yan yana geldiği gibi, bugün Türkiye’de toplumun farklı kesimleri ve farklı politik gelenekler yan yana gelmiş durumda. Uyuşturucu baronları, mafya ve çetelerle kol kola girmiş AKP-MHP rejimi insanlığa karşı suç işlemektedir. Sadece içerde değil, dışarda da, başta Kürdistan olmak üzere, Ortadoğu, Kafkaslar ve Akdeniz’de Osmanlıcı-Turancı yayılmacı bir siyaset izlemektedir. Dolayısıyla bu iktidarın alt edilmesi sadece Türkiye halkları için değil, sözü edilen bölgelerde yaşayan halklar için de bir zulüm karargahının alt edilmesi olacaktır.

 

Oxfam: Adaletin bu mu dünya?

Hayır kurumu Oxfam’ı bilirsiniz. Ana caddede vergiden muaf ikincil el ve bağış ürünleri satan Oxfam dükkânlarına mutlaka uğramışsınızdır. Genellikle gönüllü çalışanlarıyla faaliyet gösterir. Bir zamanlar yönetici kadrosunun yüksek maaşları eleştiri konusu olsa da, Oxfam elde ettiği gelirleri Afrika başta olmak üzere yoksul ülkelerin yoksul insanlarına gönderiyor. II. Dünya Savaşı dönemi 1942’den bu yana faaliyetteki kurum günümüzde Müslümanlardan zekât da kabul ederek hayır işlerini sürdürüyor.

Oxfam sosyal araştırma ve yoksulluğun kaynağı üzerine hazırladığı raporlarıyla da tanınıyor. Yayınladığı “En Zenginlerin Hayatta Kalması” başlıklı yeni raporunda, dünyanın en zengin yüzde 1’inin 2020’den bu yana ortaya çıkan 42 trilyon dolarlık yeni küresel servetin yaklaşık üçte ikisini aldığını açıklayan Oxfam, çözüm olarak da sistemi değiştirmek yerine zenginlere yeni vergilerin konmasını istedi. Arabesk bir çözüm! Kim kimden vergi alacak? Bir önceki başbakanı Liz Truss zenginlerden daha az vergi almaya kalkmadı mı? Başbakan Rishi Sunak’ın milyarder eşinin vergilerini İngiltere’de ödemediği ortaya çıkmadı mı? Daha geçen hafta Başbakanı Sunak, Maliye Bakanlığı görevini üstlendiği esnada vergi kaçakçılığı yaptığı iddia edilen Muhafazakâr Parti Başkanı Nadhim Zahawi’yi görevden almadı mı? ABD’nin eski başkanı Donald Trump vergi kaçırmaktan yargılanmıyor mu? Orhan Veli’nin dediği gibi “Geç bunları, anam babam, geç!”

Oxfam International’ın Yönetici Direktörü Gabriela Bucher yoksulluğun fotoğrafını, “Sıradan insanlar yemek gibi temel ihtiyaçlar için günlük fedakârlıklar yaparken, süper zenginler en çılgın hayallerini bile aştılar” diye anlatıyor. Bucher, “Süper zengin ve büyük şirketleri vergilendirmek, günümüzde bitmek bilmeyen krizlerden çıkış kapısıdır. Süper zenginler için kırk yıllık vergi indirimleri, yükselen bir dalganın tüm gemileri kaldırmadığını, sadece süper-yatları kaldırdığını gösterdi” diye devam ediyor. Direktörü Oxfam’ın çözüm önerisiyle çelişiyor.

