Ana Sayfa Blog Sayfa 27

Parlamentoda ‘Ateşkes’ Oylaması: Savaş Karşıtlarını ‘Tehdit’ Olarak Yansıtma Çabası

İskoç Ulusal Partisi’nin (SNP) Gazze’de “acil ateşkes” çağrısıyla 21 Şubat’ta sunduğu önergeyi oylamak üzere toplanan milletvekilleri ve oylama sonucunu merakla bekleyen insanlar “tam bir kaosa” tanık oldu.

Ana muhalefet İşçi Partisi bir değişiklik önergesiyle “acil insani ateşkes” çağrısının oylanmasını istedi. Hükümet ayrı bir önergeyle “acil insani ara” çağrısını gündeme getirdi.

Avam Kamarası Başkanı Lindsay Hoyle, hem İşçi Partisi’nin hem de hükümetin değişiklik önergesini tartışmaya açma kararı alınca, parlamento prosedüründen saptığı gerekçesiyle eleştirildi.Hükümet önergesini geri çekti ve Muhafazakar Parti milletvekilleri parlamentoyu terk etti.SNP de kendi önergesini tartışma fırsatı verilmediği için oylamadan çekildi.

Bunun üzerine İşçi Partisi’nin “acil insani ateşkes” önergesi oylanmadan kabul edilmiş oldu. Ancak kararın bağlayıcı özelliği bulunmuyor. Hoyle, niyeti dışında oylamanın bu şekilde sonuçlanmış olmasından üzüntü duyduğunu dile getirdi.

Tartışmalar süresince Parlamento meydanında toplanan kalabalık bir kitle Gazze’de savaşın son bulması ve acil ateşkes ilan edilmesi talebiyle gösteri yaptı.

Ertesi gün de devam eden tartışmalarda ise Hoyle, savaş karşıtlarının milletvekillerine yönelik tehditlerinden haberdar olup onların can güvenliğinden endişe duyduğu için bu kararı aldığını iddia etti.

İsrail’in Gazze’deki saldırılarına karşı Filistinlilere destek gösterileri, iktidarı ve muhalefetiyle, ana akım medyası ve parlamento gibi temel kurumlarıyla topluma ve siyasete karşı tehdit oluşturuyormuş gibi gösteriliyor.

Milletvekillerinin fiziksel tehditlerle karşı karşıya olduğu söylemiyle Britanya’nın üçüncü büyük partisi olan SNP’nin ateşkes önergesi oylatılmıyor.

Muhafazakâr ve İşçi Partisi’nin İsrail’e verdiği destek ayrıca halkın protesto hakkına ve ifade özgürlüğüne karşı kısıtlamalara yol açmakla kalmıyor, aynı zamanda parlamento üzerinden “demokratik” iddiasıyla yapılan oylamaların bile önü kapatılıyor.

Savaşa karşı çıkanlar, ateşkes ve barış isteyenler, eski içişleri bakanı Suella Braverman’ın deyimiyle “nefret göstericileri” ve tehlikeli insanlar olarak yansıtılıyor.

Savaşa karşı hareketi örgütleyen Stop the War grubunun da ısrarlı girişimleriyle İngiltere’de halk neredeyse beş aydır düzenli olarak gösterilere katılmaya devam ediyor.

Hükümetin silahlanma ve yurtdışındaki savaş destekçiliği ile ülke içindeki kemer sıkma politikalarının el ele gittiği, İsrail ya da Ukrayna için silahlanmaya harcanan her kuruşun, okullar, hastaneler, maaşlar ya da sosyal yardımlardan kesildiği gerçeği de ortada duruyor.

 

Kampanyacılar Hackney’deki Filistin Yanlısı Duvar Yazılarını Savundular, Belediyenin Yatırımlarını Çekmesi Çağrsında Bulundular

Kampanyacılar, Hackney ve Tower Hamlets sınırında bulunan Filistin yanlısı grafitileri, kaldırılmaları talebiyle yapılan bir şikayetin ardından savundu.

Filistin ve Gazze’ye destek mesajları geçtiğimiz günlerde Hackney Wick Overground istasyonu çevresinde renkli ‘Özgür Filistin’ sloganları ve kimilerince antisemitik olduğunu düşünülen bir ifade olan ‘Nehirden denize’ biçiminde görünmeye başladı.

Hackney Filistin Dayanışma Kampanyası, bazı sloganların İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarında ailesinin 100’den fazla üyesini kaybeden genç bir kadın tarafından yazıldığını söyledi.

Grafitiyi savunan grubun sekreteri Sussan Rassoulie “siyasi bir amaçları olmadığını” ve mesajların “insanlıkla ilgili” olduğunu söyledi.

Hackney Eski Yahudi Askerler ve Kadınlar Derneği (AJEX) ve Hackney Haifa Twinning Başkanı Martin Sugarman, Hackney Belediyesi’ne şikayette bulunarak grafitinin kaldırılmasını istedi.”nefret dolu” mesajların üzerinin hızla boyanmaması halinde “dehşete düşeceğini” söyledi.

“Yahudi ve Yahudi olmayan insanlarla temas halindeyim ve bu durumdan rahatsızlar” dedi.

