Ana Sayfa Blog Sayfa 32

Öğretmen ve Kamu Sendikalarını bölmeye yönelik bir taktik

Son zamanlarda hükümetler, sendikaların etki ve gücünü kısıtlamak için çeşitli stratejiler kullanmaktadır. Öğretmenler tarafından uygulanan minimum hizmet seviyelerinin dayatılması da bu tür tartışmalı bir adım olarak ortaya çıktı ve eğitim sürekliliği iddiası altında sunuldu. Ancak bu iyimserliğin altında daha kurnaz bir neden yatmaktadır: öğretmen sendikalarının toplu pazarlık gücünü zayıflatmak ve öğretmenlik mesleğinde ayrılık yaratma amacıyla yapılan hesaplı bir çaba. Minimum hizmet seviyelerinin dayatılması, grevler veya protestolar sırasında belirli bir yüzdeye kadar öğretmenlerin okullarda kalması gerektiğini öngörüyor, iddiaya göre eğitim hizmetlerinin kesintisiz devamını garanti etmek amacıyla. Temel hizmetlerin sürdürülmesi fikri takdire şayan olsa da, altında yatan amaç daha çok grevlerin etkisini azaltmak ve öğretmen sendikalarının gücünü zayıflatmak gibi görünmektedir.

Bu önerge, toplu eylemlerin etkinliğini azaltmak için stratejik amaç içeriyor. Hükümet, protesto veya grevler sırasında belirli bir sayıda öğretmenin çalışmaya devam etmesini zorlayarak, bu eylemlerin etkisini azaltmayı ve onları daha az etkili ve rahatsız edici hale getirmeyi amaçlıyor. Sonuç olarak, bu durum sendikanın adil ücretler, iyileştirilmiş çalışma koşulları ve daha iyi eğitim kaynakları için müzakere yapma gücünü zayıflatıyor. Ayrıca, hükümetin bu hareketi öğretmen topluluğu içinde ayrılığı teşvik etmeyi amaçlıyor gibi görünüyor. Eğitimcileri birbirine karşı getirerek – minimum hizmet seviyelerine uyanlar ve grev veya protestolara katılanlar – hükümet mesleğin içinde çatışma yaratıyor. Bu ayrım öğretmenler arasındaki birliği zayıflatıyor, dayanışmalarını erozyona uğratıyor ve hakları için ortak bir ses olma yeteneklerini tehlikeye atıyor.

Dahası, bu bölücü taktik, kontrolü sürdürmek için sıkça kullanılan “ayır ve yönet” stratejisini devam ettiriyor. Hükümet, minimum hizmet seviyelerine uyan öğretmenler ile sendika liderliğindeki eylemlere katılanlar arasında bir ayrım oluşturarak, etkili toplu pazarlık için gereken dayanışmayı stratejik olarak zayıflatıyor.

Eleştirmenler, hükümetin öğretmenlerin toplu pazarlık gücünü zayıflatan önergeler yerine yapıcı diyalog ve müzakere içine girmesi gerektiğini savunuyorlar. Yetkililer ve öğretmen sendikaları arasındaki saygılı iletişim ve işbirliği, eğitimcilerin endişelerini ele alırken eğitimin sürekliliğini sağlayacak karşılıklı faydalı çözümlere yol açabilir. Minimum hizmet seviyelerinin dayatılmasının, sadece grevler veya protestolar sırasında eğitim sürekliliğini sağlamaktan öte, hükümetin sendika gücünü zayıflatma ve öğretmenlik mesleği üzerinde kontrol kurma kasıtlı bir girişimi olduğunu kabul etmek son derece önemlidir. Öğretmenlerin birlikte daha iyi çalışma koşulları ve öğrenciler için kaliteli eğitim için çaba gösterdiği kolektif sesin önünde bir engel olarak, bu önerge, öğretmenler arasındaki dayanışmayı zayıflatıyor. Sonuç olarak, hükümetin minimum hizmet seviyelerini dayatması, öğretmen sendikalarının etkisini azaltma ve öğretmenlik mesleği içindeki birliği zayıflatma amacı taşıyan açık bir girişimdir. Ayrılık yaratmaktan ziyade, politika yapıcılar öğretmenlerle anlamlı diyalog ve işbirliğini önceliği olarak görmeli ve öğretmen çalışma gücünün haklarını ve itibarını koruyarak onların meşru endişelerini ele almalıdır. Buna karşı başta öğretmenler sendikası olmak üzere, tüm kamu emekçi sendikalarının ortak bir karar ve mücadele programı çıkarması önemli olacaktır. Aksi takdirde hükümetin “ayır ve yönet” amacı örgütlü bir çalışma yapmasında önemli olacaktır.

 

Hükümetin Sonbahar Bütçesi: Paçavralarla Göz Boyama

0

Geride bıraktığımız ayın önemli gelişmelerinden biri açıklanan sonbahar kamu bütçesiydi. Nisan’da başlayan her mali yıl ortasında yapılan açıklamaların bu yılki versiyonu azgın bir hak saldırısı ve kesinti programı izlenimi vermekten çok, kamuoyunda tartışılması yoğunlaşan yaklaşan seçimleri gözeterek yapılan bir kamu bütçesi planı oldu. 22 Kasım’da parlamentoda yaptığı açıklamayla bütçeyi ayrıntılandıran maliye bakanı Jeremy Hunt, sözlerine “enerji faturalarında ailelere destek olduk, borçlanmayı düşürdük ve enflasyonu yarıya indirdik” dönemsel nakaratıyla başladı.

Açıklamasının başlangıcında ayrıca hükümet olarak hedeflerinin büyük devlet harcamalarından ve yüksek vergilerden kaçınmak ve yerine “sıkı çalışmayı mükâfatlandırmak” olduğunu da vurguladı. Muhalefete yönelikmiş gibi görünse de bu dönemde yükselen halk tepkisine yaklaşımını örnekleyerek Hunt, greve çıkan emekçilere ve sendikalara “ücret artışı” vermedikleriyle övündü: daha şimdiden sulandırılmaya başlayan muhalefetin “yeşil refah planı”nı eleştirerek, £28 milyar borç peşine düşmeyeceklerini ve doğal gaz ve petrol arayışlarına son vermeyeceklerini söyledi.

Hunt, önümüzdeki dönem halka yönelik kamu hizmet ve haklarına dair hükümet bütçe planlarını açıklamaya geçmeden önce, İsrail’deki gelişmelerle ilgili olarak dayanışma
mesajları gönderdi ve Yahudilere karşı ırkçılıkla mücadele için £7 milyon ayrıldığını açıkladı. Daha sonra da üç bölüme ayrıldığını söylediği bütçeyi açıkladı: ekonomik
öncelikler, büyümeye dair alınan önlemler ve çalışmanın doğru biçimde ödüllendirilmesi.

Enflasyon, Sosyal Yardımlar ve Emeklilik

Hunt, açıklamalarını ekonomik gidişatın olabildiğince iyi gittiği ve partisinin bundan bizzat sorumlu olduğu havası yaratmaya çalışarak açtı. Başbakan’ın hedeflerinden olan enflasyonun yarıya indirilmesi, ekonomik büyümenin hızlandırılması ve kamu borcunun düşürülmesine yönelik önemli ilerlemeler kaydettiklerini vurguladı. Enflasyonu %11.1’den %4.6’ya düşürdüklerini söyledi.

Pandemi ve uluslararası enerji piyasalarındaki çalkantılı durumu gerekçe göstererek enflasyonun tırmanmasında önceki Muhafazakâr hükümet politikalarının sorumluluğunu göz ardı ederken, şimdi ise düşüşüyle övünen Hunt’ın ‘iyimser’ tahminlerine Office for Budget Responsibility (OBR) verileri kaynak olarak gösterildi: enflasyonun 2024sonuna doğru %2.8’a düşmesi beklenirken, Merkez Bankası hedefi olan %2 dolaylarına ancak 2025 ortalarında düşeceğini kaydetti. OBR’a göre bu da faiz oranlarının 2028’e kadar %4 dolaylarında seyretmesine neden olacak. Ama bu geçen bahar konuyla ilgili yapılan %3 tahmininden yüksek.