Dostlar, işte sermeye emek çelişkisinin püf noktası da bu: Pastanın adil paylaşımı… Kapitalizmde patronlar ne kadar kolay sermaye biriktirirse yatırımları da o kadar büyük olur ve ülke kalkınır savıyla sermayenin önündeki bütün engellerin kaldırılması istenir. Patronların hammaddeyi aldığı çiftçiden, fabrikadaki işçisini sömürmesi, maliyeti düşürmek adına vergi kaçırması, doğayı katletmesi de “hayırlara vesile” olarak görülür. Yok, siz “üretici ve emekçiler hakkını alsın, insan gibi yaşasın, doğaya zarar vermeyelim” derseniz bu döngüye çomak sokmaya çalışmış olursunuz, eğer çomağınız etkili olursa kapitalizmin çanları çalar, yasal ve illegal sistem koruyucuları devreye girer. Eğer onların da bileğini bükebilirseniz, işte o zaman pastadaki payınızı büyütürsünüz. Birleşik Krallık’taki işçi sınıfının İkinci Dünya Savaşı sonrasında kapitalizmin bileğini bükerek kazandığı sosyal hakları kullanıyoruz hâlâ.

Günümüzde; Birleşik Krallık işçilerinin Oxfam’ın açıkladığı o pastadaki paylarını korumak ve büyütmek için grevlerine tanık oluyoruz. 2022’de işçi ve emekçilerin grevler sonucunda büyük zaferler elde ettiği İngiltere, Galler ve İskoçya’da demiryolu işçileri, sağlık emekçileri, öğretmenler ve postacılar greve hazırlanıyorlar. Yaklaşık bir yıldır grevlerle sarsılan ülkede yeni bir grev dalgası daha geliyor. Bir çok sendika, grevler sonucunda büyük zaferler elde ederken, hâlâ kazanılmamış bazı talepler için yeni grevler planlanıyor.

Dostlar sanırım tarihi günlere tanıklık ediyoruz. Grev dalgası yani bu seferki çomak İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki gibi çanları çaldırmış olmalı ki sistem alarmda… Hükümet, “yaşamı korumak” adıyla aslında sömürüye dayalı bu sistemi korumak için (grevler sırasında kamu hizmetlerinin belirli bir seviyede tutulmasını öngören ve bazı işçilere çalışma zorunluluğu getiren) yasa tasarısını parlamentoya sundu. Haliyle sendikalar, bazı sendika üyelerinin grev sırasında çalışmaya devam etmelerini gerektirecek tasarıyı “antidemokratik, uygulanamaz ve yasadışı” olarak niteledi. Tasarı onaylanırsa sendikalar üst mahkemeye başvuracaklarını, İşçi Partisi de iktidara geldiklerinde iptal edeceklerini açıkladı. İktidarı bekleme şimdiden bastır hacı!

Dostlar Muhafazakar Başbakan Thatcher döneminden başlayarak tırpanlanan ve elde küçülmüş olarak kalan sosyal haklarımızı korumak ve sonrasında büyütmek için bu antidemokratik tasarıya karşı çıkmalı ve grevleri desteklemeliyiz. Hangi partiden olursa olsun bölgemizdeki milletvekillerine protesto e-postaları göndermek, grev ziyaretlerinde bulunmak ve gösteri yürüyüşlerine katılmak her zaman işe yaramıştır inanın. Gelmekte olan dev grev dalgası da önündeki bütün bentleri aşabilecek, o bileği bükebilecek güçte. Biz de elimizden geleni ardımıza koymamalıyız!

 

İngiltere’ye sığındıktan sonra kaybedilen çocuklar: Mülteci politikasının bir sonucu

İngiltere’de 200 mülteci çocuk kayıp! Gerçek’e konuşan Irkçılığa Karşı Ayağa Kalk örgütünden Michael Bradley: “Kayıp çocukların durumu, hükümetin acımasız düşmanlık politikasının bir sembolü.”

İngiltere’ye sığınan çocukların kaybolması büyük endişeler doğururken, tepkiler artıyor. İngiltere İçişleri Bakanlığı yetkilisi Simon Murray, geçtiğimiz hafta, son 18 ay içerisinde İngiltere’ye sığınan 200 çocuğun İçişleri Bakanlığınca yerleştirildikleri otellerden kaybolduğunu açıkladı.

Sığınmacı çocukların kaybolması dün Londra’da İçişleri Bakanlığı önünde protesto edildi. Gözaltılara ve Sınır Dışı Edilmelere Karşı Hareket (The Action Against Detention and Deportation-AADD) isimli kampanya örgütü tarafından organize edilen eylemde, hükümete kayıp çocukların akıbeti soruldu ve yeni gelen çocukların da tehlikede olduğu belirtilerek aynı şeylerin yaşanmaması için harekete geçme çağrısı yapıldı.