‘Nehirden denize’ ifadesini “İsrail’den kurtulma” çağrısı olarak gören Rassoulie, istasyonun dışındaki afişlerin “Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) yanlısı ve İsrail karşıtı” sloganlarla dolu olduğunu söyledi. Kampanyacılar ise yaptıkları açıklamada, “FKÖ grafitisi yok ve kimse FKÖ’den yana değil. Bizim ve onları çizen insanların tek istediği Filistinlilere eşit muamele yapılması. Onlara üçüncü sınıf vatandaşlardan daha kötü davranılıyor.

Belediye kabine üyesi olan Hackney Wick bölgesi meclis üyesi Chris Kennedy, 9 Şubat’ta Hackney’deki ekiplerin “istasyonun kuzey tarafını hedef aldıklarını” ve istasyonun güneyinden sorumlu Tower Hamlets meclis üyesinin durumdan haberdar edildiğini de kaydetti.

Rassoulie grafitinin kaldırılmasının “çirkin” olacağını söylerken, Sugarman grafitinin kalması halinde “korkunç” hissedeceğini ve doğrudan eyleme geçmeyi düşüneceğini söyledi.

Geçtiğimiz yıl da Hackney Belediyesi’nin ‘Özgür Filistin’ yazılı grafitileri kaldırması üzerine bir tartışma patlak vermişti.

Tower Hamlets Belediyesi meseleyle ilgili yorum yapmadı.

7 Şubatta Hackney belediye binasının önünde gerçekleşen bir gösteriyle de kampanya grupları, belediye emeklilik fonunun Filistin ablukasına suç ortaklığı yapan şirketlere yatırım yapmasına son verilmesini talep etti.

Yaklaşık 100 kişinin katıldığı ve Filistin Dayanışma Kampanyası (PSC) tarafından organize edilen gösteride protestocular, belediyeyi, savunma firması Elbit ve inşaat devi Caterpillar gibi şirketlere yaptığı yatırımlar nedeniyle İsrail’in Filistin’deki “apartheid ve işgalini” desteklemekle suçladı.

Irkçılığa Karşı Mücadele Sokağa Taşacak

Uluslararası Irk Ayrımı İle Mücadele Günü kapsamında dünya çapında yapılacak yürüyüşlerle ırkçılık ve ayrımcılık bir kez daha sokaklarda protesto edilecek. Yürüyüşlerle, her ülkede yükselişte olan ırkçılık ve ayrımcılığın yanı sıra ırkçılık ve ayrımcılığı besleyen politikalara da karşı çıkılacak.

Londra’da yürüyüş 16 Mart’ta

Rekor seviyelere ulaşan hayat pahalılığı ve ağırlaştırılan çalışma koşullarına karşı yükselen tepkileri ve mücadeleleri bölmek için, başta ABD, Avrupa ve dünyanın birçok ülkesinde hükümetler ırkçılık ve ayrımcılıkları körükleyen politikalar izlemeyi tercih ediyor. İngiltere’de Muhafazakâr Hükümet, geçen son iki yıl içinde en ırkçı ve ayrımcı politikacılara kabinesinde yer verdi. Kendileri de birer göçmen olmasına rağmen göçmenlere karşı düşmanlığa varacak politikalar izleyen Suella Braverman ve Priti Patel İçişleri Bakanı olarak görev yaptı. Göçmenleri Ruanda’ya sürmek için can atan her iki içişleri bakanı da göçmenliği ve göçmenlere yardımcı olmayı suç kapsamına almaya çalıştı. Her ikisi de kabul edilemeyecek görüşleri ve pratikleri nedeniyle istifa etmek zorunda kaldı. Braverman’da boşalan koltuğa oturan James Cleverly’da ilticacıları Ruanda’ya sürmede ısrar edenler arasında yer alıyor.

İngiltere’de hükümet ve hükümetin uyguladığı politikalar karşısında sesiz kalan, alternatif politikalar üretemeyen muhalefet eliyle körüklenen ırkçılık ve ayrımcılık 16 ve 17 Mart tarihlerinde yapılacak, yürüyüş, eylem ve gösterilerle protesto edilecek. Britanya’da yürüyüşler; Londra, Glasgow ve Cardiff’te ayrı ayrı gerçekleştirilecek. Yürüyüşler 16 Mart’ta Londra ve Glasgow’da,17 Mart’ta ise Cardiff’te gerçekleştirilecek. Britanya’da, StandUptoRacism (Irkçılığa Karşı Ayağa Kalk) kampanya grubu tarafından düzenlenen yürüyüşlere başta sendikalar olmak üzere göçmen kurumlar destek veriyor.

Londra’da 16 Mart Cumartesi günü düzenlenen yürüyüş saat 12.00’da Parlamento binası yakınlarında yer alan Home Office’in önünde başlayacak. Yapılacak olan yürüyüş ile kurumsallaşan ırkçılık, ırkçılığı ve ayrımcılığı körükleyen yasalar ve Britanya’nın ırkçı mirasına sahip çıkanlar protesto edilirken, göçmenler, mülteciler ve ilticacılar ile dayanışma çağrıları yapılacak.

Irkçılığa Karşı Yürüyüş

Tarih ve Saat: 16 Mart, Cumartesi – 12.00

Yer: Home Office’in Önü (Marsham Street, SW1P4DF)

 

İngiltere’nin ikiyüzlü sınır politikası: Jetlerle gelene VIP hizmet, botlarla gelene Frontex

İngiltere, mülteci botlarını durdurmak için AB’nin sınır bekçisi Frontex ile anlaşma imzalarken, özel jetlerle gelenlerin kontrol edilmeden ülkeye alındığını açıklayan müfettiş ise görevden alındı.