Bu örnekte de görüldüğü gibi, OBR ve Hunt’ın bu tahminlerinin tahminler arasında birer tahmin oldukları göz önünde bulundurularak bir yana bırakıldıklarında, gidişatın hiç de iddia edildiği gibi olmadığını aynı zamanda duruma yönelik Hunt’ın kendisinin açıkladığı destek paketi de gösterdi. İçerisinde Universal Credit olmak üzere sosyal yardımların tümünün, bu Eylül enflasyon oranı olan %6.7 oranında, Nisan 2024’den itibaren artacağı; ve yine kira nedeniyle yoksulluk çeken kesimlere yönelik, belediyelerin idare ettiği yerel konut yardımlarının yükseleceği konuyla ilgili açıklamalardandı. Bunun bazı haneler açısından yılda ekstra £800 konut sosyal yardımı anlamına geldiğini de ihsan etti Hunt.

Güç kaybederek iktidara tutunmaya çalışan hükümet partisinin halk içindeki desteğini planladığı bir seçim öncesi tazelemeye yönelik söylem diğer açıklamalarda da sürdü. Tütün fiyatlarında planlanan artışa rağmen pub’larda satılan alkol vergilerinin aynı seviyede devam etmesi açıklaması bu tür popülist bir açıklamaydı. Hunt, yine halkın sorunlarına duyarlılık kılığına sokulan sosyal yardımlardaki artışın enflasyonla orantılı olduğu görüşünü, emeklilik fonları açısından da vurguladı ve %8.5 dolayında artış olacağını duyurdu Sosyal yardım alanların 18 ay içerisinde iş bulmadıkları takdirde staj almaya zorunlu bırakılacakları da yine açıklanan önlemlerdendi.

Ücretler, Çalışma ve Ekonomik Gidişat

Hunt önceden de duyurulduğu gibi “ulusal yaşam ücreti”nin önümüzdeki Nisan’dan itibaren saatte £11.44’e çıkacağını ve bu uygulamanın 21 yaşında olanları da içereceğini yineledi. Ücretlerle ilgili vergilerle ilgili olarak da çalışanların sosyal sigorta katkılarını %12’den %10’a indirdiğini, ortalama ücret alanlar için bunun yılda £ 450 civarında bir tasarruf olacağını da sözlerine ekledi. 28 milyon çalışanı ilgilendiren bu indirim 6 Ocak 2024’den itibaren yürürlüğe girecek.

Hunt’ın Muhafazakâr iktidarı icraatı olarak lanse etmeye çalıştığı sözde ekonomik ilerleme ve başarıların işçi ve emekçiler açısından sonuç ve yansımaları bunlarla sınırlı olmaktan kurtulamadı. Konuyla ilgili olarak Hunt’ın yaptığı iyimser ekonomik büyüme ve gidişat tahminleri kadar bütçe önlemlerinin kamu hizmetleri harcamalarında £19 milyar kesinti anlamına geldiğini söyleyen OBR tahminleri de bunu yeterince özetliyor. Başarıların tablosu olarak Hunt ulusal borcun dönem sonunda GSMH’nın %94’ü olacağını da açıkladı. OBR tahminlerine göre bütçe açığı GSMH’nın %4.5’i dolayında; geçen Mart OBR bunun %5.1 ya da £132 milyar olduğunu ve durumun önümüzdeki beş yıl içerisinde değişmeyeceğini tahmin ettiğini açıklamıştı. Bu anlamda hükümetin ekonomik gidişat konusundaki tahminlerine ve harcamayı nasıl sermayeden yana kullanacağına kısaca bakmak da gerekiyor.

Bakan Hunt, OBR verilerinin ekonominin bu yıl %0.6, gelecek yıl ise %0.7 büyüyeceğini ve bunun ekonomiyi pandemi öncesinden %1.8 büyüteceğini söyledi. Son tahminlere göre de GSMH 2025’te %1.4, 2026’da %1.9, 2027’de %2 ve 2028’de %1.7 büyüyecek. Mart’ta OBR bu yıl ekonominin %0.2 dolayında küçülmeden sonra 2024’de %1.8, 2025’te %2.5 ve 2026’da %2.1 oranında büyüyeceğini tahmin etmişti. Önceden de belirtildiği gibi bu tahminlerin öznel doğası bir yana Hunt’ın da belirttiği, Britanya ekonomisinin bu tablosunun G7 ülkeleri arasında bir istisna olması, konuyla ilgili lanse edilen iyimserliğin ne kadar samimi olduğunu gösteriyor. Kaldı ki Hunt’ın nakarat haline getirdiği bütçeyi oluşturan 110 önlemle de, ekonomik durumun üstesinden gelmenin yolu olarak da seçimin işletmelere yatırımların artırılması lehine yapılmış olması da yine aynı şey.

Hunt bu bütçede daha fazla çalışma, ‘üretkenliği artırma’, enflasyonu gelecek yıl düşürmek ve GSMH’yı artırmak üzere sermayedarlara da şunları sundu: işletmelerde bilgisayar ve makine giderlerinin vergiden muaf tutulmasının kalıcılaşması, GSMH’nın %1’i oranında işletmelere yatırımlar yapılması, kendi işyeri olanların (self-employed) vergilerinin azaltılması, ve konaklama, perakende ve eğlence sektörlerinde toplam £4.3 milyar tasarrufa yol açacak business-rate kesintileri… Hunt aynı zamanda imalat sanayine £4.5 milyar yatırım yapılacağını, Britanya’ya yapılan dış yatırımlarla ilgili düzenlemelere gideceklerini, Wrexham, Manchester yanında doğu ve batı Midlands’ta “yatırım bölgeleri” kurulacağını da açıkladı.

Nazım’ın yeni yıl mesajı

Yeni yıl sanki yeni bir defter sayfası izlenimi uyandırsa da hayatımızın kesintisiz akışı içinde bir noktadan ibaret.

Bu yanılsamaya kanmadan yeni yıla devreden küresel sorunlara kısaca göz atalım:

İsrail saldırılarında Gazze’de yaşamını yitirenlerin sayısının 20 bini bulması vicdanları yaraladı. Yeni yılda bölgedeki ateşin yanmayı sürdüreceğini öngörebiliriz.

Ukrayna-Rusya savaşı ikinci yılını doldurdu. Küresel petrol fiyatları ve enflasyonu yükselten bu savaş Rusya’ya ambargoyla küresel etkisini artıracağa benziyor.

Küresel enflasyonun artma eğilimi devam ederse kazançların lağıma akması da sürecek. Enflasyonla mücadeledeki faiz artırımı yine sabit gelirlileri vuracak.

Piyasalardaki puslu havayı seven spekülatörler yine küçük yatırımcıları kolayca silkeleyecek. Emekçilerin pastadan alacakları pay daha da küçülebilir.

Covid’lerden tam kurtulduk derken yine başta Dünya Sağlık Örgütü yetkili kurumlardan peşi sıra yeni salgın uyarıları gelmeye başladı.

Çin demişken bu yıl Çinli lider Şi Cinping ve ABD Başkanı Joe Biden arasındaki görüşme iki ülkenin arasını yumuşatmış görünse de Çin’in Tayvan’ı işgal etme olasılığı sürüyor. Çin’in büyüyen ekonomisiyle Ortadoğu’dan Afrika’ya ağırlığını koymaya başlaması ABD ve Batı’yı kaygılandırdığı da bir gerçek.

Yeni yıla seçimler de damga vuracak. 2024 ABD Başkanlık Seçimleri’nde eski başkan Donald Trump anketlere göre görevdeki Başkan Joe Biden’ın önünde. Trump’un seçilmesi kötünün kötüsü mü olacak, yoksa eğlenceli mi, göreceğiz. Ayrıca küresel yoksullukla boğuşan Hindistan, Pakistan, Brezilya, Endonezya, Meksika ve Bangladeş’deki seçimler de dünyanın makus talihini etkiyecek türden.

