Ana Sayfa Blog Sayfa 3

Londra’da 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü Dayanışma Etkinliği

Ali Kaya Londra

aalikaayaa.ky@gmail.com

Londra’da faaliyet gösteren Day-Mer Kadın Komisyonu, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü dayanışma ve mücadele temasıyla gerçekleştirdiği etkinlikle kutladı. Etkinlik, kadınların emeğini, haklarını ve mücadele tarihini görünür kılarken, göçmen kadınların karşılaştığı zorluklara dikkat çekti.

Etkinlik, eşitlik, özgürlük ve adalet mücadelesinde hayatını kaybeden kadınlar için yapılan saygı duruşu ile başladı. Açılışta, 8 Mart’ın yalnızca bir anma günü olmadığı; kadınların görünmeyen emeğini, direncini ve örgütlü mücadelesini hatırlamak için bir fırsat olduğu vurgulandı.

Program kapsamında Gökkuşağı Resim Grubunun sergisi tanıtıldı. Uzun yıllardır Day-Mer bünyesinde faaliyet gösteren grup, bu yılki sergisini kısa süre önce hayatını kaybeden sanatçı Nermin Gündüz’ün eserlerine ayırdı. Ardından Kürecikliler Kadın Korosu, göç, mücadele ve dayanışma hikâyelerini türkülerle sahneye taşıdı.

Day-Mer Çocuk Halk Dansları Ekibi, Eray Logo yönetiminde sahne alarak halk dansları gösterisi sundu. Çocukların performansı izleyicilerden büyük alkış aldı.

Programda emeği ve kadın mücadelesini şiirlerinde işleyen şair Sennur Sezer’in yaşamını anlatan bir video gösterimi de izleyicilerle paylaşıldı.

Etkinlikte ayrıca Hackney Stand Up To Racism adına konuşan aktivist Jane Basset, ırkçılığa ve ayrımcı politikalara karşı birlikte mücadele edilmesi gerektiğini vurguladı. Basset, İngiltere’de göçmenlere yönelik saldırıların arttığını ve özellikle göçmen kadınların hem ırkçılık hem de cinsiyet temelli şiddetle karşı karşıya kaldığını söyledi. Kadına yönelik şiddetin yalnızca göçmenlerin sorunu olmadığını, toplumun tüm kesimlerini ilgilendirdiğini ifade etti. Faşizme ve ayrımcılığa karşı mücadelenin ancak örgütlü dayanışmayla mümkün olacağını belirten Basset, kadınların bu mücadeledeki rolüne dikkat çekti.

Yerel seçimlerde bağımsız aday olan Meryem Kuşçu ve Meryem Ülger sahneye çıkarak konuşmalar yaptı.

Meryem Ülger, konuşmasında 8 Mart’ın kadınların eşitlik, adalet ve özgürlük mücadelesinin simgesi olduğunu belirtti. Dünyada süren savaşlar, ekonomik kriz ve yoksulluk gibi sorunların en ağır bedelini kadınların ödediğini vurgulayan Ülger, Londra’daki göçmen kadınların dil engelleri, güvencesiz çalışma koşulları ve artan yaşam maliyetleriyle karşı karşıya olduğunu ifade etti.

Ülger, kadın emeğinin hem iş hayatında hem de evde görünmeyen bir yük olduğunu söyleyerek, kadın emeğinin sistemin vazgeçilmez temeli olduğunu vurguladı. Kadınların eşit işe eşit ücret, güvenceli çalışma, kreş hakkı ve insanca yaşam talepleri dile getirildi.

Konuşmada kadına yönelik şiddetin toplumsal ve sistematik bir sorun olduğu, Türkiye ve İngiltere’de kadınların şiddet, taciz ve ayrımcılıkla karşı karşıya kaldığı belirtildi. “Yaşam hakkımız pazarlık konusu değildir” mesajı verildi.

Ayrıca savaşların ve militarist politikaların kadınlar ve çocuklar üzerindeki yıkıcı etkilerine dikkat çekildi. Ülger, “Silah değil kreş, savaş bütçesi değil sosyal hak istiyoruz” dedi.

Ekonomik kriz dönemlerinde ırkçılık ve göçmen karşıtlığının körüklendiği belirtilerek, göçmen kadınların hem sömürüye hem de ayrımcılığa maruz kaldığı ifade edildi. Kadınların milliyet, dil ve kimlik farklılıklarına rağmen ortak sorunlara sahip olduğu vurgulanarak dayanışma çağrısı yapıldı.

Konuşmada Day-Mer Kadın Komisyonu da kadınların birlikte hareket ederek toplumsal değişimi mümkün kıldığına dikkat çekti. “Day-Merli kadınlar dayanışmayı büyütür ve güçlendirir” mesajı verildi.

Etkinliğin devamında Yunan müzik grubu Antama, geleneksel ezgileri çağdaş müzikle buluşturarak sahne aldı. İzleyicilere kültürler arası dayanışma ve müzik dolu anlar yaşattı.

Programın ilerleyen bölümünde Logo Dance School öğrencileri halk dansları gösterisi sundu, ardından Sara Fortos yönetimindeki Bendir Grubu sahneye çıkarak ritim performansı sergiledi. Kadınların sesi ve dayanışmasını sahneye taşıyan performanslar izleyicilerden büyük alkış aldı.

Konuşmalar, müzik ve dansların yer aldığı etkinlikte, kadınların mücadelesi ve dayanışmasının sınır tanımadığı mesajı verildi.