İngiltere İçişleri Bakanlığı, geçtiğimiz hafta Avrupa Birliği Sınır ve Sahil Güvenlik Ajansı (Frontex) ile “Yasa dışı göç ve sınır ötesi suçlarla mücadele” adı altında iş birliği anlaşması imzalandığını duyurdu. İçişleri Bakanı James Cleverly de, anlaşmanın insan kaçakçılığı, organize suçlar ve “yasa dışı” göçle mücadelede sınır güvenliğinin sağlanması ile Manş Denizi’ni geçen küçük botların durdurulmasında çok önemli bir adım olduğunu savundu.

Bakan Cleverly birkaç gün önce ise “Bağımsız Sınırlar ve Göçmenlik Baş Müfettişi” David Neal’i “Basına açıklama yaparak İçişleri Bakanlığının çalışma kurallarını ihlal ettiği” gerekçesiyle görevinden almasıyla gündeme gelmişti. Başmüfettiş Neal’in kovulmasına neden olan açıklamaları ise, İngiltere’nin sınır güvenliği ve göç politikasının hiç de öyle Bakanın anlattığı gibi olmadığını ortaya koymuştu.

JETLERLE GELENLERE PASAPORT KONTROLÜ YOK

Neal, The Daily Mail gazetesine yaptığı açıklamada, London City Havaalanına özel jetlerle gelen ve hatta “yüksek riskli” olarak sınıflandırılan uçuşların sadece yüzde 20’sinin güvenlik kontrolünden geçerek ülkeye girdiğini söyledi. Bu oran geçen yıl Londra City Havaalanına iniş yapan ve yüksek riskli olarak tanımlanan 543 uçuşun yolcularının hiçbir pasaport kontrolüne tabi tutulmadığı anlamına geliyor. David Neal tek bir havaalanında tespit ettikleri ve binlerce kişinin pasaport kontrollerinden geçmeden ülkeye giriş-çıkış yapabildiği bu durumun özel uçakların iniş yaptığı diğer havalimanlarında da olabileceğinden endişe duyduğunu söyledi.

Neal, görevden alınmasının ardından The Times gazetesine verdiği demeçte ise, şimdiye kadar yazdığı 15 teftiş raporunun hasır altı edilmesi nedeniyle basına açıklama yapmak zorunda kaldığını söyledi. Neal “Bunların açıklanmasının kamuoyunun yararına olduğunu düşündüğüm için yapmak mecburiyetinde kaldığım şeyi yaptım” dedi.

İçişleri Bakanlığı, Neal’in iddialarını yalanladı ancak 2011 yılında da benzer bir skandal manşetlerde yer almıştı. Birleşik Krallık Sınır Teşkilatından sızdırılan e-postalar, dönemin İçişleri Bakanı TheresaMay’in talimatıyla özel jetlerle seyahat edenler için sınır kontrollerinin gevşetildiği benzer bir uygulamanın yapıldığını ortaya sermişti.

Silah üreticisi BAE Systems savaşlar sayesinde rekor kâr elde etti

İngiliz silah üreticisi BAE Systems, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ile başlayan savaş ve İsrail’in Gazze’deki saldırıları ile artan askeri harcamalar nedeniyle geçen yıl rekor kâr elde etti. Şirketin kârını önümüzdeki yıl daha fazla artırması bekleniyor.

Şirket 2023 yılında 25,3 milyar sterlinlik rekor satışlarından, faiz ve vergi öncesi 2,7 milyar sterlin kâr elde etti.

Hükümetlerin silahlanma harcamalarını artırması nedeniyle silah üreticilerinin hisseleri son iki yılda artış gösterdi.

BAE Systems, nükleer denizaltılar ve savaş uçakları, tanklar ve gemilerin yanı sıra silah ve mühimmat üretimi yapıyor.

BAE İcra Kurulu Başkanı Charles Woodburn, Avrupa, Orta Doğu ve dünyanın diğer bölgelerindeki istikrarsızlığa dikkat çekti ve şirketin “önümüzdeki yıllarda sürekli büyüme” beklediğini söyledi.

BAE’nin hisseleri Ukrayna savaşının başladığı Şubat 2022’den bu yana iki kattan fazla değer kazandı. Şirkete yaklaşık 38 milyar sterlin değer biçiliyor. 2024 yılında satışların %10 ila %12 arasında artmasını bekliyor.

Silahlanma harcamaları artıyor

Geçen yıl yeni nesil nükleer enerjili saldırı denizaltıları inşa etmek için Avustralya, İngiltere ve ABD arasında yapılan AUKUS anlaşması ve İtalya, Japonya ve İngiltere arasında yeni bir savaş uçağı geliştirmek için yapılan küresel savaş hava programının da şirketin siparişlerinin artmasını sağladığı belirtiliyor.

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’ne (SIPRI) göre, dünyada askeri harcamalar 2022’de 2 trilyon 240 milyar dolarla rekor düzeye yükseldi. Bu rakam, dünyada toplam Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın yüzde 2,2’sine tekabül ediyor.