“KAYIP ÇOCUKLAR MÜLTECİ KARŞITI POLİTİKANIN BİR SEMBOLÜ”

Stand Up to Racism (Irkçılığa Karşı Ayağa Kalk) örgütünün Ulusal Kampanyalar Direktörü Michael Bradley, Gerçek’e konuyla ilgili yaptığı açıklamada, çocuk sığınmacıların ortadan kaybolmasının İngiltere için “kara bir leke” olduğunu söyledi. Bradley bu durumu, mültecilere ve göçmenlere karşı halihazırda Başbakan Rishi Sunak ve İçişleri Bakanı Suella Braverman’ın eliyle yürütülen “acımasız düşmanlık politikası”nın bir sembolü olarak tarif etti.

Michael Bradley “düşmanlık politikası” uygulamaları bağlamında İçişleri Bakanı Braverman’ın, ırkçılığın ve faşizmin yeni mevziler kazanmasına kapı aralayan ve göçmenleri “günah keçisi” ilan eden söylemlerine değindi ve Bakan’ın Holokost’tan kurtulan bir kişi ile karşı karşıya geldiği olayı hatırlattı.

Toplumların, çocuklara nasıl davrandıkları ile değerlendirilebileceğini belirten Bradley, “İngiltere’deki mevcut hükümet, işçi sınıfını bölme girişimlerinin başarıya ulaşması için savunmasız çocukların ortadan kaybolmasına göz yumuyor” dedi.

ÇOCUKLARIN KAYBOLMASI NEDEN İNFİAL YARATMADI?

Aralarında bir kız çocuğunun da bulunduğu ve en az 13’ü 16 yaşından küçük olan çocuklarla ilgili skandal, kimliği gizli bir otel görevlisinin, The Observer’da (The Guardian grubuna bağlı hafta sonu gazetesi) yayımlanan ifşasıyla ilk kez ocak ayında gündeme geldi.

Olayın duyulmasının ardından çeşitli hak örgütleri Başbakan Rishi Sunak’a sığınmacı çocukların güvenliğinin sağlanması ve bu çocukların otellerde tutulmasına son verilmesi çağrısı yaptı. Sunak parlamentoda konuyla ilgili olarak kendisine yöneltilen sorulara, İngiltere’nin çok sayıda mülteciye ve sığınmacıya karşı müşfik davrandığı ve sığınmacı çocukların kaybolmasının aslında yerel yönetimlerin sorumluluk alanında olduğu cevabını verdi.

Söz konusu çocukların büyük kısmının kaybolduğu bölgenin (Hove) İşçi Partili temsilcisi Peter Kyle ise Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada, bir kısmının organize suç örgütleri tarafından kaçırıldığı sabit olan kayıp çocukların göçmen olması nedeniyle bu skandalın infial yaratmadığına dikkat çekti.

Peter Kyle, “Bu odada bulunanlardan herhangi birisiyle akraba olan tek bir çocuk kaybolsaydı o anda dünya dururdu. Temsilcisi olduğum bölgede önce 1 çocuk, sonra 5 çocuk, sonra 10, daha sonra 50 çocuk derken toplamda 76 çocuk kayboldu. Ve sanki hiçbir şey olmadı” sözleriyle olayın vahametine vurgu yaptı.

UZATILAN İLTİCA İŞLEMLERİ VE RUANDA KORKUSU ETKİLİ

Konuyla ilgili basında yer alan değerlendirmelerde, sığınmacı çocukların yerleştirildikleri otellerde kötü muameleye maruz kaldığı; İçişleri Bakanlığı çocukların iltica işlemlerini pek çok örnekte kasıtlı olarak “gerçek yaş tespiti” bahanesiyle sürüncemede bıraktığı için kötü koşullarda geçen sürenin çok uzadığı ve bu nedenle de kimi çocukların sokakta yaşamayı bu otellerde kalmaya tercih ettiği aktarılıyor.