Etkinlikte öne çıkan mesajlar:

  • Kadınlar birlikte örgütlendiğinde toplumsal değişim mümkün olur.
  • Kadına yönelik şiddet, ekonomik eşitsizlik ve ırkçılık sistematik sorunlardır.
  • Savaş ve militarizm kadınların hayatını derinden etkiler; sosyal haklar ve dayanışma öncelikli olmalıdır.
  • Göçmen kadınlarla dayanışma büyütülmeli, birlikte mücadele edilmelidir.

Etkinlik, kadınların örgütlü mücadelesi ve dayanışmasını güçlendirme çağrısıyla sona erdi.

Yaşasın 8 Mart!

Yaşasın emekçi ve işçi kadınların birliği!

Yaşasın örgütlü mücadelemiz!

 

Londra’da Kürt Toplumundan Protesto: “İran’ın Savaşını Durdurun”

 

Ali Kaya 

Birleşik Krallık’ta yaşayan Kürt toplumu ve destekçileri, İran rejiminin baskılarını ve devam eden yargılamaları protesto etmek amacıyla Londra’daki BBC Broadcasting House önünde bir araya geldi.

BBC Yayın Kuruluşu Önünde “Jin, Jiyan, Azadi” Sesleri

Eylemciler, 22 Şubat 2026 tarihinde BBC binası önünde toplanarak uluslararası medyanın dikkatini İran’da yaşanan insan hakları ihlallerine çekmeye çalıştı. Katılımcılar, ellerinde “Jin, Jiyan, Azadi” (Kadın, Yaşam, Özgürlük) ve “İran’ın Kürtlere Karşı Savaşını Durdurun” yazılı pankartlarla yayın kuruluşu önünde seslerini duyurdu.

Hukuksuz Yargılamalara Tepki

Eylemde sadece İran’daki durum değil, aynı zamanda Birleşik Krallık’taki Kürt kurumlarına yönelik baskılar da gündeme getirildi. Kürt Halk Meclisi (Kurdish Assembly UK) ve diğer sivil toplum kuruluşları, Kürt Toplum Merkezi ve üyelerine yönelik yürütülen davaların durdurulması çağrısında bulundu. Dağıtılan bildirilerde, bu davaların “hukuksuz bir kovuşturma” olduğu ifade edildi.

Ağır İnsan Hakları İhlalleri Rapor Edildi

Eylem sırasında kamuoyuyla paylaşılan bildirilerde, İran rejiminin 2025 yılı sonundan itibaren artan şiddet eylemlerine dair şu veriler paylaşıldı:

• Can Kayıpları: 6.000’den fazla kişinin hayatını kaybettiği teyit edilirken, gerçek ölü sayısının 30.000’e kadar çıkabileceği belirtildi.

• Hak İhlalleri: Göstericilere karşı gerçek mermi kullanımı, kitlesel tutuklamalar ve işkence iddiaları eylemin merkezinde yer aldı.

• Acil Çağrı: Birleşik Krallık hükümetinden konuyu parlamentoda tartışması ve Birleşmiş Milletler öncülüğünde bağımsız bir soruşturma başlatılması talep edildi.

Daymer 23. Olağan Kongresi Londra’da Gerçekleştirildi: Mücadele, Dayanışma ve Yeni Dönem Kararlılığı

1
Ali Kaya Londra 
Londra’da gerçekleştirilen Daymer 23. Olağan Kongresi, hem İngiltere’de hem dünyada yaşanan gelişmelerin değerlendirildiği hem de önümüzdeki dönemin mücadele hattının belirlendiği güçlü ve kapsamlı bir buluşma oldu.
Kongrede konuşan Orhan Dil, dünyada artan savaş politikaları, ekonomik kriz, ırkçılık ve göçmen karşıtı söylemler üzerine değerlendirmelerde bulundu. İngiltere’de yükselen hayat pahalılığı, güvencesiz çalışma ve kamu hizmetlerindeki kesintilerin özellikle göçmen emekçileri daha fazla etkilediğini belirterek örgütlü mücadelenin önemine dikkat çekti.
Toplantı, Haringey TUC Sekreteri Peter Woodward’ın açılış konuşmasıyla başladı. Woodward, Haringey’de öğretmen grevlerinden otobüs şoförlerinin direnişine, Brimsdown’daki işçilere verilen dayanışmadan belediye politikalarına karşı mücadeleye kadar birçok başlığı aktardı. Yerel halkın Labour Party’ye yönelik artan tepkisinin farkında olduklarını ve alternatif örgütlenme modellerinin tartışıldığını ifade etti.
Unite the Union adına konuşan Onay Kasab, umutsuzluğa kapılmadan örgütlü mücadeleyi büyütmenin gerekliliğini vurguladı. Unite Genel Sekreteri Sharon Graham’ın göreve gelmesinden bu yana yürütülen grevler sayesinde işçilere 620 milyon sterlinlik ek kazanım sağlandığını belirterek, örgütlü gücün somut sonuçlar yarattığını ifade etti.
Irkçılıkla mücadelenin yalnızca söylemle değil; emekçilerin yaşam koşullarını iyileştirerek ve kamu hizmetlerini savunarak mümkün olacağı vurgulandı. Epping ve Cheshunt’te aşırı sağa karşı gösterilen direniş örnekleri selamlandı. Filistin halkıyla dayanışma çağrısı yinelenerek Barclays’a karşı Boycott, Divestment and Sanctions (BDS) çağrılarına destek istendi.