SIPRI’ye göre dünyada silahlanma harcamaları 8 yıldır artıyor ve 2022’deki yüzde 3,7’lik artışta, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ile Tayvan başta olmak üzere Doğu Asya’da gerginliklerin artması önemli rol oynadı.ABD yüzde 39 ile toplam askeri harcamalarda başı çekiyor.

2022’de aynı zamanda operasyonel nükleer silahların sayısı da yeniden artışa geçti. Bugün dünyada 12 bin 500’den fazla nükleer savaş başlığı var. Bunların üçte ikisi Rusya ve ABD’nin elinde… 2022’de stoklara eklenen başlıkların çoğu ise Çin’e ait…

SIPRI’nın 2023 yılına ait silahlanma raporunun Nisan ayında açıklanması bekleniyor.

 

Avrupa Halkları Ukrayna’da Barış İstiyor

0

Yücel Özdemir (Evrensel)

24 Şubat 2022’de başlayan Ukrayna Savaşı üçüncü yılına girdi. Geriye dönüp bu iki yılda olanlara baktığımızda emperyalist, yayılmacı, sömürgeci haksız savaşların kaybedeninin halklar, kazananının egemen sınıflar ve onların savaş sanayisi olduğu net olarak görüldü.

Rus emperyalizminin sahip olduğu toprakları genişletme, etki alanını koruma amacıyla başlattığı bu savaşın asıl kaybedeni Ukraynalı işçiler, köylüler, gençler ve kadınlar. Bunlar arasında elbette Rusya’nın işgal ettiği Donbas bölgesinde yaşayan Ruslar da var. Onlar 2014’ten beri savaşı yaşıyor.

Ukrayna ve Rusya egemen sınıfları, geride bıraktığımız iki yıl içinde savaş üzerinden içeride işçi sınıfına ve emekçilere bir taraftan daha fazla yoksulluk, diğer taraftan demokratik hak ve özgürlükleri rafa kaldırmayı dayattı. Savaşa karşı çıkan bütün güçler “vatan haini” ilan edilerek susturuldu. Ukrayna’da muhalif güçler “Rusya’nın uşağı”, Rusya’da “NATO’nun uzantısı”, Avrupa’da “Putin dostu” sayılarak kriminalize edilerek susturuldu, hapse atıldı.

Seçimler Ukrayna’da rafa kaldırılırken, Rusya’daki seçimler ise Putin’in otoriter rejimine meşruluk kazandırmaktan öteye bir anlam taşımıyor. Zira, Putin’e kimin rakip olacağına Kremlin karar veriyor.

Savaşın ne zaman biteceğine dair ortada henüz bir belirti yok. Ukrayna’yı Rusya’nın karşısında ayakta tutan NATO ve Avrupa ülkeleri, müzakere kapısının aralanması yerine, Rusya’yı her açıdan kuşatma stratejisine devam ederek, savaşı uzatmak için ellerinden geleni yapıyorlar.

Kazanmak için gerekirse savaşı bölgeye yaymak seçenekler arasında. Son haftalarda öne çıkarılan senaryoların başında Rusya’nın bir NATO ülkesine saldıracağı geliyor. Şubat başında 90 bin askerin katılımıyla başlayan ve mayıs sonunda kadar devam edecek “Steadfast Defender” tatbikatının asıl maksadı da buna hazırlık yapmak.

Avrupa devletlerinin bu iki yılda çıkardığı sonuç, askeri harcamaları arttırarak, tatbikatlar yaparak, Zelenskiy’nin sırtını sıvazlayarak savaşı sürdürmek olurken, Avrupa halkları savaşın bir an önce bitirilmesini istiyor. Avrupa Dış İlişkiler Konseyinin 12 Avrupa ülkesinde 17 bin kişiyle yaptırdığı anketin sonuçları bunu net olarak gösteriyor.

Ankete katılanların sadece yüzde 10’u Ukrayna’nın savaşı kazanacağına inanıyor. Rusya’nın kazanacağını düşünenlerin oranı yüzde 20. Rusya ve Ukrayna’nın bir uzlaşmayla savaşı bitireceğine inananların oranı ise yüzde 37. Savaşın sonucunun ne olacağıyla pek ilgilenmeyenlerin oranı ise savaşa en fazla angaje olan Polonya (yüzde 44), Fransa (yüzde 41) ve Almanya’da (yüzde 40). Bu ülkelerde halk savaşın sonucuyla pek ilgili görünmezken, hükümetleri askeri harcamaları alabildiğince attırarak eğitimden, sağlıktan, emeklilikten kesintiler yapıyor.

ABD’de Donald Trump’ın seçilmesi ve Ukrayna’ya askeri ve mali yardımları durdurması durumunda Avrupa’nın ne yapması gerektiğine sorusuna yanıt verenlerin yüzde 20’si “maksimum desteğe devam” derken, yüzde 33’ü “Yardımlar kesilsin ve Ukrayna Rusya ile barış için cesaretlendirilsin” görüşünde.

Anketin ortaya çıkardığı sonuçlar Avrupa halklarının savaşın daha fazla uzamasını istemediğini, savaşan taraflar arasında müzakere yoluyla bir anlaşma sağlanmasını istediğini net olarak gösteriyor. Bundan sonra önemli olan, anketle ortaya çıkan barış isteğini sokakta hükümetlere baskı yapmak için göstermek. Aksi halde, Avrupa’nın egemen sınıfları müzakere masasının kurulmasını erteleyebildikleri kadar erteleyecekler. Çünkü, savaştan beslenerek içeride baskıcı, dışarıda militarist yayılmacı politikaları hayata geçirmenin planlarını yapıyorlar.

