Ali Kaya
London’da emekçiler, “küresel refah merkezi” söyleminin gerisinde derinleşen bir güvencesizlik rejimi içinde yaşam mücadelesi veriyor. Finansal büyüme ve sermaye birikimi hızlanırken, işçi sınıfı açısından tablo tam tersi yönde ilerliyor: düşük ücret, düzensiz çalışma ve kalıcı belirsizlik.
Kentte özellikle hizmet, lojistik ve platform ekonomisinde çalışan emekçiler, “esneklik” adı verilen modelle giderek daha güvencesiz koşullara itilmiş durumda.
“Zero-hour contract” olarak bilinen sistem, işçiye hiçbir çalışma garantisi sunmadan emek gücünü işverenin ihtiyacına bağlayan bir model olarak öne çıkıyor. Bu sistemde işçiler haftalık gelirini önceden bilemiyor, çalışma saatlerini planlayamıyor ve hastalık ya da izin durumunda tamamen gelir kaybına uğruyor. Sendikal çevreler bu modeli “yasal güvencesizlik düzeni” olarak tanımlıyor.
Öte yandan Uber Eats, Deliveroo gibi platformlarda çalışan işçiler “bağımsız çalışan” statüsü altında temel işçi haklarından dışlanıyor. Ücretlerin algoritmalar tarafından belirlendiği bu sistemde hastalık izni ve tatil hakkı bulunmuyor, işçiler sürekli performans baskısı altında çalıştırılıyor. Emek süreci, teknoloji aracılığıyla parçalanmış ve tamamen kontrol edilebilir bir yapıya dönüşmüş durumda.
Londra’da kira ve temel yaşam giderlerinin artması, düşük ücretli işçileri çoklu işte çalışmaya zorluyor. Bu durum uzayan çalışma saatlerini, dinlenme hakkının fiilen ortadan kalkmasını ve “çalışan yoksulluğu”nun kalıcılaşmasını beraberinde getiriyor. Sermaye merkezli büyüme söylemine rağmen emekçiler açısından yaşam koşulları her geçen gün daha da ağırlaşıyor.
Labour Party politikalarına yönelik eleştiriler ise özellikle güvencesiz çalışma biçimlerinin ortadan kaldırılmaması üzerinde yoğunlaşıyor. Emek örgütleri ve sendikal çevreler, verilen reform vaatlerine rağmen sıfır saat sözleşmelerinin etkili biçimde sınırlandırılmadığını, platform işçilerinin işçi statüsüne alınmasının geciktiğini ve yaşam maliyeti krizine karşı ücret politikalarının yetersiz kaldığını belirtiyor. Bu tabloya göre “esneklik” söylemi, işçi sınıfı açısından güvencesizliğin yeniden paketlenmiş hali olmaktan öteye geçmiyor.
Emek piyasasında göçmen işçiler ve gençler en düşük ücretli ve en güvencesiz işlerde yoğunlaşıyor. Bu durum sınıfsal eşitsizliği derinleştirirken sosyal kırılganlıkları da artırıyor.
Sonuç olarak Londra örneği, kapitalist merkezlerde büyüme ve finansal genişleme devam ederken emekçilerin yaşam koşullarının aynı oranda iyileşmediğini açık biçimde ortaya koyuyor. “Esneklik” politikaları altında kurulan bu düzen, işçi sınıfı için istikrar değil, kalıcı bir belirsizlik ve güvencesizlik rejimi anlamına geliyor.