Yeni yılda en çok konuşulacak konulardan biri de “yapay zekâ”. Yapay zekânın olumlu yönlerini ele alan “Artık yapay zekâ ile göğüs kanseri erken teşhis edilebilecek” gibi haberleri okumuş olmalısınız. Dünyanın sorunu “üretim araçlarını elinde bulunduranlarla, bütün değerleri yaratan emekçiler” arasındaki çelişme değil mi? Egemen sınıflar haliyle yapay zekayı da kendi sınıf çıkarları için kullanacak.

İklim krizine (atmosferin ısınması) karşı yapılan zirveler gösterdi ki hepsi göstermelik. Hâlâ ABD’de böyle bir sorun olmadığı tartışılıyor. Öte yandan ABD kökenli araştırmacılar, son 500 yılda 73 türün yok olduğunu belirledi.

Bütün bunlar gösteriyor ki iyi niyetli yeni yıl dileklerinin ötesinde birlik, dayanışma ve örgütlü mücadeleye her zamankinden fazla ihtiyacımız var. Nazım’ın bir tarih evvelinden “Hürriyet Kavgası” şiirinde dediği gibi: “Daha gün o gün değil, derlenip dürülmesin bayraklar / Dinleyin, duyduğunuz çakalların ulumasıdır / Safları sıklaştırın çocuklar / Bu kavga faşizme karşı, bu kavga hürriyet kavgasıdır.

 

Ayın Artizi: Cehalet tellalı Piers Morgan şeyhimiz

0

Aslında herşey gözümüzün önünde ama onu anlamaya gelmemiz gerekiyor, anlaşılacağı koşulların ortaya çıkması, anlaşılması gerekenin başka şeyler değil de o olduğunun belirginleşmesi.

Oflaysınsta olup bitenler, içeriye girip çıkan belirsizken artiz diye düşündüklerimizin hiç öyle uzaklarda olmadığını, böyle birini örnek gösterirken, aslında milletin görebileceği, görmeye hazır olanları artiz gösterdiğimi düşündüm ben bu ay, yıl değişirken. Nedeni de artan enerji faturalarının ya da Filistin’de süren vahşetin bana ibret olup, bunları yazmayacaksın da, artizlikleri ortaya koymayacaksın da daha ne yapacaksın felan dedirtmesi değildi. Bilemediniz Saudilerin Fener-Gassaray maçını yalan etmeleri ya da Fatih Terim’i Yunanistan’a kaybetmemiz de değildi. Daha çok hava diğer kışlardan daha ılıman olsa da pahalılıktan satamadığımız alkol ve düşen kar oranları felan da yine değildi. Ya da kaçırdığımı kaşınkari offerları, bilemediniz gittiğim düğünlerin travması da etken teşkil etmedi.

Ama artizler hakkında bunları düşünmemde daha çok böyle sabah telaşı bitip de sinek olsaydı avlayacağımız sakin gündüz saatlerinde, olaysız ıssız vakitlerde boş boş dışarıyı seyretme, sokaktan geçen herkesle paylaştığımdan emin olduğum belirsiz bir sıkıntının, sanki birşeyler olacakmış gibi olup sonra olmamasının etkili olduğunu söylemek doğru olur. Bir de böyle vakitlerde sıkıntıdan okuduğum gazeteler, izlediğim Youtube videoları, müşterilerle girdiğim çapı düşük toplumsal-siyasal muhabbetler de etkili oldu, çünkü böyle bir kafa, o anlara sızan bir artiz türünü de tetkik ve tespit etmeye yolaçmanın üstünden bahsettiğim artizlerin tanıyabileceğinizi düşündüğüm kişilerden oluştuğunu fark ettirdi. Düşüncelerimi de yaşam tekdüze anlarının toplamıdır formulasyonundan ileri götürmek zorundaydım anlayacağınız.

Yani yaşamın en sessiz anlarına sızan türleriyle tam anaakımdan artizler, ve boyut ve çap açısından da o biçim: yerelde belirgin genel artizler. Sadece ekranlara değil YouTube gibi yeni ekranlara beliren eski mantıkla yeni artizler. Ve sahnede Piers Morgan dallaması. 1965 doğumlu ve hala yaşıyor; medya yüzü, tanınmış sima, 80 sonlarında Sun, 94’de News of the World, sonra da Thatcher hayranı olsa da Mirror gibi bulvar gazetelerinde jurnalcilik ve editörlük; 2006’da Mirror’dan atılma, sonra medya piyasası zamparalığı, şu kanal bu programda çıkmalar, 2016’da ise gericilik ve nefret şampiyonu Mail gazetesinin Amerika operasyonunu yürütmeler. Yanılmıyorsam Britain ve America Got Talent programlarının yanında, ITV’de 2009 ile 2020 sürekli çalıştı, burda popüler Good Morning Programını ve CNN’de kendi adıyla programlar sundu. 2022’den itibaren de Sun ve diğer bulvar garibesi gazetelerle sahip olan Murdoch emmisinin TalkTV’sinde Piers Morgan Uncensored programı sunuculuğu. Ama bundan kerli, İngilizce bilip de haber programlarına veya sitelerine bakıyorsanız karşınıza çıkmaması imkansız, her dem algoritma favorisi, havadis tellalı Piers alpimiz.

Alp çünkü artizimizin artizliğinin stili öyle, dayı, emmi, panpaya uymuyor, çünkü elle tutulur bir medeni saygınlığının mevcut olduğu şüpheliyken, saldırganlığı daimi belirgin yeni tür gerçeklik tellalı ve ne olduğu belli olmasa da bir davanın neferi gibi görünüyor eleman. Programlarında, yazılarında ve görüşmelerinde, yukarda bilerek adındaki Uncensored tabirini belirttiğim program adında olduğu gibi, güya gerçek ve doğrular adına, açık sözlü ve cesur gazeteci/yayıncı geçinen ama aslında her ve ilk gördüğünü gerçek sanarak ağzını açıp gözünü yumarak bodoslama herkesle kavgaya tutuşan bir zorba; külhanbeyinin İngiltere’de doğup takım elbise giyip televizyonda görünen ve YouTube’un kendisine daha da para getireceğini seçmiş versiyonu, provakatör ve şarlatan Piers şeyhimiz, pirimiz.

Öyle sadece yaşamın önemi bugünlerde seçilen bir yerlerine sızması, geçmişte News of the World ve diğer paçavra bulvar gazetelerinin milleti telefondan dinleme skandallarında adı geçme, buyrun işte komedyenlerle kavga etme, Kraliyet ailesi adına onların yapamadıkları ırkçılığı küçük gelinleri Meghan’a yapma falan da değil artiz seçilmesinin nedenleri. Ya da programlarında işi yokmuş gibi feministlere, ırkçılık karşıtlarına, solcu dediği salak liberallere saldırması, hadi bilemedin batının ve batılı olsa da solculara karşı olması gibi şeyler üzerinden program yapması falan da değil. Evet son dönemlerde, İsrail’in en son ve en vahşi katliamının sözcülüğünü yaparak her röportaj yaptığına istisnasız ilk sorduğu “Hamas’ı lanetliyor musunuz” sorusunda beliren yaklaşım ve provakasyonlarının serpilip sürmesi de değil. Bilemediniz internetin yükseldiği dönemin gericilik ve faşizmin yükseldiği dönemle çakışmasının bir ürünü olarak ortaya çıkan kendisi gibi “yeni” tür provakatörler olan Amerika’da Ben Shapiro, Fox televizyonunda çalışmış Tucker Carlson, Trump danışmanı darbeci Breitbart News editörü Steve Banon ya da İngiltere’de başka görüğnümüyle para-araba delisi Andrew Tate gibi yeni şarlatanları özetlemesi de o kadar değil Morgan pirimiz artizliğinin ayrım ve önemi.