2024–2026 Dönemi: Daha Güçlü, Daha Örgütlü Daymer

Daymer Yönetim Kurulu Sözcüsü Aslı Gül, Türkiye kökenli göçmen emekçilerin karşı karşıya olduğu ekonomik ve sosyal sorunlara dair kapsamlı bir değerlendirme yaparak 2024–2026 faaliyet raporunu sundu.
Faaliyet alanları arasında:
•Kadın çalışmaları
•Gençlik çalışmaları
•Türkiye halkları ile dayanışma
•Demokratik Güç Birliği – Londra (DGB) çalışmaları
•Kültür ve sanat faaliyetleri
•Semt ve bölge örgütlenmeleri
yer aldı.
Gazeteci-yazar konuşmacı, özellikle gençlik çalışmalarının daha ileri taşınabileceğini belirterek genç kadroların daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerektiğini ifade etti.
Aslı Gül konuşmasının sonunda, yeni dönemde daha planlı, daha hedefli ve daha isabetli çalışmalar yürütüleceğini; genç kadroların öncülüğünde örgütlenmenin büyütüleceğini vurguladı. Ayrıca Daymer’in daha fazla üyeye ulaşması için üyelik kampanyası başlatıldığını duyurarak tüm dostları ve emekçileri Daymer çatısı altında örgütlenmeye davet etti. Mücadeleyi büyütmek için desteğin ve katılımın hayati önemde olduğunu ifade etti.

Mali Raporlar ve Yeni Yönetim

Kongrede mali raporlar sunularak üyelerin değerlendirmesine açıldı. Üyeler raporlar üzerine söz alarak görüş ve önerilerini paylaştı. Şeffaf ve demokratik tartışma sürecinin ardından yeni yönetim kurulu seçildi.

Emek Partisi’nden Dayanışma Mesajı

Kongrede ayrıca Emek Partisi (Türkiye) Uluslararası İlişkiler Bürosu’nun 23. Kongre’ye gönderdiği mesaj okundu.
Mesajda, işçi sınıfının uluslararası bir sınıf olduğu; farklı ülkelerdeki mücadelelerin biçimsel farklılıklar taşısa da özünde ortak olduğu vurgulandı. Dünyada gericiliğin ve karanlığın arttığı, ancak sosyalizmin nesnel koşullarının her zamankinden daha olgun olduğu ifade edildi.
“Biz kazanacağız.
Yaşasın uluslararası işçi sınıfı ve emekçi halkların birliği, dayanışması ve mücadelesi.
Yaşasın sosyalizm.”
Kongre, birlik, dayanışma ve örgütlü mücadeleyi büyütme kararlılığıyla sona erdi.
Asla sayımız az değil.
Daha çok örgütlenerek daha ileriye.
Hepimize dayanışma.

Londra Rojava ile dayanışmanın önemli merkezlerinden biri oldu

Ali Kaya

Londra, Rojava ile dayanışma eylemlerinin önemli merkezlerinden biri haline geldi. Kentte faaliyet yürüten sivil toplum örgütleri, göçmen toplulukları, sendikalar ve dayanışma ağları tarafından bugüne kadar çok sayıda yürüyüş, miting, panel, basın açıklaması ve kültürel etkinlik düzenlendi. Bu çalışmalarla, Rojava’da yaşanan siyasi, insani ve toplumsal gelişmelerin İngiltere kamuoyunun gündemine taşındı.

Rojava ile ilgili Londra’da yapılan ilk kitlesel eylemler, özellikle IŞİD saldırılarının yoğunlaştığı dönemlerde gerçekleştirildi. Kobane direnişi sırasında düzenlenen yürüyüşler ve protestolar, uluslararası dayanışmanın sembollerinden biri haline geldi. Bu süreçte binlerce kişi Londra sokaklarında bir araya gelerek Rojava halkına destek mesajları verdi. Eylemlerde, bölgedeki sivillerin korunması, insani yardımların ulaştırılması ve uluslararası toplumun sorumluluk alması çağrıları yapıldı.

İlerleyen yıllarda Londra’daki Rojava ile dayanışma çalışmaları daha örgütlü ve süreklilik kazanan bir yapıya dönüştü. Parlamento önünde yapılan basın açıklamaları, belediye meydanlarındaki protestolar ve üniversitelerde düzenlenen panel ve konferanslar aracılığıyla Rojava’daki yönetim modeli, kadınların rolü, yerel demokrasi uygulamaları ve çok kültürlü yapı kamuoyuna anlatıldı. Özellikle kadın özgürlük mücadelesine yapılan vurgu, Londra’daki feminist hareketlerin de bu dayanışma sürecine dahil olmasını sağladı.

Londra’da yaşayan Kürt göçmenler, Rojava ile ilgili çalışmaların temel taşı oldu. Kürt kurumları ve toplum merkezleri hem bilgilendirme faaliyetleri yürüttü hem de İngiliz kamuoyuyla köprü kurmaya çalıştı. Bunun yanı sıra, Arap, Türk, İngiliz ve farklı etnik kökenlerden aktivistlerin katılımıyla çok dilli ve çok kültürlü etkinlikler düzenlendi.

Zaman içinde Londra’daki eylemler yalnızca askeri ve güvenlik başlıklarıyla sınırlı kalmadı. Bölgedeki insani durum, yerinden edilen siviller, kamplardaki yaşam koşulları ve uluslararası yardım eksikliği de sıkça gündeme getirildi. Yardım kampanyaları düzenlenerek Rojava’ya sağlık malzemeleri ve temel ihtiyaçların gönderilmesi için bağış çağrıları yapıldı. Kültürel etkinlikler, film gösterimleri ve sergiler aracılığıyla ise Rojava’daki günlük yaşam ve halkların direnci anlatılmaya çalışıldı.