Ayrıca kimi örneklerde organize suç çetelerinin çocukları “Ruanda’ya gönderileceklerini” söyleyerek kandırıp kaçırdığı belirtilerek bu skandalın İçişleri Bakanlığı’nın göçmenler konusundaki saldırgan politikalarının doğrudan bir sonucu olduğu ifade ediliyor.

 

Yarım milyon emekçi sokağa çıktı

İngiltere’de yarım milyon işçi ve emekçi sokağa indi. 300 bin öğretmen,100 bin kamu işçisi, 70 bin öğretim görevlisi ve üniversite çalışanı ve 50 bin ulaşım sektöründe çalışan işçi 1 Şubat günü koordineli bir grev gerçekleştirdi.

Bir dizi koordineli grevin ilki olan eylemlerde öğretmenlere aileler ve öğrenciler de destek verdi. Yaklaşık 25 bin okul ve üniversite önünde sabah saatlerinden itibaren gösteri yapan eğitimciler, daha sonra 100 ayrı şehir merkezinde yürüyüşe geçti.

Eylemlerin en kitleseli Londra’da yapıldı. BBC önünde toplanan on binlerce işçi, Başbakanlık Konutu önüne kadar yürüyerek hükümeti uyardı. Talepleri gerçekleşene kadar mücadelede kararlı olduklarını duyurdular.

Taleplerini bir kez daha sıraladılar

Koordineli grevi gerçekleştiren NEU, UCU, PCS, RMT ve ASLEF sendikaları adına konuşan sendikacılar ve işçiler, ücret artışı, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, iş garantisi ve emeklilik haklarına saldırıların son bulması gibi taleplerini bir kez daha yüksek sesle dile getirdi. Enflasyonun en az yüzde 10 olduğu İngiltere’de işçiler ortalama yüzde 15 ücret zammı istiyor.

Yaklaşık 500 bin üyesiyle İngiltere’nin en büyük eğitim sendikası olan NEU, hükümetin üyelerine yüzde 5’lik bir maaş artışı teklifini reddediyor.

Ayrıca Üniversite ve Kolej Sendikası tarafından temsil edilen 150 üniversitede çalışan 70 binden fazla akademik personel ve üniversite çalışanı, on yılı aşkın bir süredir enflasyonun altında ücret almalarının yanı sıra bu yıl yüzde 3’lük bir zam dayatıldığını belirterek iş bırakıyor.

Greve katılanlar arasında Ulaştırma Bakanlığı, Eğitim Bakanlığı, Çalışma ve Emeklilik Bakanlığı, Sağlık ve Sosyal Bakım Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı çalışanları da bulunuyor.

ASLEF ve RMT sendikalarına üye binlerce tren makinisti de uzun süredir devam eden ücret anlaşmazlığı nedeniyle uzun süredir verdikleri mücadeleyi bugün ve yarın iki günlük grevle devam ettiriyor.

Grevi zorlaştıran yasaya büyük tepki

İngiltere’nin en az 100 ayrı şehrinde yapılan yürüyüşlerde, Sunak hükümetinin çıkarmaya çalıştığı işçi düşmanı yasanın da geri çekilmesi istendi. İşçilerin grev yapmasını neredeyse imkansız hale getirmeye çalışan hükümete işçiler, meydanları daha hareketli eylemler haline getireceiğini söyleyerek tepki gösterdi.

“1 Şubat Koordineli Grev Günü”ne katılım çağrısı yapan ülkenin en büyük işçi sendikaları konfederasyonu TUC Genel Sekreteri Paul Nowak, bu eylemlerde yeni yasaya da tepki gösterilmesini istedi.

Nowak, Başbakanlık önünde toplanan onbinlerce işçiye hitaben yaptığı konuşmada, işçi düşmanı yasanın çıkmaması için sendikaların ve işçilerin daha güçlü birlikteliklerle mücadele etmesi gerektiğini söyledi.