Daha çok, Morgan pirimiz de bu diğer yeni şarlatan örnekleri gibi daha bilinçli bir tür artizlik yürütmekle ayrılıyorlar, aktüel önemleri bundan. Tayyip’te bile içkin cehalet tellalığı ve bu konudaki cesaretinin yanında bunu en başta gösteren dikkat edilirse meslek olarak yürüttüğü şeyin başkalarına karşı olmaktan başka bir içeriğinin olmaması. En kötü örnekleri seçerek ilericilik, toplucumluk, barış karşıtlığı: küçük gelin tartışmaları yüzünden ırkçılığa karşı çıkıştan onca yıl ekmek yedi şeyhimiz. Morgan pirimizin bilinçli tür artizliğinin başka bir öğesi de yürütülen artizliğin başkalarının, gericiliğin, faşizmin, emperyalizmin hizmetinde kölece gururla yürütülen bir artizlik olması. Eskiden bir gelişme olur olmaz solcuların tavrı tahmin edilirdi, şimdi Morgan gibi yargı dağıtıcılarının devlet ve batı emperyalizmi yanlısı tavırları. Aha bakın amcasının oğlu olacağını düşüneceğiz Romanya’da fuhuş ve para aklamadan yargılanan ve heralde aynı nedenle de orda yaşayan Andrew Tate de gençlere nasıl paranın hizmetinde yaşam geçirilir diye ders satıp köşe dönüyor. Özelliklerinin bu elemesinin de gösterdiği, Morgan türü artizliğin, kendisininkinden büyük olduğu kabul edilen artizlikler bilinerek sürdürülen bir türü olması ve birilerinin hizmetinde olduğunu bildiği için, yaptığının da yalan olduğunu da bilen bir artizlik olduğu; ya da daha kötüsü, kölesi oldukları için, sonucu mantık ve anlamdan daha da yoksun bir dünya yaratmaya katkı sunmayı meslek edinen bir tür olması.

Yılı iyi elemeler efendim.

 

Sağlıkta neler oldu?

Doktorlardan uyarı: Hapşırığınızı tutmayın

İskoçya’da bir adamın hapşırığını tutmaya çalışırken boğazında bir yırtık oluşması üzerine doktorlar uyarıda bulundu.

30’lu yaşlardaki hasta, hapşırığını bastırmak için burnunu sıkıp ağzını kapattıktan sonra şiddetli ağrılar içinde Dundee’deki bir hastaneye götürüldü. Yapılan taramalarda hastanın nefes borusunda 2 milimetrelik bir yırtık olduğu görüldü.

Dundee Üniversitesi sağlık görevlileri, hapşırma sırasında ağız ve burunun kapatılması halinde, üst solunum yollarındaki basıncın artması nedeniyle kulak zarı yırtılması, anevrizma (kan damarlarının duvarındaki zayıflama sonucu balon gibi genişlemesi) ve hatta kaburga kırılması gibi yaralanmalara yol açabileceği uyarısında bulundu.

RSV aşısı, bebeklerin hastaneye yatışını ‘yüzde 80’den fazla azaltıyor’

Üç ülkede yapılan araştırmaya göre, yaygın ve tehlikeli kış virüsü olan RSV’ye (Respiratuar Sinsisyal Virüs) karşı bebekleri korumak için geliştirilen antikor, hastane yatışlarını yüzde 80’den fazla azaltıyor.

Son yıllarda giderek daha sık görülen RSV, grip ve soğuk algınlığına benzer belirtiler gösteriyor. Virüs, özellikle bebekler ve yaşlılarda yaşamı tehdit eden solunum yolu enfeksiyonlarına neden olabiliyor. Her yıl 30 bine yakın beş yaş altı çocuklar, RSV nedeniyle hastaneye başvuruyor. Ortalama olarak 30 çocuk bu nedenle hayatını kaybediyor.

İngiltere, Almanya ve Fransa’da yapılan araştırmada 8000 bebek tarandı. En büyüğü 12 aylık olan bu bebeklere tek doz halinde nirsevimab aşısı uygulandı. New England tıp dergisinde yayımlanan araştırma sonuçlarına göre, RSV nedenli hastaneye yatış oranı bu sayede yüzde 83 oranında azaldı. Solunum yolu enfeksiyonları nedeniyle yatışlar ise yüzde 58 oranında düştü.

DSÖ: Yeni Covid varyantı JN.1 dünya çapında hızla yayılıyor

Dünya Sağlık Örgütü, koronavirüsün bir alt varyantı olan JN.1’i, birçok ülkede hızla yayılması nedeniyle “dikkate alınması gereken varyant” kategorisine aldı. Covid varyantı Omicron’un alt varyantı JN.1, nüfus yoğunluğunun en yüksek olduğu ülkeler arasında yer alan Hindistan, Çin ve ABD’de de görüldü. ABD’de bu varyant mevcut Covid vakalarının yarıya yakınında tespit edildi.

DSÖ yetkilileri, kamu sağlığı için riskin şu anda düşük olduğunu ve mevcut aşıların koruma sağlamaya devam ettiğini söylüyor. Ancak yetkililer bu kış, Covid vakalarının ve diğer enfeksiyonların artabileceği uyarısında bulunuyor.

Hamilelikte şiddetli bulantı ve kusmaların nedeni bir hormon

Bilim insanları, hamilelikte bazı kadınların yaşadığı şiddetli bulantı ve kusmanın, bebeklerin ürettiği “Hyperemesis Gravidarum” (HG) hormonundan kaynaklandığını tespit etti.

Bu keşif, rahatsızlığın tedavisi için önemli bir adım olarak görülüyor. Cambridge Üniversitesi’nde yapılan araştırmaya göre, hamilelik sırasında, büyüme farklılaşma faktörü 15 adı verilen GDF15 hormonu almak, bu rahatsızlığın tedavisinde yeni bir yöntemi olabilir.

 

Londra’dan hahamlar: Filistinliler gibi biz de işgalci devlete karşıyız

İngiltere’de Yahudi toplumunun en yoğun yaşadığı Londra’nın Stamford Hill semtinde Haham Elhanan Beck ve Haham Haim Sofer’le İsrail’in Gazze saldırılarını konuştuk.


İngiltere’de Yahudi toplumunun en yoğun yaşadığı Londra’nın Stamford Hill semtinde Haham Elhanan Beck ve Haham Haim Sofer’le İsrail’in Gazze saldırılarını konuştuk. Hahamlar, kendi bölgelerinde yaşayan 20 binden fazla Yahudi’nin çoğunun İsrail’e karşıtı olduklarını ve Filistin topraklarından çekilmesi gerektiğini savunduklarını açıkladılar.

İŞGALCİ DEVLETE KARŞIYIZ

Öncelikle Londra’da yaşayan Yahudi toplumunun 7 Ekim ve sonrasına ilişkin reaksiyonunu öğrenmek istiyorum. Tepkiler neler?

Haham Beck: Londra’da, Stamford Hill’de Yahudi toplumunun hemen hemen hepsi siyonizme karşıdır. Burada binlerce aile, yüzlerce okul ve kurum var. Hiçbirinde İsrail bayrağı göremezsiniz. Çünkü İsrail devleti onların umurunda değildir. Hatta barış içinde, kan dökülmeden İsrail devletinin son bulmasını, yok olmasını istiyorlar.

Tamamen İsrail devletine karşılar mı?

Haham Beck: Evet. Çoğunluğu öyle. 6-7 tane sinagog var bu bölgede ve en az 1000 kişi her seferinde ibadet ediyor. Hiç biri İsrail devletini savunmaz. Çünkü İsrail devleti Yahudileri temsil etmiyor. İsrail devleti siyonizmi temsil ediyor. Siyonist İsrail devleti, Yahudi dinini kullanarak katliamlar yapıyor ve Filistin halkının topraklarını işgal ediyor. Filistinliler gibi biz de böyle bir işgalci devlete karşıyız ve sonunun gelmesi için dua ediyoruz.

İNSANLARIN ÖLDÜRÜLMESİ VE TOPRAKLARININ ÇALINMASI EN BÜYÜK GÜNAHTIR

Bir röportajınızda, “İsrail devleti tüm dünyadaki Yahudiler için en tehlikeli devlettir” demiştiniz. Bunu, İsrail’in Filistin’e yönelik saldırılarından dolayı mı söylüyorsunuz?