Son yıllarda düzenlenen yürüyüş ve mitinglerde, Rojava’ya yönelik askeri tehditler, siyasi baskılar ve bölgedeki istikrarsızlık riskleri ön plana çıktı. Londra’daki eylemciler, İngiltere hükümeti ve uluslararası kurumlara çağrıda bulunarak bölgedeki gelişmelere karşı daha net bir tutum alınmasını talep etti. Yapılan açıklamalarda, barışın korunması, sivil halkın güvenliği ve demokratik kazanımların desteklenmesi gerektiği vurgulandı.

Genel olarak bakıldığında, Londra’da Rojava ile ilgili yapılan çalışmalar, yıllara yayılan bir dayanışma geleneği oluşturdu. Bu süreç, hem Rojava’daki gelişmelerin uluslararası alanda görünür kılınmasına katkı sundu hem de farklı topluluklar arasında ortak mücadele ve dayanışma bilincinin güçlenmesini sağladı. Düzenlenen eylemler ve etkinlikler, Londra’nın yalnızca bir metropol değil, aynı zamanda küresel meselelerde söz söyleyen bir dayanışma alanı olduğunu bir kez daha ortaya koydu.

 

Londra’da özel gereksinimli çocuklar: Yasalar var, destek yok

Ali Kaya

Londra’da özel gereksinimli çocuklar için yasalar, eğitim ve sağlık haklarını güvence altına alıyor gibi görünse de uygulamada ciddi eksiklikler yaşanıyor. Aileler, devletin vaat ettiği desteklere erişmek için uzun bürokratik süreçlerle boğuşmak zorunda kalıyor, çocuklar ise ihtiyaç duydukları eğitim ve sağlık hizmetlerinden mahrum kalıyor.

Ailelerin sesi duyulmuyor

Resmi raporlar ve istatistikler sık sık medyada yer alıyor. Ancak ailelerin gerçek deneyimleri çoğu zaman göz ardı ediliyor. Westminster’de yaşayan bir anne, EHCP başvurusunun tamamlanmasının 9 ay sürdüğünü ve bu süreçte çocuğunun okulda gerekli özel eğitim desteğini alamadığını aktarıyor:

“Devlet bize prosedürü anlattı ama uygulamada yanımızda kimse yoktu. Çocuğum ihtiyaç duyduğu desteğe ulaşamadı.”

EHCP süreci: kağıt üzerinde mükemmel, gerçekte kaotik

Birleşik Krallık’ta özel gereksinimli çocuklar için hazırlanan Education, Health and Care Plan (EHCP) teoride çocukların ihtiyaçlarını bütüncül şekilde planlıyor. Pratikte ise süreç, aileler için karmaşık ve yıpratıcı. Başvuru, değerlendirme ve planlama adımları aylarca sürebiliyor, aileler çoğu zaman kendi çabalarıyla rapor ve destek toplamak zorunda kalıyor. Birçok başvuru reddediliyor veya uzun süre bekletiliyor; çocuklar ise destekten mahrum kalıyor.

İlçeler arası eşitsizlik

Londra’da destek hizmetleri ilçeler arasında büyük farklılıklar gösteriyor. Tower Hamlets gibi bazı bölgelerde süreç nispeten hızlı ilerlerken, diğer ilçelerde aileler aylarca bekliyor. Devletin kaynak dağılımındaki dengesizlik, çocukların eğitimde geri kalmasına ve ailelerin daha fazla yük altına girmesine yol açıyor.

Sağlık hizmetlerinde yetersizlik

NHS ve yerel sağlık hizmetleri, özel gereksinimli çocuklar için gerekli terapileri sağlamakta yetersiz kalabiliyor. Uzun bekleme süreleri, çocuğun eğitim ve sosyal gelişimini olumsuz etkiliyor. EHCP ile sağlık hizmetleri çoğu zaman eş zamanlı yürümüyor ve aileler çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamakta yalnız bırakılıyor.

Devletin sorumluluğu sorgulanmalı

Kağıt üzerinde haklar güvence altına alınsa da, uygulamada eksiklikler ciddi. EHCP sürecindeki karmaşıklık ve uzun bekleme süreleri, devletin görevini yerine getirmediğinin göstergesi. Ailelerin kendi çabalarıyla destek aramak zorunda bırakılması ise sistemin yetersizliğini açıkça ortaya koyuyor.

Uzman görüşleri

Ambitious About Autism derneği yetkilisi, “EHCP süreci çoğu aile için kafa karıştırıcı. Devlet, sadece planları hazırlamakla yetinmemeli; uygulamada da ailelerin yanında olmalı” diyor.

Contact derneğinden bir temsilci ise, “Kaynak eksikliği ve bürokratik engeller, çocukların haklarının fiilen uygulanmasını engelliyor” diyerek devletin sorumluluğunu hatırlatıyor.

 

DAY-MER 23. Olağan Kongresi’ni 15 Şubat’ta gerçekleştiriyor

İngiltere’de faaliyet yürüten sivil toplum örgütü Day-Mer, 23. Olağan Kongresi’ni 15 Şubat Pazar günü düzenleyecek. Kongre, 13.00 ile 17.00 saatleri arasında N17 6PY adresindeki Kuzey Londra Toplum Merkezi’nde yapılacak.

Kongre’de, son iki yıllık süreçte özellikle İngiltere’de ekonomik ve politik gelişmeler ve emekçilere etkisi ve geçmiş dönem çalışmaları değerlendirilecek ve yeni dönem mücadele başlıkları belirlenecek.