Dolayısıyla her ülkede barış güçleri, savaşın bitmesi için zaman kaybetmeden kendi hükümetlerine daha fazla baskı yapmak için harekete geçmesi gerekiyor. Rusya’nın işgal ettiği topraklardan çekilmesi, Ukrayna’nın NATO’nun maşası gibi hareket etmesi ancak böyle engellenebilir. Aksi takdirde, savaş uzun sürebilir.

 

Londra Polis Teşkilatı, Sarah Everard cinayetini işleyen polisle ilgili uyarıcı işaretleri ‘göz ardı etti’

33 yaşındaki Sarah Everard’ın Mart 2021’de Londra Emniyet Müdürlüğü’nde görevli polis memuru Wayne Couzens tarafından öldürülmesiyle ilgili soruşturmada, Couzens ile ilgili uyarıcı işaretlerin defalarca gündeme geldiği ve onu durdurmak için fırsatların kaçırıldığı sonucuna varıldı.

Sarah Everard, Londra’nın güneyindeki Clapham Common’da yürüyerek evine dönerken kaybolmuş, cansız beden bir hafta sonra Kent bölgesindeki ormanlık alanda bulunmuştu. Couzens, görevde olmadığı sırada, Covid önlemlerine uymadığı gerekçesiyle durdurduğu genç kadını polis kimliğini göstererek kelepçelemiş ve kaçırdıktan sonra tecavüz edip öldürmüştü. Olay İngiltere’de infial yaratmış ve kadın cinayetlerini tekrar gündeme getirmişti.

Sarah Everard’ın ailesi, “Wayne Couzens’in asla polis memuru olmaması gerektiğini”vurguladı. Soruşturmada, yaklaşık 20 yıla yayılan polislik kariyeri boyunca Couzens’in polis memuru olmaya uygun olmadığına dair uyarıcı işaretlerin defalarca gözden kaçırıldığı belirtildi. Couzens’in polislik kariyerine başlamadan önce, henüz ergenlik çağındaki bir çocuğa karşı çok ciddi bir cinsel saldırıda bulunduğuna dair kanıtların da buna dahil olduğu eklendi.

Soruşturmayı yürüten avukat Elish Angiolini, önemli değişikliklere gidilmezse, “Couzens gibilerinin göz önünde faaliyet göstermesini engelleyecek hiçbir şey yok” dedi. Raporda Couzens’in eskiden beri şiddet içeren pornografiden hoşlandığı, borç sorunu olduğu ve teşhir, bir çocuğa cinsel saldırı, cinsel dokunma ve cinsel organlarının fotoğraflarını paylaşma gibi cinsel suçlar işlediği belirtiliyor.

Rapor şu sonuçlara ulaştı:

– Couzens’ın görev yaptığı üç farklı polis teşkilatı “onu durdurmaları gerekirken” göreve uygun olmadığına dair uyarı işaretlerini fark edemedi;

– Couzens’in 2015, 2020 ve 2021 yıllarında cinsel teşhirde bulunduğu iddialarına ilişkin soruşturmalar polisin başarısızlıklarıyla gölgelendi;

– Couzens’in işlediği suçlar, polis kültüründeki cinsiyetçi ve kadın düşmanı davranışlarla örtüşmektedir.

Londra Emniyet Müdürü Mark Rowley, ihtiyaç duyulan değişimin “zaman alacağını ve henüz tamamlanmadığını” kabul etti.

Soruşturma raporunda, Couzens’in uygunsuz teşhirlerini ihbar eden mağdurların polis tarafından yeterince ciddiye alınmadığı belirtildi. Raporda, “Bu mağdurlara müdahale eden polis memurları, iddiaları düzgün bir şekilde soruşturmak için yeterli eğitim, donanım veya motivasyona sahip değillerdi” denildi.

Everard’ın öldürülmesinin ardından Reclaim These Streets adlı grubu kuran Jamie Klingler, kadınların güvenliği ve polisin davranışları konusunda üç yıl öncesine göre daha kötü hissettiğini söyledi. Klingler, “Metropolitan Polisi’nde bir Wayne Couzens daha olmasından korkmuyorum, onlardan çok, çok fazla olmasından korkuyorum” dedi.

Centrefor Women’s Justice (Kadınlar İçin Adalet Merkezi) de polisin bulguları kabul etmemesini eleştirdi ve “Polis teşkilatı suçlamaları reddederek zaman kaybederken, istismarcı memurlar istismara devam ediyor, emniyet ise gerçek bir değişim yaratmaya odaklanmak yerine görüntüyü kurtarma çabasına giriyor” ifadesini kullandı.

Sarah Everard cinayeti ardından kadınlar Covid kısıtlamalarına rağmen başta Londra olmak üzere ülke çapında gösteri ve anmalar düzenlemişti. Bu etkinliklerde iki kadının polisin sert müdahaleleriyle gözaltına alınması tepkiyle karşılanmıştı.

Londra Polis Teşkilatı, polislere karşı açılan ve yıllarca süren davanın ardından özür diledi ve Patsy Stevenson ve Dania al-Obeid’e yüklü bir tazminat ödemek zorunda kaldı.