Haham Beck: İsrail’in Filistin halkına saldırıları gerçekten büyük bir haksızlık ve suçtur. İnsanların öldürülmesi ve topraklarının çalınması en büyük günahtır. İsrail, “Yahudiler için güvenli bir bölge yaratmak istiyoruz” iddiasında. Ama gerçek bu değil. Zaten Yahudilerin büyük bir bölümü sürgünde. Avustralya’dan ABD’ye, Güney Afrika’dan Avrupa’ya kadar.

Bakın, şu anda dünyanın en tehlikeli yeri İsrail devletinin olduğu yerdir. Yahudilere barış içinde yaşayacakları bir bölge sunmadıkları gibi, kuruluşundan bu yana kan ve ölüm saçıyor. Dünyanın başka yerlerindeki Yahudiler barış içinde yaşarken, İsrail devletinin olduğu yerde Yahudiler hiçbir şekilde güvende değiller. Bu da gösteriyor ki; İsrail devleti Yahudiler için en tehlikeli devlettir. Örneğin ben İngiltere’de yaşıyorum ve barış içinde yaşıyorum. ABD’de yaşayan Yahudiler barış içinde yaşıyorlar.

Peki ABD ve İngiltere’nin bu devletin güçlenmesinde payı yok mu?

Haham Beck: Elbette var. İsrail devletine destek veriyorlar. Çünkü İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudilerin yaşadıkları onların bu desteği vermelerini sağlıyor.

Sizce desteğin nedeni bu mu?

Haham Beck: Tabii ki başka nedenler de olabilir. Bizim dini inancımıza göre yaşadığımız ülkede devlete karşı çıkmamak vardır. Sürgünde olduğumuz ülkedeki hükümetimize karşı konuşmak istemem.

SİYONİZMLE BİRLİKTE SORUNLAR BAŞLADI

Sizce 7 Ekim Hamas saldırıları sorunu büyüttü mü? Geçmişte yaşananlar dikkate alınmalı mı?

Haham Sofer: Bizim inancımıza göre biz Yahudiler hangi ülkenin sınırları içinde yaşıyorsak onlara sadık olmalıyız. Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde Yunanlar ayaklanıp bağımsızlık istemişlerdi. Birçok Yahudi de böylece siyonist düşünceyi dile getirmeye başladı. Kendi topraklarına sahip olmasını. 1840’larda Yahudiler Filistin topraklarına dini amaçlarla göçlere başladıklarında Osmanlı bunu sorun olarak görmedi. Binlerce Yahudi Kudüs’e göçtü, sinagoglarını kurdu. Filistinlilerle kardeşçe yaşadı. Ama siyonizmle birlikte hedef değişti. Dini saikler yerine ‘Bu topraklar iki bin yıl önce bize aitti, neden biz de kendi topraklarımızda kendi vatanımızı kurmayalım’ demeye başladılar. Osmanlı, hedefin değiştiğini görünce bu göçe yasak getirdi. Gelenler siyonistlerdi ve topraklarını almak istiyorlardı. Daha sonra yasa dışı göçler başladı, kendi kolonilerini kurdular. Siyonist Yahudiler İngilizlerle anlaşarak Filistin’de kendi ülkelerini kurmayı hedeflediler.

1948’de İsrail devleti kuruldu ve milyonlarca Filistinliyi topraklarından göçe zorladılar. Lübnan, Gazze, Ürdün gibi ülkelere. Buradaki topraklara el koydukları için artık Yahudileri düşman olarak görmeye başladılar. Ama bugün Filistin’deki ve İngiltere ve ABD’deki yüz binlerce Yahudi siyonist varlığa karşı çıkıyor, Filistinlilerle yan yana yaşamak istiyor.

Yani siyonizmin Ortadoğu’nun temel sorunu olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Haham Sofer: Evet. Çünkü siyonizm ortaya çıkan nefretten besleniyor. Yahudiler bulundukları ülkelerde yaşamakta zorlanıp Filistin’e göçsünler isteniyor. Siyonistler antisemitizmden faydalanmıştır hep. Böylece devletlerini, ekonomilerini, askeri kuvvetlerini güçlendirsinler istiyorlar.

İSRAİL’İN SİLAHLANDIRILMASI KİMSE İÇİN İYİ DEĞİL

Almanya’nın İsrail saldırılarına geçmişi işaret ederek verdiği destek ya da İngiltere ve ABD’nin İsrail devletine verdiği destek daha fazla soruna neden olmuyor mu?

Haham Sofer: Biz İngiltere devletine bize dinimizi özgürce uygulamamızı sağladığı için minnettarız. Ama hükümetin İsrail’i desteklemesi, silah sağlaması bu ülkeye de sorunları taşıyacaktır. Burada 6 milyon Müslüman yaşıyor ve bu tutumundan dolayı çok öfkeliler. Amerika’da da aynı şekilde. Bu desteğin hiçbir yararı olmadığı gibi, Müslümanlar ve Hristiyanlar arasında nefrete yol açıyor, bu körü körüne destek buradaki Yahudiler için de iyi değil. Haham Beck’ın dediği gibi Yahudilerin hepsi siyonist olarak düşünülüyor ve hedef alınıyor. Ben de Filistin bayrağıyla “Filistin’e özgürlük” diye bağırdığımda şaşırıyorlar.

İsrail’in silahlandırılması hem Filistin’deki hem diğer ülkelerdeki Yahudiler için, hem de Filistin’deki Müslümanlar için daha fazla soruna yol açacaktır. Ne yazık ki Gazze’de Holokost benzeri bir durum söz konusu. 16 bin kişi, 8 bin çocuk öldürüldü. Bu Holokost’tur, haramdır. Özellikle de bize kapılarını açan insanlara bunu yapmak kesinlikle yanlış. İngiltere ve Amerikan hükümeti, bu devleti silahlandırmaya son vermelidir. Filistinlilerle anlaşmanın yolları aranmalıdır. Hahamımızın dediği gibi, dünya devletlerinin garantisi altında Filistin devleti içinde barış halinde yaşayacak şekilde. Tıpkı Güney Afrika’da siyahlar yönetimi aldığında intikam girişimlerine meydan vermeyecek bir sistem oluşturulduğu gibi, burada da aynı güvenceler sağlanabilir. Aynı anlaşma çerçevesinde, siyonist devletin daha önce göçe zorladığı Filistinlilerin de topraklarına dönmesini sağlayacak şekilde. Böylece eskiden olduğu gibi Müslümanlarla Yahudiler dostça bir arada yaşayabilir.

Çözüm siyonist İsrail devletinin barışçıl bir şekilde ortadan kaldırılmasıdır… Müslümanların ve Yahudilerin ortak iyiliği için İsrail devletinin parçalanması sürecinde müzakereler yürütülmesinde rol oynayabilir.

YAHUDİLER VE MÜSLÜMANLAR FİLİSTİN’DE BARIŞ İÇİNDE YAŞAYABİLİR

Sizi burada birçok gösteride gördüm, özellikle cumartesi günleri gösteriler yapıyorlar ama yine de siz ve birçok arkadaşınız oraya geliyorsunuz, bu gösterilere katılmanızın nedeni ne?

Haham Beck: Bütün cinayetleri benim adıma, Tanrım adına işliyorlar. Tanrı’nın çocukları böyle davranıyor, bu delilik. En azından birlik içinde Filistinlilere desteğimizi gösterebiliriz. Stamford Hill’de neler oluyor, insanlar İsrail devletine karşı. Ama kimse bunu bilmiyor, dediğiniz gibi herkes Yahudileri ve siyonist devleti aynı sanıyor ve bu yüzden Yahudilerden nefret ediyorlar. Bizim görevimiz ortaya çıkmak ve dünyaya bunların aynı olmadığını ve sesimizin duyulmadığını göstermek.