İngiltere’de yaşayan göçmen emekçilerin hak alma mücadelesinde uzun yıllardır aktif bir rol üstlenen Day-Mer, ekonomik kriz, hayat pahalılığı, güvencesiz çalışma koşulları, barınma sorunu, ırkçılık ve ayrımcılık gibi başlıklarda yürüttüğü çalışmalarla biliniyor. 23. Olağan Kongre’de bu sorunların güncel boyutları ele alınacak ve göçmen toplulukların karşı karşıya olduğu sorunlara karşı izlenecek mücadele yöntemleri tartışılacak.

Birlikte çalışma yürüttüğü sendikalardan, Savaş Karşıtı Koalisyon, Demokratik Güç Birliği ve Irkçılığa Karşı Ayağa Kalk örgütlerinden konuşmacılarında yer alacağı Kongre’de yerli ve göçmen emekçilerin ortak mücadelesinin, örgütlenmenin güçlendirilmesi ve toplumsal hak arayışlarının daha görünür kılınması öne çıkması beklenen başlıklar arasında bulunuyor.

23. Olağan Kongre’de ayrıca yeni dönem yönetim ve denetim kurulları da seçilecek. Bu kapsamda, Day-Mer’in demokratik işleyişi doğrultusunda üyelerin söz ve karar sahibi olduğu bir kongre süreci işletilecek. Seçilecek yeni yönetimle birlikte örgütün önümüzdeki dönemdeki faaliyetlerinin daha da genişletilmesi hedefleniyor. Day-Mer yetkilileri tarafından yapılan açıklamada “23. Olağan Kongremiz, geride kalan dönemin değerlendirilmesi kadar, önümüzdeki sürecin ortak akılla planlanması açısından da büyük bir önem taşımaktadır” ifadelerine yer verildi.

Yönetim Kurulu, tüm üye ve dostları 15 Şubat Pazar günü gerçekleştirilecek kongreye katılmaya çağırarak, geniş katılımın Day-Mer’in mücadele hattını güçlendireceğine dikkat çekti. 15 Şubat’ta yapılacak olan 23. Olağan Kongre’nin, Day-Mer’in yıllardır sürdürdüğü mücadele geleneğini daha ileri bir noktaya taşıyacak kararların alındığı, birlik ve dayanışma ruhunun öne çıktığı bir zemin olması bekleniyor.

 

Londra’daki Türkiye Büyükelçiliği önünde dayanışma eylemi: “Türkmen’in yeri işçinin yanıdır” 

Türkiye Halklarıyla Dayanışma Kampanyası (SPOT), Demokratik Güç Birliği – Britanya (DGB ) ve Britanya Alevi Federasyonu’nun çağrısıyla, 19 Şubat’ta Londra Türkiye Büyükelçiliği önünde bir protesto gösterisi düzenlendi. Çok sayıda sendikacının yanı sıra birçok kurum temsilcisi de eyleme katılarak, başta tutuklanan BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen olmak üzere hukuksuz bir şekilde gözaltına alınanların serbest bırakılmasını talep etti. 

Gösteride SPOT, İngiltere’deki tüm demokratik kurumlar ve sendikalar olarak gelişmeleri yakından takip ettiklerini, haksız yere tutuklanan ve gözaltına alınan kişiler serbest bırakılana kadar eylem ve kamuoyu çalışmasını sürdüreceklerini açıkladı. 

Elçilik SPOT’un mektubunu almadı  

SPOT Başkanı ve Ulusal Eğitim Sendikası (NEU) Genel Yönetim Kurulu üyesi Louise Regan, SPOT adına kaleme alınan ve özellikle son dönemlerde artan baskı ve gözaltıların kaygı verici duruma geldiğini belirten iki mektubu elçilik yetkililerine vermek istedi. 

Regan, elçilik kapısında bir süre polis tarafından bekletildikten sonra, elçilik yetkililerinin mektubu almak istemedikleri kendisine bildirildi. Eylemdeki onlarca kişiye konuşan Regan, bu tutuma şu sözlerle tepki gösterdi:  

“NEU, Türkiye halkıyla dayanışma içinde olma ve SPOT’u destekleme konusunda uzun ve gurur duyduğumuz bir geçmişe sahip ve bunu sürdüreceğiz. Büyükelçiliğe bir mektup yazarak yaşananlarla ilgili endişelerimizi dile getirdik ve bu durumun incelenmesini, tutukluların serbest bırakılmasını ve Türkiye’de demokrasinin sağlanmasını talep ettik. Sendika olarak bu meseleleri gündeme getirmeye devam edeceğiz.” 

“Burada sadece BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen ile dayanışmamızı göstermek için değil, aynı zamanda tutuklanan diğer herkes için de bulunuyoruz” diye devam eden Regan, “Son birkaç gün içinde yüzlerce kişi antidemokratik bir baskının parçası olarak gözaltına alındı. Biliyoruz ki bu yeni bir şey değil, uzun süredir devam eden bir süreç” ifadelerini kullandı. 

“Türkmen sendikacıdır, onun yeri işçilerin yanıdır” 

Gösteriye katılan ve ülkede 6 milyona yakın işçiyi temsil eden TUC Uluslararası Sekreteri Stephen Russell de bir konuşma yaparak “İşçilerin haklarını savunan bağımsız sendikacıların, sömürücü kesimlere karşı verdikleri mücadele önemlidir. Bir kez daha buradan ilan ediyoruz: Mehmet Türkmen ve sendikasının yanındayız ve dayanışma içinde olmaya devam edeceğiz” dedi. 

Çok sayıda sendikacının katıldığı gösteride Türkmen’in derhal serbest bırakılması istenirken, “Mehmet Türkmen sendikacılık yapıyor. Onun yeri cezaevi değil üyelerinin ve işçilerin yanıdır” denildi. 