 

Koruyamadığı Çocukları Suçlayan Polisin Kendisi Suçlu Bulundu

Cinsel istismara maruz kalan çocukları koruması ve suçluları yakalaması gereken Metropolitan Polis, ‘mağdur çocukları suçlamaktan’ suçlu bulundu. Londra Büyükşehir Belediye Başkanlığı Polis ve Suç Dairesi (Mayor’s Office forPolicing and Crime) Haziran 2023’te polisin çocukları nasıl koruğunu araştırması için Kraliyet Zabıta, Yangın ve Kurtarma Hizmetleri Müfettişliği (His Majesty’sInspectorate of Constabularyand Fire & Rescue Services)’ni görevlendirdi. Araştırmasını geçtiğimiz ay tamamlayan Kraliyet Zabıta, Yangın ve Kurtarma Hizmetleri Müfettişliği Metropolitan Polis’i çocuklara yönelik cinsel istismar vakalarında “mağduru suçlamaktan” suçlu buldu.

Araştırma için görevlendirilen Kraliyet Zabıta, Yangın ve Kurtarma Hizmetleri Müfettişliği, polisin çocukları riske atan sorumsuzluğundan kaynaklı endişeleri nedeniyle daha raporun yayınlamasını beklemeden geçen yılın Ekim ayında bir basın açıklaması ile endişelerini kamuoyu ile paylaşmıştı. Ekim ayında yapılan basın açıklamasında Metropolitan Polis’in çocuk koruma yaklaşımının savunmasız çocukları riske attığını ve acil iyileştirmeler yapması gerektiğini tespitine yer verildi. Açıklamada Metropolitan Polisin;

– “Çocukların kayıp olduğu bildirildiğinde riskleri uygun bir şekilde tespit etmek ve değerlendirmek ve yeterli müdahalede bulunmak”; ve

– “Çocukların suç veya cinsel sömürü riski altında olduğu veya bunlardan zarar gördüğü durumları etkili bir şekilde soruşturmak” hususlarında başarısız olduğuna dikkat çekilmişti.

Müfettişlik ayrıca, “mağduru suçlayıcı dilin sıkça kullanılması ve bu anlayış eksikliğinin polis soruşturmaları üzerinde daha geniş çapta yaratabileceği potansiyel etki ve savunmasız çocukların korumasız kalması” konusunda duyduğu endişelere de ayrıca vurgu yapmıştı.

Raporun yayınlanması ile birlikte müfettişliğin endişelerini acil olarak kamuoyu ile paylaşmakta ne kadar haklı olduğunun detayları da ortaya çıkmış oldu. Metropolitan Polis, suç ve cinsel istismar mağduru çocuklara yardım etmek yerine çocukları suçlamayı tercih eden bir kurum durumunda. Mağdur çocuklar, Metropolitan polis tarafından “kötü seçimler yapan” veya “kendini riske atan” kişiler olarak tanımlanmakta. Rapor Metropolitan Polisi “çocuk cinsel istismarı ve çocuk suç istismarının doğasını ve kapsamını etkili bir şekilde anlamamak”la suçluyor. Müfettişler Metropolitan Polisin soruşturduğu 244 dosyayı inceledi. Yapılan incelemede soruşturmaların yarısının yetersiz bulunurken, harekete geçmede geç kalındığı, gerekli prosedürlerin takip edilmediği ve denetimin zayıf olduğu tespitleri yapıldı.

Raporda müfettişleri en çok endişelendiren sorunların başında Metropolitan Polis’in kayıp çocukların bulunmasına dair yaklaşımı yer almakta. Polisler “kayıp çocukların başlarına gelen istismardan kısmen veya tamamen” çocukları sorumlu tutuyor. Kayıp çocuklar “kötü seçim yapmak” veya “kendini riske atmak”la suçlanıyor. 184 istismar dosyasından 22’sinde kurbanı suçlayan bir dil kullanılırken, 100 dosyada polis çocuklarla yüz yüze görüşme yapma zahmetine bile katlanmamış.

Polis, 14 yaşındaki bir kız çocuğunu “yaşlı erkeklerle seks arayışında” olarak tanımlarken, 15 yaşındaki bir kızdan “seks işçiliği yapan” olarak bahsediyor. Tecavüze uğrayan 12 yaşındaki bir kız çocuğu ise ” cinsel ilişkide yetişkin erkekleri tercih ediyor ” diye tanımlanıyor.

Rapor, soruşturmayı yürüten personelin, müfettişlerin ve amirlerin çocuk cinsel istismarı, suç istismarı ve kayıp çocuklar arasındaki bağlantıları anlamadıklarına da yer veriyor.

Polislerin çocuk istismarını soruşturacak “beceri ya da bilgiye” veya çocuklarla ilgilenme konusunda herhangi bir eğitime sahip olmadıkları da rapordaki tespitler arasında yer alıyor. Bu eksiklikten kaynaklı olarak da polisler “çocukları korumak yerine başarılı bir kovuşturma yapmış olmayı” yani dosyaları kapatmayı tercih ediyor.

Rapor bir kez daha, polislerin çocukları korunmaya muhtaç savunmasız insanlar olarak görmediğini gösteriyor. Bunun yerine çocukların hayatlarını kurtarmayı zaman kaybı olarak görüyorlar ve suçu istismara uğrayan çocukların üzerine yıkarak dosyaları kapatıyorlar.