Haham Sofer: Gösterileri haber yaptılar ama Yahudileri rapor etmediler çünkü tüm Yahudileri temsil ettiklerini göstermek istiyorlar ve Filistinlileri destekleyen Yahudiler olduğunu, masum Filistinlilerin öldürülmesini kınadıklarını ve bu toprakların Filistin halkına ait olduğu fikrini desteklediklerini ve Filistinlilerle tek bir yargı alanında mutlu bir şekilde yaşamaya hazır olduklarını göstermek istemiyorlar. Bu da siyonist devletin ayaklarının altındaki halıyı çekip alıyor. Siyonistler Yahudileri korumak için burada olduklarını iddia ediyorlar. Bizim sizin korumanıza ihtiyacımız yok. Sizin korumanız pek çok insan için yıkım, nefret, ölüm ve keder demek. Size ihtiyacımız yok. Biz 120 yıl önceki aileler gibi barış içinde yaşadığımız günlere geri dönmek istiyoruz. Çünkü böyle bir tablo siyonizmin tüm temellerini yıkar. Dünyaya ne kadar yıkım getirdiğinize bir bakın…

Haham Beck: Sosyal medya için de önemli, İsrail devletine karşı sesimizi yükseltmek için elimizden geldiğince sokağa çıkmamız önemli.

Biz sadece öldürmenin bizim adımıza olmadığını söylemiyoruz. Cinayetlere karşı çıkıyoruz. Kutsal kitaplar, Tevrat masum insanların öldürülmesine karşı çıkıyor, topraklarının çalınmasına karşı çıkıyor, ordularının öldürülmesine karşı çıkıyor, çünkü bir orduya sahip olma hakları var. Müslümanların öldürülmesi Yahudi Tevrat’ına, uluslararası hukuka ve insanlığa aykırıdır.

Haham Sofer: Siyonist devletin kendini savunma hakkı yoktur. Bu, Yahudilerin öldürülmesini desteklediğimiz anlamına gelmiyor, tabii ki hayır. Siyonistler Filistinlileri öldürüyor ve buna meşru müdafaa diyorlar, bu yanlış. Yahudilerin sürgünde oldukları yerde bir orduya sahip olma hakları yoktur. Bu ordu sadece savaş suçu işleyen bir terörist ordusudur. Siyonist hükümet işlediği suçlardan dolayı Lahey’e, Hollanda’ya, yargıçların önüne çıkarılmalıdır, bu İnsanlığa aykırıdır, Tevrat’a aykırıdır, uluslararası hukuka aykırıdır, insanlığa aykırıdır ve bu yüzden Filistin’i savunuyoruz.

Haham Beck: Çözüm konusunda, biz siyasetçi değiliz, Tevrat kutsal kitabında Tanrı’ya karşı gelen başarıya ulaşamaz diyor. İsrail devleti de Tanrı’ya karşı gelmektir. Başarıya ulaşamaz. 75 yıldır devam eden yapı sona ermelidir. Biz iki devletli çözümü desteklemiyoruz. Çünkü bu adil değil. Başkasının evine el koyuyorsunuz.

Filistin’in bölünmesi planında, ki biz bu planı desteklemiyoruz, toprakların yüzde 55’i Yahudilere, yüzde 45’i Araplara verilecekti. 1948 savaşında yüzde 78’e el koydular. 1967’de hepsini aldılar. İki devletli çözüm yanlış, çünkü 7 milyon Filistinlinin hakkını ihlal ediyor.

Yani siz bir Filistin devletini destekliyorsunuz, Filistin devleti altında yaşamak istiyorsunuz çünkü buranın Filistin toprağı olduğuna inanıyorsunuz, doğru mu?

Haham Beck: Evet kesinlikle. İsrail 75 yıldır var. Bu süre içinde birçok devlet kuruldu, belki 50-60. Hepsinde barış var. Ama İsrail’de bir tek gün bile barış olmadı bu 75 yılda. Neden peki? Tanrı’nın işi. Ona karşı isyan hiçbir zaman başarıya ulaşamaz. Biz buradaki topraklarda, nehirden denize kadar uzayan bir Filistin devletini destekliyoruz. Ve Yahudiler ve Müslümanlar burada barış içinde yaşayabilir.

 

DAY-MER Başkanı Aslı Gül’den kongreye çağrı: Elimizdeki en önemli güç, dayanışma ve örgütlenmek

Türk ve Kürt Toplumu Dayanışma Merkezi (DAY-MER), önümüzdeki iki yılda yapacağı çalışmaları planlamak ve yeni yönetim kurulunu seçmek üzere 4 Şubat’ta kongresini yapacak. Dernek başkanı Aslı Gül, son iki yıllık süreçteki çalışmaları, Britanya’da yaşayan Türkiyeli göçmen emekçilerin sorunlarını ve geleceğe yönelik hedefleri değerlendirdi.

– Son kongrenizden bu yana geçen iki yılda İngiltere’de hem siyasette önemli gelişmeler yaşandı hem de hayat pahalılığının arttığı koşullarda birçok sektörde grevler oldu. Day-Mer bu gelişmelerin neresinde yer aldı? Türkiyeli işçi ve emekçilerin ve üyelerinizin gündemine bu gelişmeler ne düzeyde girdi?

Evet, son iki yıl içinde işçi ve emekçilerin yaşam koşulları daha da ağırlaştı. Özellikle pandemi sırasında özellikle şirketlere dağıtılan milyonlarca sterlin, başta gıda, giyim, ulaşım gibi temel ihtiyaçlar olmak üzere birçok alanda fiyat artışlarına ve enflasyona yol açtı. Ücretlerin enflasyon altında ezilmesi, bazı iş kollarında çalışma koşullarının ağırlaştırılması sonucu bizlerin yaşam koşulları kötüleşti. Dolayısıyla iletişimden, ulaşıma, sağlıktan eğitime birçok kamu ve özel sektörde grev oylamalarında ezici çoğunlukla evet kararı çıktı. Son 50 yılın en yaygın ve kitlesel grevlerini yaşadık bu süreçte.

Day-Mer olarak özellikle antipropagandası yapılan iletişim, sağlık ve diğer sektörlerde neden greve çıkıldığı ve emekçilerin taleplerinin neler olduğuna dair toplantılar yaptık. Sosyal medya ve yerel gazetelerde yapılan grevlerin duyurusu, talepleri ve grev ziyaretlerini yaygın bir şekilde paylaştık. Kahvaltılarımızda, kendi yaptığımız ve bizim dışımızda yapılan etkinliklerde de grevdeki emekçilerin talepleri ve neden desteklememiz gerektiğine dair yazılı sözlü bilgilendirmeler yaptık. Yapılan zamlar, hayat pahalılığı, ücretlerin düşüklüğü bu sorunlar Türkiyeli işçi ve emekçilerin, dolayısıyla üyelerimizin de sorunları. Grev olan sektörlerde de az da olsa çalışan Türkiye kökenli göçmen emekçiler var, örneğin postacılar, öğretmenler, hemşireler, otobüs şoförleri gibi. Örneğin postacıların grevinde grevde olan postacı arkadaşımızın ve sendika temsilcisinin katılımıyla derneğimizde toplantı gerçekleştirdik bu süreçte. Sonuç olarak, istediğimiz düzeyde Day- Mer olarak grevlerin merkezinde yer alamasak da, parçası olmaya çalıştık. Grevde olan işçilerin taleplerinin ve kazanımlarının bizim de taleplerimiz ve kazanımımız olduğunu etkili bir şekilde anlatmaya çalıştık.

– Yerli ve göçmen emekçilerin ortak mücadelesine Day- Mer özel bir önem veriyor. Türkiyeli göçmenleri temsil eden bir dernek olarak bu konuda neler yaptınız?