Ülkenin 1,5 milyon üyesiyle en büyük sendikası olan UNISON Uluslararası Sekreteri Mark Beacon da konuşmasında, Genel Sekreter Christina McAnea’ın Mehmet Türkmen’in serbest bırakılmasını talep eden mektubunu getirdiğini ve elçilik yetkililerine vermek istediğini, fakat mektubu kabul etmedikleri için daha sonra posta yoluyla elçiliğe ulaştıracaklarını belirtti. 

Beacon, “UNISON, Mehmet Türkmen ve ücret artışı ile daha iyi çalışma koşulları talep eden BİRTEK-SEN üyelerinin yanındadır ve bu dayanışmadan bir adım geri atmayacaktır. Mehmet Türkmen’in yeri, adaletli bir ücret için mücadele eden işçilerin yanıdır. Sendikacılık yapmak bir suç değildir” dedi. 

“Haksız yere gözaltına alınan herkes serbest bırakılmalıdır” 

Gösteriye katılarak destek veren Sosyalist İşçi Gazetesi Editörü Charlie Kimber da “İngiltere Sendikalar Kongresinin (TUC) tutuklananların serbest bırakılmasını talep eden bir açıklama yayımlaması sevindirici bir gelişme. Bugün burada bulunan sendikacıları görmek de umut verici. Mehmet Türkmen’in ve Türkiye’deki yoldaşlarımızın serbest bırakılmasını talep ediyoruz. Sadece onlar değil, haksız yere gözaltına alınan herkes serbest bırakılmalıdır” dedi.  

Ulusal İşyeri Temsilciler Ağı Başkanı Rob Williams ise “Sendikaların burada olması ve Türkiye’de olup bitenlere dair konuşması hayati önem taşıyor. Yaşananlar Türkiye’de işçi hareketine, sendikal harekete, adalet, demokratik haklar ve ulusal özgürlük için mücadele eden herkese yönelik bir baskıdır” dedi. 

İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi Başkanı İbrahim Has ise Türkiyeli halkların Londra’da da olsa Türkiye’deki faşizmin baskısından uzak durmadığına dikkat çekti. Has, Tayyip Erdoğan ve koalisyon ortağı MHP’nin Türkiye halklarının geçmişini kararttığına, geleceğinin de karartılmaması için, Aleviler ve Kürtler başta olmak üzere ezilen ve ötekileştirilen herkesin direnmekten ve birlikte mücadele etmekten başka çaresi olmadığına vurgu yaptı.  

Polisin yoğun güvenlik önlemi aldığı Büyükelçilik önündeki protestoda, DGB’nin, ‘‘Türkiye’de muhalif güçlere yönelik baskıları kınıyoruz’’ başlıklı açıklaması da Feyzullah Cinpolat tarafından okundu. Açıklamada, farklı partilerden siyasetçilere, gazetecilere ve sanatçılara yönelik gerçekleşen gözaltıların, bir süredir Türkiye’de tek adam rejimine karşı olan muhalif kesimlere yönelik sürdürülen baskı ve sindirme politikasının parçası olduğu ifade edildi.  Gözaltına alınan, tutuklanan bütün siyasetçilerin ve aydınların derhal serbest bırakılmasının da talep edildiği açıklamada, tek adam rejimine ekonomik, siyasi ve askeri desteğini artırarak sürdüren Birleşik Krallık Hükümeti’ne izlediği politikadan derhal vazgeçme çağrısı da yapıldı.  

Sunak’ın Ruanda için verdiği güvenli ülke güvencesi fos çıktı  

Eski başbakan Rishi Sunak’ın geçen yılın Temmuz’unda gerçekleşen seçimlerden önce, Birleşik Krallık’a iltica edenleri göndermeye çalıştığı ve güvenli ülke güvencesi verdiği Ruanda için Dışişleri Bakanı David Lammy ‘‘bariz savaş riski’’ uyarısı yaptı.  

Muhafazakâr Parti’nin ‘‘Ruanda güvencesi’’ daha bir yılı dolmadan ortadan kalktı.  Rishi Sunak liderliğindeki Muhafazakarların sırf kendi siyasi geleceği ve çıkarları için, sığınmacıların hayatlarını hiçe saydığı, David Lammy’nin ‘‘bariz savaş riski’’ uyarısı ile kanıtlanmış oldu. Seçim kampanyasını göçmenlik karşıtlığı üzerinden yürüten Muhafazakâr Parti, seçmenlerinin gözünü boyamak için sığınmacıları Ruanda’ya sürme planları kapsamında Ruanda’ya 700 milyon sterlin verdi. Muhafazakârlar harcadıkları 700 milyon sterlin karşılığında sadece gönüllü olan dört sığınmacıyı Ruanda’ya gönderebildi. Yakın zamanda The Mirror Gazetesi, dönemin İçişleri Bakanı James Cleverly’nin Ruanda’yı cazip hale getirmek için sığınmacılara 30 milyon sterlinlik bir rüşvet bütçesi oluşturduğunu da ortaya çıkardı. Genel seçimlerden önce Muhafazakârlar, Ruanda’nın Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde işlenen savaş suçlarından sorumlu olup olmadığını söylemeyi defalarca reddetti.  

İşçi Partisi’nin Ruanda’yı güvenli bulmadığı için değil ama uygulanabilir olmaması sebebi ile seçimleri kazandıktan hemen sonra iptal ettiği Ruanda Yasası, Ruanda’nın savaş riski taşıdığının bizzat hükümet tarafından ifade edilmesi nedeniyle yeniden gündeme geldi. İçişleri Bakanı Lammy, Ruanda’yı bölgedeki barışı tehdit etmek, uluslararası hukuku ihlal etmek ve savaşı kışkırtmakla itham etti.  