Bu tespitler, kurumsal olarak kadın düşmanı, homofobik, ırkçı ve yozlaşmış olduğu bilinen bir kurum için bile şok edici nitelikte. Kendimizden çok çocuklarımızın güvenliğini teslim ettiğimiz polis, asıl suçlularla mücadele etmek yerine, çocukları suçlayarak dosyaları kapatmayı tercih ediyor. Polisin bu kolaycılığının kurbanı ise toplumun en korumasız kesimlerinin başında gelen çocuklar ve kadınlar oluyor.

 

Protesto hakkına yönelik saldırılar devam ediyor

İngiltere’de Muhafazakâr Parti son 13 yıllık iktidarı döneminde demokratik hak ve özgürlükler ile sendikal hakların kısıtlanmasına yönelik sayısız yasa çıkarttı. MuhafazakârParti çıkarttığı tüm baskıcı yasalara rağmen engelleyemediği sokaktaki mücadeleyi kısıtlamak ve sokakları yoksullara yasaklamak için bir yasa da çıkartmaya hazırlanıyor.

Muhafazakâr Parti geçen yılın Kasım’ında parlamentoya sunduğu Ceza Adaleti Yasa Tasarısı (Criminal Justice Bill)’na yeni eklemeler yaparak polisin protestolara müdahale yetkisini daha da arttırmak, barışçıl protestoları dahi engellemek istiyor. Polisin yetkilerini arttırmak için iki yıl önce çıkarttığı Polis Suç ve Ceza Yasası (Polis Crime and Sentecing Act 2022 )’nı yeterli bulmayan Muhafazakar Parti, eksikliklerini Ceza Adaleti Yasa Tasarısı’na ekleyerek tamamlamaya çalışıyor. Yasa tasarısına protestoları etkisizleştirmek için eklenmesi önerilen tedbirler arasında; polise yüzünü kapatan göstericileri tutuklama yetkisi verilmesi, işaret fişeği ya da piroteknik kullanımının yasaklanması ve ulusal anıtlara tırmanmanın suç sayılması var.

Geçen yılın Ekim ayından buyana Filistin ile dayanışmak için Londra’da yapılan hemen hemen her yürüyüşte, yürüyüşe katılanların haklarını kısıtlamak ve polisin gücünü, yetkisini daha fazla hissettirmek ve daha fazla baskı kurmak için polis, mevcut yasaların çeşitli maddelerini uygulamaya koydu. Geçici olarak uygulamaya konan maddeler arasında; polise yürüyüş güzergâhını terk edenleri tutuklama yetkisi veren 1986 tarihli Kamu Düzeni Yasası’nın 12. Maddesi, ulusal altyapı kapsamında tanımlanan bina, tesis, yol gibi yapıların işletilmesinin engellemeye yönelik girişenleri tutuklama yetkisi veren 2023 tarihli Kamu Düzeni Yasası’nın 7. Maddesi, yüzünü maske ile kapatanların tutuklanmasına yetki veren 1994 tarihli Suç Adalet ve Kamu Düzeni Yasasının 60AA Maddesi, yürüyüşler sonrasında göstericileri dağıtma yetkisi veren 2014 tarihli Anti-Sosyal Davranış, Suç ve Polis Yasası’nın 35. Maddesi var. Polisin her türlü yasağı ve baskıyı uygulaması için yeterince yasa olmasına rağmen muhafazakârların hâlâ yeni yasalar çıkartmaya çalışması, şimdilerde Filistin ile dayanışma eylemleri öncesinde ise iklim krizine karşı ve ırkçılığa karşı mücadele edenlerin kitlesel gösteri ve eylemleri ile hayat pahalılığına karşı son iki yıl içinde gerçekleşen sayısız grev ve gösterilerden duyulan korkudan kaynaklanıyor olsa gerek.

Sokakta yatmak da suç olacak

Görüşülmekte olan Ceza Adaleti Yasa Tasarısı’na bir itiraz da evsizlere yardımcı olmak için çalışmalar yapan Crisis Vakfı’ndan geldi. Tasarıda, İngiltere ve Galler’de polise ile yerel belediyelere sokakta yatan evsizlere karşı uygulayacağı yeni yetkiler de mevcut. Tasarının yasalaşması halinde sokakta yatan evsizler, evsiz oldukları için 2 bin 500 sterline kadar para cezasına çarptırılabilecek, yerlerinden edilebilecek ve hatta tutuklanabilecek. Crisis Vakfı, tasarıdaki adaletsizliğe dikkat çekmek için bir açıklama yaptı. Crisis, ‘‘Hiçbirimiz evsiz olduğumuz için suçlanmamalıyız. Yoksulluk insanları evsizliğe itmektedir ve 2024 yılında evsizliğin var olması Hükümet politikasının bir başarısızlığıdır. Bu yasa tasarısı, hepimizi güvende tutması gereken bir sistem tarafından başarısızlığa uğratılanları kriminalize edecek ve insanlıktan çıkaracaktır.’’ bu açıklama ile evsizlerin zor durumda bırakacak yasaya karşı çıkılmasını talep etti.