Grevci işçiler eski Maliye Bakanına yolsuzluk mektubu gönderdi

Koordineli greve dahil olan 100 bin kamu işçisinin üye olduğu PCS sendikası Genel Sekreteri Mark Serwotka, gümrük işçilerinin grevi nedeniyle Fransa’daki gümrüğe askerlerin yerleştirileceğini ve bir ülke sınırlarına asker göndermenin fiili bir işgal olduğunu belirterek, sözkonusu işçiler olunca Fransa’nın da ses çıkarmayacağını söyledi.

Ayrıca Serwotka, Liz Truss döneminde Maliye Bakanlığı yapan Zahawi’nin, halktan vrgi toplarken kendi vergisini vermemesi ve yolsuzluk yapmasını bir kez daha hatırlattı. Serwotka, grevde olan maliye memurlarının Zahawi’nin 3.8 milyon sterlin vergi yolsuzluğunu yaptığını ortaya çıkardığını ve bir milyon sterlinden fazla bir ceza ile birlikte toplam 5 milyon sterlinlik fatıra gönderdiğini belirterek, Muhafazakar Parti hükümetinin yolsuzluklar içinde yüzdüğünü belirtti. Mark Serwotka, bir kez daha sendikalara çağrıda bulunarak daha etkili grevlerin hayata geçirilmesi gerektiğini belirtti.

 

Bu dünyada kadın olmak

0

Hatice Ayla Bozkurt

Kadınların özgür olmadığı ve iyi eğitim almadığı bir toplum zamanla çökmeye mahkûmdur. Kadınlar toplumun temel taşıdır. Çünkü nesli onlar doğurur, büyütür ve geleceğe hazırlar. Yani geleceğin kurucusudur aslında kadın. Kız çocukları daha doğdukları günden ayrımcılığa maruz kalıyorlar. İsimleri Kader, Çilem, Yeter ve bunun gibi acılı isimler olan kız çocuklarının pembe renge mahkûm edilmesi; erkek çocuklarının isimlerinin Yiğit, Mert, Cesur, Aslan gibi güçgöstergesi olan isimler olması ve mavi rengin onlara dayatılması ayrımcılığın ilk adımı oluyor. Erkek çocuklarının okula gitmesi için imkânlar zorlanırken, kız çocukları şansları varsa okula gidiyorlar. Doğarken eşit olmayan, çocuklukta eşit haklara sahip olamayan kız çocukları,evlenirken bile yaşadıkları coğrafyaların dayattığı kaderi yaşıyorlar.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde insan diye temel alınsa da kadınlar ve çocuklarla ilgili sorunlar, çözümler ve yasal düzenlemeler erkekler tarafından tartışılıp karara bağlanmaktadır. Bunun sonuçları olarak hala birçok ülkede kadınlar erkeklerle aynı işlerde çalışmalarına rağmen aynı ücreti ve hakları alamamaktadır. Bazı ülkelerde taciz, tecavüz ve kadın cinayetleri her yıl büyük bir hızla artmaktadır. Demek ki erkeklerin yönettikleri ve yasalarını yaptıkları bu ülkelerde alınan kararlar ve yasalar başarılı sonuçlar vermiyor. Kadınların güzelliklerinin yarıştırılmadığı, kadınların da başarılı bilim insanları olduğunun kabul edildiği, sporun ve sanatın her dalında çok yetenekli olduklarının onaylanıp takdir edildiğini görmek ve göstermek yeni nesiller için en büyük yatırımdır.

Sadece anne olmak bile başlı başına bir emek gerektirmektedir. Bir sosyal deneyde, işgörüşmesi için gençlere iş tanımı olarak; “çalışma saatleriniz 24 saat, izin gününüz yok,sadece bazı saatler izinli olacaksınız, yemek, çamaşır, bulaşık, ütü yanı sıra çocuk bakımı ve psikolojisi konusunda bilginiz olacak” deniliyor. Sonunda sadece teşekkür alacaksınız. Hiçkimse iş koşullarını kabul etmiyor. Mülakata katılanlara, bu işi yapan milyonlarca insan olduğu söyleniyor ve bu mesleğin annelik olduğu belirtiliyor. Kadınların dünyadaki öneminin bir kez daha altını çizen bu deney, kadınların aslında ne kadar güçlü ve mücadeleci olduğunu gösteriyor.