David Lammy, Ruanda’nın Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde daha fazla eylemde bulunmasının ‘sonuçları olacağını’ söyledi ve bu ülkeyi uluslararası hukuku ‘açıkça ihlal etmekle’ suçladı.  

Dışişleri Bakanı Ruanda Devlet Başkanı Paul Kagame’ye eylemlerinin bölgede savaşı körükleme riski taşıdığını söyledi. Ruanda, komşu Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde (DRC) savaş suçlarıyla bağlantılı olan M23 milis grubunu desteklemekle suçlanıyor. Lammy, Ruanda birliklerinin müdahalesini “bölgesel bir çatışmaya dönüşme riski taşıyan BM Tüzüğünün bariz bir ihlali” olarak nitelendirdi. M23 militanları Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin doğusunda Goma ve Bukavu olmak üzere iki şehri ele geçirmiş durumda.   

Ruanda Devlet Başkanı Kagame’nin M23’e silah sağladığı ve Ruanda Savunma Gücü’nden (RDF) destek aldığı iddia ediliyor. ABD Hükümeti de çatışmayı körüklemekle suçlanan Ruandalı yetkililere karşı yaptırım uygulayacağını açıkladı.  

Ruanda’da yaşanan ve bizzat İngiltere Dışişleri Bakanı David Lammy tarafından gündeme getirilen bu çatışma ve güvensizlik ortamı, politikacıların kendi siyasi gelecekleri için, can güvenliğini sağlaması için kendisine sığınan insanların hayatlarını nasıl hiçe saydığını ve kamu kaynaklarını nasıl heba ettiğini bir kez daha açıkça göstermiştir.

Aile içi şiddetle mücadelede pilot uygulama başlatıldı 

Aile içi şiddetle mücadele kapsamında 999 aramalarının cevaplandırıldığı beş kontrol merkezinde aile içi şiddet uzmanları görevlendirildi. ‘‘Raneem Yasası’’ olarak adlandırılan pilot uygulama, 22 yaşındaki Raneem Oudeh’in, 2018 yılında annesi ile birlikte eski partneri Janbaz Tarin tarafından öldürülmesinin ardından başlatılan soruşturmanın neticesinde hayata geçirildi.  

 

Pilot uygulamanın bir parçası olarak, uzmanlar, gelen aile içi şiddet çağrılarını inceleyecek ve olay mahallinde bulunan polislere tavsiyelerde bulunacak. Kontrol merkezlerinde görevlendirilecek uzmanlar, gelen telefonların dinlenmesinin yanı sıra telefonları cevaplayan görevlilere aile içi şiddet konusunda eğitimler verecek ve çağrıların kayıtları hakkında geri bildirimde bulunacak. Bu uzmanlar aynı zamanda mağdurların uzman destek hizmetlerine sevk edilmelerini de sağlayacaklar.  

 

Aile içi şiddet uzmanlarının pilot uygulama kapsamında görev alacağı acil arama kontrol merkezleri; West Midlands, Northumbria, Northamptonshire, Bedfordshire ve Humberside. Acil arama kontrol merkezlerinde görevlendirilecek olan uzmanları polis değil, kadın yardım kuruluşları belirleyecek. Hükümet, ‘Raneem’s Yasası’nın pilot uygulamasının finansmanı için önümüzdeki mali yıl içinde 2.2 milyon sterlin kaynak sağlanacağını teyit etti. 

 

Pilot olarak uygulamaya giren Raneem’s Yasası’ ilk kez 2024 yılında gölge içişleri bakanı olan Yvette Cooper tarafından gündeme getirildi ve Cooper’ın iç işleri bakanı olması ile de hayata geçirildi.  

 

Raneem Oudeh, kendisi ve annesi Khaola Saleem’in eski partneri Janbaz Tarin tarafından öldürülmeden önce polisi dört kez arayarak hayatlarının tehlikede olduğunu ifade ediyor. Ama polisin zamanında önlem almadığı için her iki kadın öldürülüyor. Polislerin kadınların ölümüne “önemli ölçüde katkıda bulunduğu” Kasım 2022 yılında yapılan bir soruşturma ile ortaya kondu ve hatalı hareket eden beş polis disipline sevk edildi.  

 

Başlatılan pilot uygulamaya ilişkin bir değerlendirme yapan Raneem Oudeh’in teyzesi ve adalet için kampanya yürütenlerin başında gelen Nour Norris; “Bu sadece hayat kurtarmakla ilgili değil, aynı zamanda hayatta kalan mağdurların şiddetten ve korkudan uzak yaşamalarına olanak sağlamakla da ilgili. Onlar güvenliği, saygınlığı ve yaşamayı hak ediyorlar. Başka bir trajediyi bekleyemeyiz. Başından beri orada olması gereken güvenceleri inşa etmeliyiz.” açıklamasında bulundu.  

 

Eşitsizlik ve şiddet hayatımızın her alanında… Haydi daha fazla mücadeleye! 

 

Day-Mer Kadın Komisyonu 

8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi İngiltere’de de farkındalık toplantıları, şenlik, yürüyüş gibi çeşitli etkinliklerle kutlanıyor.  

Sözde en gelişmiş ülkelerden birinde yaşasak da Britanya’da kadınlar hala toplumsal yaşamda ve çalışma hayatında eşit haklar için mücadele veriyor. Kadınlar hala evde, işyerinde kısacası hayatın her alanında şiddetin her haliyle yüz yüze geliyor.  