Önceden belirttiğim gibi hayat pahalılığı, çalışma koşullarının kötüleşmesi, ücret düşüklüğü greve çıkılmasına sebep olan sorunlar, biz Türkiye kökenli göçmen emekçilerin de yaşadığı sorunlar. Ek olarak Muhafazakar Parti’nin uyguladığı göçmen karşıtı söylem ve propaganda, ırkçı söylem ve eylemlerin artmasını da beraberinde getiriyor. Dolayısıyla hem yerli emekçilerle yaşanan sorunların aynı olması, hem de hükümetlerin emekçileri bölmeye yönelik yaptığı göçmen karşıtı ve ırkçı propagandaya karşı ortak mücadele bizim panzehrimiz. Bu önümüzdeki süreçte daha da önem kazanıyor zira ekonomik olarak yaşanacak krizlerde ve süren savaşlarda emekçilerin mücadelesini bölmeye yönelik uygulamalar dünyanın bir çok yerinde sermaye kesiminin sözcüsü hükümetler tarafından uygulanan bir politikadır. Dolayısıyla yerli ve göçmen emekçilerin sorunlara karşı ortak mücadelesi hayati önemde. Biz yaptığımız basın açıklaması, toplantılar, eylemler ve çağrılarda her zaman buna özel bir vurgu yaptık. Festivallerimizde ve İngiltere’deki gündem ve gelişmelerle ilgili yaptığımız panel ve toplantılarımızda mutlaka mücadeleci yerli ve diğer göçmen sendikacı ve sivil toplum kuruluşlarından temsilcilerin olmasına özel önem vermeye çalışıyoruz. Savaş karşıtı Stop the War koalisyonu ve ırkçılığa karşı Stand up to Racism gibi örgütlerin merkezi ve yerel örgütlenmelerinde yer alıyoruz ve çalışmalarına katılıyoruz.

– Son iki yılda Rusya- Ukrayna savaşına ve İsrail’in Filistin’e yönelik saldırılarına tanık oluyoruz. Savaş karşıtı eylemler, İsrail ve onun en büyük destekçilerinden İngiltere’yi protesto ve Filistin’e destek eylemleri, birçok ülkeye kıyasla İngiltere’de çok daha kitlesel ve süreklilik gösteriyor. Bu eylemleri ve Day-Mer’in katılımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sürekli ve güçlü bir savaş karşıtlığı var Britanya’da. Stop the War Koalisyonu’nun sürekliliğini korumasının da bunda payı büyük. Özellikle Avrupa’da Ukrayna-Rusya savaşıyla ilgili hem NATO’nun genişletilmesine ve savaş kışkırtıcılığına hem de Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline karşı bir duruş sergiledi ve baskılara rağmen geri adım atmadı. Bu taleplerle yürüyüşler düzenledi bu dönemde ve biz de hem bu yürüyüşlere katılım noktasında çağrılar yaptık, yürüyüşlere katıldık hem de konuşmacı olarak yer aldık. Derneğimizde bu konu ile ilgili toplantılar yapıldı. Aynı şekilde Gazze’ye ve Filistin halkına yönelik soykırıma varan saldırıların başlamasından itibaren güçlü ve her hafta artan kitlesellikle eylemler, toplantılar, yürüyüşler, anmalar gerçekleşti ve hala gerçekleşiyor. Day-Mer olarak Filistin sorunu ve bugünkü süreçle ilgili toplantılar yaptık. Hackney, Haringey ve Enfield başta olmak üzere üç bölgede yerel yapılan Filistin’e destek ve dayanışma yürüyüş, toplantı ve anmalara katıldık. Aynı şekilde merkezi olarak yapılan yürüyüşlere de çağrılarımızı yaptık ve katıldık.

– Day-Mer’in çalışmaları arasında Türkiye halklarıyla dayanışma da var. Depremzedelerle ve işçi ve emekçilerin mücadelesi ile ne tür dayanışmalar örgütlediniz?

Evet, maalesef 2023’te 6 Şubat depremi hepimizi derinden etkiledi. Bu süreçte halkları, dolayısıyla bizleri ayakta tutan dayanışmadır. Biz de en başta bunu yapmaya çalıştık. İstasyon önlerinde, büyük alışveriş merkezlerinde başta gençlerimiz ve kadınlarımız olmak üzere üye ve dostlarımızla iki hafta boyunca yardımlar topladık. Ölümlerin artmasında devletin çok geç müdahalesini özellikle yerli kamuoyuna duyurmaya çalıştık. Sadece sokaklarda değil, birçok İngiliz emekçiden bu süreçte hem maddi hem manevi destek ve mesajlar geldi. Örneğin Clapton kadın futbol takımı kendi aralarında topladıkları maddi desteği bize ulaştırdılar. Bir heyet ile deprem bölgesini ve yardımlarımızın ulaştırıldığı yerleri ziyaret ettik.

– İngiltere’de hayat pahalılığı giderek daha fazla hissedilirken, Türkiyeli toplumun önemli bir kesimi de hizmet sektöründe, asgari ücretin altında çalışıyor. Bu konuda yaptığınız çalışmalar var mı?

Evet, bununla ilgili olarak ülkenin en büyük sendikalarından UNITE ile ortak çalışmamız sonucunda Göçmen İşçiler, Gıda, Perakende ve Servis İşçileri Şubesi kuruldu. Sendika şubesinin çalışmalarında yer aldık. Hizmet sektörü Türkiye kökenli göçmen emekçilerin de yoğunlukta çalıştığı alanlardan biri ve hastalık ve tatil ödeneği olmaması, asgari ücretin altında çalışılması, zorbalık ve kötü muamele gibi sorunlar buralarda yaygın. Bu sorunlara karşı, özellikle bu sektörde işçilerin örgütlenmesinin merkezinde yer alacak bir sendika şubesinin kurulması ve üyelik çalışmasının parçası olmaya çalıştık bu süreçte. Özellikle iş yerlerindeki haklar ve sendika üyesi olmanın önemi ve kurulan sendika branşı ile ilgili çıkan materyallerin üç bölgede dağıtımına üyelerimizle katıldık.

– Kongrenizden sonra yeni dönemde hedefleriniz neler? İngiltere ve dünyada yaşanan gelişmelere bakarak kongrenizde Türk ve Kürt göçmen emekçilere nasıl bir çağrınız olacak?

Yerli ve göçmen emekçilerin yaşam alanları, çalışma ve yaşam koşullarının kötüleşmesine ve saldırılara karşı yaşadığımız semtlerde, eğitim, sağlık ve hizmet sektörü başta olmak üzere alanlarda sürdürülen çalışma ve ortak mücadele, önümüzdeki süreçte daha da yoğunlaşacağımız alanlar. Aynı şekilde göçmenlere, mültecilere karşı sürdürülen kara propaganda ve emekçileri bölmeye yönelik ırkçı politikalara karşı, yerli örgütlenmelerle birlikte merkezi düzeyde ve yerellerde sürdürülen çalışmaların parçası olmaya ve dünden daha fazla yer almaya devam edeceğiz. İşgallere ve savaşa karşı, savaş karşıtı hareketin de parçası olmaya ayrı bir önem vereceğiz. Bu, yerellerde Türkiye kökenli göçmen emekçi kitleye yönelik bilgilendirme, aydınlatma ve örgütlenme çalışmasına daha da yoğunlaşacağımız bir dönem olacak. Bu çalışmalarda gençlerimiz ve kadınlarımızın daha aktif katılımını sağlamak bir diğer hedefimiz. Çağrımız sürdürülecek bu çalışma ve mücadelede bulundukları sendikalarda, yerel örgütlenmelerde yerlerimizi almak, zira Day-Mer bu mücadelenin bir parçası ve Türkiye kökenli emekçilerin sesi ve temsiliyeti açısından önemli bir mevzi. Kongremiz son iki yılın değerlendirilmesi, önümüzdeki süreçte gelişmeler ve çalışmalarımızın kararlaştırılması, yerli ve göçmen kuruluşların temsilcileriyle yer alması açısından önemli bir platform. Kısacası artarak devam edecek saldırılara karşı elimizdeki en önemli güç dayanışma ve örgütlenmek. Yüz yüze olduğumuz sorunların boyutu karşısında ancak bir araya geldiğimizde bir güç olabilir, sesimizi duyurabilir, değişim sağlayabiliriz. Dolayısıyla çağrımız örgütlenmek olacak.

– Türkiyeli emekçilerin dikkatle takip ettiği bir kurumsunuz. Neden insanlar Day-Mer’in çağrılarına katılsın? Neden Day-Mer’e üye olsun?