Nedir bu kadınlara dayatılanlar? Neden kadınlar kalıplara konulmaya çalışılıyor? Neden ahlak tanımı kadınlar üzerinden yapılıyor? Neden kadınlarla ilgili yasaları erkekler yapıyor? Neden ülke yönetimlerinin, meclislerinin çoğunluğu erkek? Neden kadınların başarılarında  kusur bulunurken, erkeklerin başarıları bu kadar gündem oluyor? Kadınlar neden bu kadar şiddete maruz kalıyorlar?

Hayatın her alanında kadınlar var. Dünya emekçi kadınlar gününde kadınların en büyük istekleri fikirlerini özgürce söyleyebilmek, kimseye hesap vermeden hayatlarıyla ilgili her türlükararı kendileri verebilmek. Ancak kadınların tacize, tecavüze uğramadığı, şiddet görmediği, öldürülmediği, yasal olarak her alanda eşit olduklarının hissettirildiği bir dünyanın yaşanılabilir bir dünya olacağına inancınızı hiç kaybetmemeniz dileğiyle DÜNYA EMEKÇI KADINLAR GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN. 

KADINLAR IÇIN DAYATILAN KURALLAR

Kızım senin adın acınası, talihsiz, üzüntülü… / Sen bu bebeklerle oynayacaksın… / Kıyafetlerine dikkat et, tahrik edici oluyorsun… / Çok ağzını açarak gülme, ayıp, davetkâroluyorsun… / Evdeki işler kadınların görevidir… / Abine, babana su getir kızım… / Sen okuyupda ne olacaksın… / Eninde sonunda evlenip koca evine gideceksin… / Sen çok konuşma, kadın kısmı çok konuşmaz… / Saçı uzun aklı kısadır kadının… / Evlenme çağın geldi… / Evde kalmışbu kız, ne kusuru var? / Sen aynı işi yapsan da daha az ücret alacaksın… / Sofrayı kur, ütüyüyap, çamaşırları yıka, evi temizle… / Evin ekonomisini yap, tutumlu ol… / Çocuklar yaramazsa,sen yetiştiriyorsun… / Kocasıdır hem döver hem söver… / Karı koca arasına girilmez… / Tabii ki eve katkı sunmak için çalışacaksın… / Yok, evde otur kocan sana bakar… / Çalıştığın yerde mobbing mi var, ses çıkartma… / Kadın kendini korumak için saldırırsa suçlu… / Kadın öldürüldüyse kesin bir şey yapmıştır… / Başaramazsın, kadınsın çünkü… / Dul yaşayamazsın…/ Evlenmeden çocuk doğurmuşsan suçlusun… / Bizim inançlarımıza göre giyineceksin… / Yalnız çocuk büyütemezsin… Kızını dövmeyen dizini döver.

ABD’de kripto para uyarısı

0

ABD Merkez Bankası, Federal Mevduat Sigorta Kurumu ve Mali Kurumlar Denetleme Bürosu, ilk kez ortak bir açıklamayla bankaları kripto para piyasalarındaki riskler konusunda uyardı.Bankaların kripto para faaliyetlerinin yakından izlendiğini açıklayan mali denetim kurumları,banka ve yatırım şirketlerinin, sahtecilik, hukuki karmaşa ve dijital varlık şirketlerinin yanıltıcı açıklamaları konusunda dikkatli olmalarını istedi. Bankalar, ayrıca sektördeki sorunların “yayılma riskine” yönünden de uyarıldı. Denetçi kuruluşlar, kamuya açık, merkezi olmayan ağlarda çıkartılan ve saklanan kripto paraların “büyük olasılıkla güvenli bankacılık faaliyetleriyle uyumlu olmadığını” belirtti. 

Denetçi kuruluşlar, bankaları, krypto para piyasasında yaşanan sorunların mali sisteme yayılmasını önlemek için önlemler almaya teşvik ediyor.