Cinsiyete dayalı ücret eşitsizliği 

Sendikalar Birliği TUC’nin 16 Şubat Kadınların Ücret Günü’nde yayınladığı rapor cinsiyete dayalı ücret eşitsizliğini bir kez daha gözler önüne serdi. Analiz ortalama bir kadının ortalama bir erkeğe kıyasla yaklaşık yedi hafta boyunca fiilen ücretsiz çalıştığını ortaya koyuyor. Bu eşitsizliğin nedeni ise tüm çalışanlar için cinsiyete dayalı ücret farkının şu anda yüzde 13.1 olması. Ayrıca cinsiyete dayalı ücret farkının daha fazla olduğu bazı sektörlerde ve bölgelerde, kadınların fiilen daha da uzun süre ücretsiz çalıştığı vurgulanıyor.  

Bunun nedeni, kadınların erkeklere kıyasla daha düşük ücretli işlerde istihdam edilme ve yaşamları boyunca bakım sorumluluklarını yerine getirmek için yarı zamanlı çalışma olasılıklarının daha yüksek olması ve bu nedenle önemli bir ücret kesintisine maruz kalmaları.  

TUC analizi, cinsiyete dayalı ücret farkının kadınları kariyerleri boyunca, işe ilk adım attıkları andan emekliliklerine kadar etkilediğini gösteriyor. Cinsiyete dayalı ücret farkı en çok orta yaşlı ve daha yaşlı kadınlar için geçerli:  

Cinsiyete dayalı ücret farkı 40 ila 49 yaş arasındaki kadınlarda yüzde 16.5,  50-59 yaş arası kadınlar  yüzde 18.9 iken 60 yaş ve üzeri kadınlarda yüzde 17.5’tir.  TUC, kadınların ücretsiz bakım sorumluluklarını daha fazla üstlenmeleri nedeniyle, kadınlar yaşlandıkça cinsiyete dayalı ücret farkının genişlediğini söylüyor.   

TUC, Hükümetin İstihdam Hakları Yasa Tasarısının, 250’den fazla çalışanı olan işverenlerin bu açığı azaltmak için attıkları adımları açıklamalarını sağlayarak açığın kapatılmasına yardımcı olacağını söylüyor.   

Ayrıca, İstihdam Hakları Yasa Tasarısı’nın, ilk günden itibaren hastalık ödeneği hakkı getirmesi ve kadınları orantısız bir şekilde etkileyen sıfır saat sözleşmelerini yasaklaması çalışan kadınlar için “büyük bir destek” olarak görülüyor.  

Yayınlanan analizde sektörel olarak da cinsiyete dayalı ücret farkına değiniliyor. Birçok sektörde ücret farklılıklarının hala ciddi boyutlarda. Sağlık ve sosyal hizmetlerde bu oranın yüzde 11.2 olduğu yani ortalama bir kadının bir yıl boyunca 41 gün ücretsiz çalıştığı vurgulanıyor. Bilgi ve iletişim rollerinde cinsiyete dayalı ücret farkı yüzde 16.7 iken, finans ve sigorta alanında bu fark yüzde 29.8’e çıkıyor 

Kısacası 8 Mart’ın taleplerinde biri olan kadınların eşit iş için eşit ve daha iyi bir ücret mücadelesi hala güncelliğini koruyor.  

Hamileysen işten atılabilirsin 

Pregnant Then Screwed kampanya grubunun Women in Data kurumuyla ortaklaşa hazırladığı hamile olan veya hamilelik izninde olan kadınların işten atılmaları ile ilgili yayınladığı rapor da dikkat çekici.  

Şubat sonunda yayınlanan raporda her yıl 74 bin kadının hamile olduğu veya hamilelik izninde olduğu için işten atıldığı belirtiliyor. Kampanya grubu 2016 yılında bu rakamın 54 bin iken gelinen aşamada azalması yerine bu sayının artmasının sürpriz olmadığını söyledi.   

Raporda ayrıca hamilelik izninden döndükten sonra işe başlayan kadınların işyerinde yaşadıkları negatif tecrübelerden dolayı işi bırakmak zorunda kaldığı da belirtiliyor.  

Şiddetsiz günümüz yok 

Kadınlar hayatın her alanında şiddete uğramaya devam ediyor.  Britanya’da her dört kadından biri hayatının bir döneminde aile içi şiddete maruz kalıyor.  Geçtiğimiz yıl İngiltere ve Galler’de her on iki kadından en az biri takip, taciz, cinsel saldırı ve aile içi şiddet dahil olmak üzere erkek şiddetine uğradı.   

Kadın cinayetleri en gelişmiş ülkelerde de yaşanıyor. Britanya’da her hafta iki kadın partnerleri ya da eski partnerleri tarafından öldürülürken, bazıları da aile içi şiddet travması nedeniyle intihara bile yönelebiliyor.  

Kadın-çocuk demeden şiddetin en barbar halini gördüğümüz ve binlerce Filistinlinin ölümüne neden olan savaş ve buna benzer savaşlarda en fazla kadınlar ve çocuklar etkileniyor, tecavüze uğruyor ve ölüyor.  

Şiddeti doğuran ve besleyen kapitalist sistem, erkek egemen, ataerkil toplum düzeni. Şiddetin yanı sıra ücret eşitsizliğini, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini körükleyen, yoksulu daha yoksul zengini daha zengin yapan kapitalist sistem ise, bu sistemden canı yanan kadınların ve erkeklerin hayatın her alanında birlikte mücadelesi elbette önemlidir.  

Ama emekçi kadınlar olarak bizlerin haklarımız ve daha iyi bir toplumsal düzen için mücadeleye daha ileriden ve örgütlü bir şekilde katılmamız için daha fazla nedenimiz var. Kaybedecek zamanımız yok. Haklarımızı almak için haydi mücadeleye!