İngiltere ve Galler’de sokakta yatmak 1824 yılından beri suç sayılmakta. Yoksulluğun ve sokakta yaşayanların rekor düzeyde olduğu bir dönemde çıkartılan ‘Serserilik Yasası’’ polise sokakta yatanları uzaklaştırılmaları ve 1000 sterline kadar cezalandırılmaları yetkisi veriyor.  Bu yasaya karşı başta Crisis olmak üzere evsizlikle mücadele edenlerin on yıllarca verdikleri mücadele sonrasında parlamento, yaklaşık iki yıl önce yasanın yürürlükten kaldırılması kararı aldı. Ama alınan bu karar hala yürürlüğe konmuş değil, yani teknik olarak sokakta yatmak hala İngiltere ve Galler’de bir suç. Eğer tasarı yasallaşırsa ‘rahatsızlık veren’ durum olarak tanımlanan sokakta yatma/yaşama kriminal bir suç olacak. Tasarı kapı önlerinde yatanları, ‘aşırı kokanları’’ ya da sokakta yatma potansiyeli olan herkesi ‘‘rahatsızlık veren’’ kategorisine alıyor. Yani sadece sokakta yaşamak zorunda kalanlar değil, görünüşü, kokusu ve davranışları ile ‘‘rahatsızlık verme’’ ihtimali olan herkes suçlu ilan edilebilecek.  

Muhafazakârların yasalaştırmaya çalıştığı Ceza Adaleti Yasa Tasarısı da daha önce çıkartmış olduğu yasalar gibi, suçun nedenlerini ortadan kaldırmaya değil, uyguladığı politikalara itiraz edenleri ve bu politikaların kurbanları olanları cezalandırmak. Giderek ağırlaşan çalışma ve yaşam koşulları, yaygınlaşan savaş ve çatışmalar, ırkçılık ve ayrımcılık, doğanın talanı ve iklim krizini önlemek için alınan kararların uygulanmaması önümüzdeki dönem kitlesel eylem ve gösterileri kaçınılmaz kılmakta. Ve öyle görünüyor ki İngiltere ve Galler’de işçi ve emekçiler, iktidara kim gelirse gelsin bu çıkartılan yasalardan dolayı talepleri için daha fazla bedel ödemek zorunda kalacak. Ama nasıl ki yüz yıllardan beri çıkartılan hiçbir ferma ve yasa halkın mücadelesini ve hak arayışını engellemeye yetmediyse bu yasalarda giderek keskinleşecek olan mücadeleyi engellemeye yetmeyecektir.

Hackney Foodbanks: Müracaat Eden Emekli Sayısı Devasa Biçimde Artıyor

Geçim sorunu nedeniyle halkın kullandığı hizmetlerden olan Hackney Foodbank, kendilerine başvuran 65 yaş üstü kişilerin sayısının geçtiğimiz yıl yüzde 95 oranında arttığını açıkladı.

Foodbank’e göre bazı emekliler “haftada £37 gibi düşük bir miktarla hayatta kalmaya çalışıyor” ve bunun sonucunda kendilerini giderek daha endişeli ve yalnız hissettiklerini bildiriyorlar.

Yardım kuruluşunda görevli Lara Callaway, Hackney Citizen’e yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Yoksulluğun gördüğümüz yaşlılar üzerinde büyük bir etkisi var. Paranız yoksa dışarı çıkıp hiçbir şey yapamıyorsunuz – yapabileceğiniz tek şey evde oturup hayatta kalmak – borçlanıyorlar ve anksiyete ve depresyon gibi ciddi ruh sağlığı sorunları yaşıyorlar.”

Gıda Bankası, yakıt kuponlarıyla elektrikli battaniyeler ve evleri daha enerji verimli hale getirmek için hava akımı engelleyici ve yalıtım içeren kitler dağıtarak destekliyor.

Öte yandan, Ulusal İstatistik Ofisi’nin yeni rakamları da, Hackney’de ortalama yaşam beklentisinin düştüğünü gösteriyor. Bölgede 2020 ile 2022 yılları arasında doğan bir erkeğin, on yıl önce doğan bir erkeğe göre 14,4 ay daha az yaşaması bekleniyor. Aynı hesaplamaya göre, kadınlar ise on yıl önce doğanlara kıyasla 11,7 ay daha az yaşayacak.

Sağlık uzmanları, yoksulluğun, uzun NHS bekleme süreleri yanında Covid’in etkisinin ve obezitedeki artışı bunun başlıca etkenleri olarak gösteriyor.

Buna karşılık, Richmond upon Thames ve Wandsworth gibi Londra’nın başka yerlerinde ortalama erkek yaşam süresi artmakta. Hackney Foodbanks yetkilisi Callaway sözlerine şunları da etkiledi: “Son zamanlarda çok fazla emekli görüyoruz – gaz ve elektrik fiyatlarının yüksek olması gelmelerinin en büyük nedenlerinden biri. Bütün gün soğukta oturan ve öğün atlayan insanlarla karşılaşıyoruz.”

Birleşik Krallık’ta emeklilik yaşı şu anda 66, ancak Mayıs 2026 ile Mart 2028 arasında 67’ye, 2044’ten itibaren ise 68’e yükselecek.

Nisan 1970’ten sonra doğanlar 71 yaşına kadar emekliliklerini talep edemiyor. Devlet emekliliğine hak kazanabilmek için yeterli yıl boyunca Ulusal Sigorta primi ödemiş olmak gerekmekte.Düşük gelirli kişiler, devlet emeklilik maaşı almasalar bile emeklilik kredisi alma hakkına sahip olabiliyor.