Bilindiği gibi, kripto para borsası FTX çöküp iflas açıklamış ve bu kripto endüstrisinde büyük bir şok yaratmıştı. FTX, dünyanın en büyük ikinci kripto para borsası ve milyonlarca kişinin dijital varlık piyasalarına giriş noktasıydı. Uyarı bundan iki ay sonra yapıldı.

FTX kripto para borsasının eski yöneticisi Sam Bankman-Fried 100 yıldan fazla hapis cezasıyla talebiyle yargılanıyor. Bankman-Fried’in iki yakın çalışma arkadaşı ise, suçlamaları kabul ederek soruşturmaya yardımcı oluyor.

Rusya-Japonya: eski Kuril adaları gerginliği sürüyor

0

Kuril Adaları, Rusya ile Japonya arasında süreğen bir sorun. Adalar sorunu İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Rusya ile Japonya ilişkilerini geriyor.

Pasifik Okyanusuyla Ohotsk Denizi’ni birbirinden ayıran 56 adadan oluşan Kuril, Rusya’nın Kamçatka yarımadası ile Japon Hokkaido arasında yer alıyor. Sovyetler ait olan Kuril Adaları’nda zengin balık, maden ve olasılıkla petrol ve doğalgaz yatakları da bulunuyor.Japonya ise, güneydeki adaların bazılarının kendisine ait olduğunu savunuyor.

Japonya, Rusya’ya karşı uygulamaya konan yaptırımlar konusunda ABD’nin başını çektiği Batılılara katılmıştı. 

Rusya, geçtiğimiz günlerde Kuril adalarında avlanmakta olan Japon balıkçıların lisanslarınınyenilenmesi görüşmelerine katılmayacağını açıkladı. Rusya Dışişleri Bakanlığı, bu kararın Japonya’nın aldığı Rusya karşıtı yaptırım önlemlerine yanıt olarak alındığını belirtti.

NATO’dan G. Kore’ye Ukrayna’ya askeri desteği güçlendirme çağrısı

0

NATO çoktan Atlantik’in iki yakasındaki ülkelerle sınırlı bir Kuzey Atlantik Paktı olmaktan çıktı. Geçen Haziran’daki son NATO Zirvesi’ne Japonya, Avustralya, G. Kore ve Yeni Zelanda başkanlarının da katıldığı NATO Rusya’ya karşı konumlanırken, Çin’i de “tehdit” olarak tanımladı. Atlantik nere, Avustralya ile Çin nere?!

NATO; Madrid’de kabul ettiği yeni konseptinin yanı sıra Asya-Pasifik’e, ABD, İngiltere ve Avusturya’nın kurduğu nükleer AUKUS Paktı aracılığıyla da açılırken, genel sekreteri J. Stoltenberg’ten de yeni bir hamle geldi. NATO Genel Sekreteri Asya-Pasifik turuna çıktı.

Önce Güney Kore Dışişleri Bakanı Park Jin ile bir araya gelen Stoltenberg, Rusya’nın işgalininardından Ukrayna’ya silah sağlamaya başlayan Avrupalı NATO ülkelerini örnek göstererek, Güney Kore’yi Ukrayna’ya askeri destekte bulunma çağrısı yaptı. Ukrayna’ya silah dışı “insani”yardımlarda bulunan Güney Kore, savaşın başlamasından sonra, NATO üyesi Polonya’yla yüzlerce tank, uçak ve başka silahları kapsayan anlaşma imzalamıştı. Fakat Güney Kore çatışma içindeki ülkelere silah sağlamayı yasaklayan kanunun Ukrayna’ya silah göndermeyizorlaştırıyor.

Stoltenberg’in Asya gezisi, Ukrayna Savaşı ve Çin ile artan rekabet karşısında Asya ülkelerinin ABD ile bağları güçlendirmeyi amaçlıyor.

NATO Genel Sekreteri G. Kore’den sonra Japonya’da görüşmelerde bulunacak.

Batı’nın maşası Ukrayna yolsuzluk batağında 

0

Başta ABD ve İngiltere olmak üzere batılı emperyalistler tarafından kışkırtılıp Rusya’nın önüne atılarak maşa olarak kullanılan üyesi olmamakla birlikte NATO’nun “savaş cephesi” durumunda. Zaten Zelensky “Ukrayna fiilen bir NATO ülkesi” diyor. Haksız da değil!

Ancak Batılılar Ukrayna’yı Rusya’nın pençesine atıp halkını Rus uçak ve füzelerine kurban etseler de, savaşa sürdükleri bu ülkeye yardımda kusur etmiyorlar. Hem gelişkin ağır silahlarla cephane göndermeye hiç ara vermediler hem de parasal olarak destekliyorlar. “Müttefiklerin”mali, askeri ve insani yardımı milyarlarca doları buluyor. Mecburlar, yoksa alt yapısının çoğu çöken Ukrayna’nın kendi adlarına bu savaşı sürdürme olanağı yok.

Silah ve cephane yenmese bile dolar ve Euro yeniyor! Ve bugünlerde Ukrayna yolsuzluk haberleriyle çalkalanıyor. Hükümet kadrolarında bu nedenle hızlı bir değişim görülüyor. İstifa ve görevden almalar birbirini izliyor. Zelensky bu yolsuzluklarla ilgili tavizsiz görünüyor; çünkü yolsuzlukların batı yardımlarını riske edeceğinin farkında. Şimdiden bazı Amerikalılar Ukrayna’ya yardımların sınırlandırılmasını ister oldu.

Bir örnek, eski başbakanlardan Timoşenko ailesinden Zelensky’nin özel kalem müdürü yardımcılığın yapan Kirilo Timoşenko. Birkaç ay bir Porche araba kullandığı videoyla kanıtlanan bu kişi, ailesini bir malikaneye taşıdığı haberlerinin yayılmasının ardından istifa zorunda kaldı. Altyapıdan sorumlu bakan yardımcısı Lozinski bütçeden yaklaşık 400 bin dolar zimmetine geçirdiği gerekçesiyle gözaltına alındı. Savunma Bakanı Reznikov hakkında bakanlığa gıda alımı ihalesinin bedelini yüksek gösterdiği iddiasıyla soruşturma var. Şimdiden istifa eden bürokrat sayısı 10’u geçti.

ExxonMobil, enerjide ‘aşırı kazanç vergisi’ koyan AB’ye dava açtı

0

AB özellikle Ukrayna Savaşı sonrasında fiyatı tavan yapan enerji sektöründe faturalarla halkın sırtına binen yükü paylaştırma adına, fiyat artışı nedeniyle büyük kârlar elde eden enerji tekellerine “aşırı kazanç vergisi” koymuştu. Buradan elde edilen gelir, halkın enerji harcamalarını desteklemek amacıyla kullanılacaktı.

Pandemide milyarlarca Euroluk desteklerden yararlanan tekeller küçük bir vergi artırımı karşısında sessiz kalmadı. Karar üzerine önce Amerikan Chevron tekeli AB’yi, “aşırı kazanç vergisinin” Avrupa’daki enerji yatırımlarını düşüreceğini açıklayarak uyardı.

Ardından ABD merkezli enerji devi ExxonMobil, enerji şirketlerine “aşırı kazanç vergisi” koyan Avrupa Birliği’ne (AB) dava açtı. Tekel, Avrupa Adalet Divanı’na bağlı Lüksemburg’daki AB Genel Mahkemesi’ne verdiği dava dilekçesinde, ek verginin yapmayı öngördüğü yatırımlarının azalmasına yol açacağını ve genel olarak yatırımcıları ve enerji yatırımlarını olumsuz etkileyeceğini belirtti.

Son 10 yılda Avrupa’daki rafineri projelerine 3 milyar dolar yatırım yaptıklarını ve üretimi artırdıklarını söyleyen ExxonMobil Sözcüsü Norton, Reuters ajansına verdiği demeçte bu ekverginin Avrupa’da enerji üretimini düşüreceğini ve Avrupa’nın kıta dışından gelecek enerjiye bağımlılığının artacağını belirtti.