Day-Mer din, dil, milliyet, cinsiyet gözetmeksizin, emeğiyle geçinenlerin ve ezilen halkların ve emekçilerin bir parçası. Yaşadığımız ülkede yüz yüze olduğumuz sorunlara karşı mücadele etmek isteyenler, kültürel, eğitsel, sosyal açıdan kendisini geliştirmek ve ifade etmek isteyen Türkiyeli emekçiler için bir mevzi. Yaşadığımız sıkıntılar yerli ve diğer göçmen emekçilerin yaşadıklarından çok farklı değil. Özellikle sistemin teşvik ettiği bencil, tüketime dayalı bir yaşam tarzının sonuçları olan yalnızlık duygusu, yaşam koşullarının ağırlaşması sonucu artan yoksulluk, bu sorunların yol açtığı ruhsal bunalım diğer toplumlarda olduğu gibi bizim toplumumuzda da var olan sorunlar.

Kısacası bu ülkede yaşıyoruz ve genel olarak emekçilerin yaşadığı sorunlardan muaf değiliz, bu ülkenin bir parçasıyız ve bu sorunlar bizi aynılaştırdığı gibi, sürdürülecek çözüm mücadelesi de bizi ortaklaştırıyor. Yalnız değiliz. Birlikte dayanışma halinde olmak, birlikte örgütlenmek, birlikte mücadele etmek bizi güçlendiren özelliklerimiz. Day-Mer emekçilerin çıkarlarını esas alan ve onların talepleri için mücadele eden bir dernek. Tüm bu nedenler ve daha da eklenebilecek noktalardan dolayı toplumumuz çağrılarımızı önemsiyor. Dolayısıyla başta Türkiye kökenli göçmen emekçilerin kendi örgütleri olan Day-Mer’e üye olmaları gerektiğini düşünüyoruz.

 

Yoksul öğrenciler öğün atlamak zorunda kalıyor

Geçtiğimiz ay sonuçları açıklanan bir ankette, Birleşik Krallık’taki çocukların, batı Avrupa’daki birçok diğer ülkeden daha fazla yoksul olduğunu ortaya koydu. Çocuklar yoksulluk nedeniyle öğün atlıyor.

Program for International Student Assessment (Pisa) tarafından yapılan ankete göre, Birleşik Krallık’ta, ortaokul çocuklarının %11’i haftada en az bir öğünü, yeterli yiyecek alacak kadar parası olmadığı için atladıklarını söyledi. Bütün ülkelerin ortalaması %8 iken Birleşik Kralık’ta bu oran %11.

Pisa raporu, “Dünyanın birçok yerinde ailelerin sofraya yemek koymakta zorlandığı bir gıda krizi yaşanıyor” dedi. “En zengin ülkelerden gelen milyonlarca öğrenci, sıklıkla beslenme konusunda zorluk yaşamaktadır.”

Rapora göre, öğrencilerin açken etkili bir şekilde öğrenmeleri mümkün değil.

Birmingham’daki Cockshut Hill ortaokulu müdürü Jason Bridges, BBC’ye, rakamların bir şok olmadığını ve 975 öğrencisinin üçte ikisinden fazlasının ücretsiz okul yemeği aldığını söyledi.

Bridges, Okulun vakfının da, ayrıca öğrencilere yatak, giysi, forma ve dizüstü bilgisayar sağladığını söyledi.

Okulların eğitim dışında birçok başka şeyden sorumlu olmak zorunda kaldığına vurgu yapan Bridges, ruh sağlığı sorunları ile birlikte diğer sorunlarda da büyük bir artış yaşandığına dikkat çekti.

 

Otopark ücretleri sağlık çalışanlarının sırtında büyük bir yük

Hastane çalışanları, hastalar ve ziyaretçiler, NHS yöneticileri tarafından uygulanan aşırı otopark ücretleri nedeniyle yılda 145 milyon sterlinden fazla park ücreti ödemek zorunda bırakılıyor.

Üç yüz bin işçiyi temsil eden hemşireler sendikası RCN tarafından yapılan bir araştırmaya göre, park ücretleri bir yılda %50 arttı. Sağlık çalışanları tarafından ödenen park ücretleri 2021/22’de 5,6 milyon sterlin iken 2022/23’te 46.7 milyon sterline çıktı. Bu ek giderin hastane ve sağlık personellerini işlerinden ayrılmaya zorlayabileceği uyarılarına yol açtı.

Park giderlerindeki artış, kovid pandemisi sırasında kaldırılan ücretlerin Mart’ta geri getirilmesinden sonra geldi.

University Hospitals Coventry ve Warwickshire NHS Trust, otopark gelirinden en fazla kazanan kurumlar olarak tespit edildi. Resmi verilere göre, bu hastaneler hasta otoparkından 5.2 milyon sterlin ve personelden 2.8 milyon sterlin elde etti. Hasta ve ziyaretçi otoparkından ise 1 milyon sterlinin üzerinde gelir elde eden 64 NHS Trust’lar arasındayer aldılar.

RCN İngiltere Direktörü PatriciaMarquis, “Hemşirelik personeli ve bakımçalışanlarının maaşlarının önemli bir kısmı artan otopark ücretlerine gidiyor,” dedi.

Marquis otopark ücretlerinin hemşirelerin hayatlarına etkilerini de şu sözlerle ifade etti: “Hemşireler, hastaları için her an orada olmak için çaba harcıyorlar – ve geç vardiya saatlerinde veya zor koşullarda çalışmak, toplu taşıma kullanmanın her zaman mümkün olmadığı anlamına geliyor. Ev ziyaretleri yapmak zorunda kalan hemşireler hastalara bakabilmek için yakıt masraflarını kendileri ödüyor. “Hükümet ve NHS, hemşireliğe yatırım yapmalı, aksi takdirde daha fazla kişi bu harika mesleği bırakacak – ve sonunda faturayı ödeyen hastalar olacak.”

2019’da Muhafazakârlar en çok ihtiyaç duyanlara otoparkları ücretsiz yapacaklarının sözünü vermişti. Ama muhafazakârlar, sağlık çalışanlarına verdiği değeri de bu sözü de çabuk unuttu.

 

TUC grev hakkını sınırlandıran yasaya karşı koyma kararı aldı

İngiltere Sendikalar Konfederasyonu TUC, hükümetin grev hakkını sınırlandıran Grev Yasası’na karşı eylem planını belirlemek üzere düzenlediği özel kongrede yasaya karşı koyma kararı aldı.

Artan hayat pahalılığına karşı ücret artışı talebiyle başta ulaşım, sağlık, posta ve eğitim olmak üzere birçok sektörde grevlerin geçen yıldan beri tırmanışa geçmesi üzerine Muhafazakar Parti hükümeti, Grev (Asgari Hizmet Düzeyleri) Yasası’nı çıkarmıştı.

Bu yasaya göre, hükümetin temel hizmetler olarak belirlediği sektörlerde (ulaşım, sağlık, sınır güvenliği, eğitim, vb.) çalışanlar grev kararı almış olsa bile asgari düzeyde hizmet sağlama ve işverenin çağırması halinde işe gitmekle yükümlü tutuluyor. Bu yükümlülüğü yerine getirmeyenlerin işten çıkarılması mümkün olabiliyor.

TUC’nin yıllık olağan kongresi dışında 1982’den bu yana yaptığı ilk özel kongrede oybirliğiyle alınan kararla sendikalar, üyelerini grev kırıcılığı yapmaya çağırmayı reddedecek.

Yeni yasaya göre, grev sırasında çalışmaları için işverenin tebligat gönderdiği üyelerinin bunun gereğini yapmaları içinsendikaların “makul adımlar” atmasıgerekiyor. Ancak sendikalar buna uymayacaklarını taahhüt ettiler.

TUC’nin 15 eylem üzerinde mutabık kaldığı, grev sırasında işe çağrılan tüm işçilere destek olunacağı, yeni yasalara karşı hukuki mücadelenin sürdürüleceği ve işverenlerden grev sırasında işe çağrı tebligatları göndermemelerinin talep edileceği belirtildi.

Sendikaların kendi grevlerini kırmayı reddetmeleri durumunda büyük para cezaları ve mal varlıklarına el konulması tehdidi içeren yeni yasalar kapsamında herhangi bir sendikanın yaptırımla karşı karşıya kalması halinde, TUC yönetim kurulu acil olarak toplanarak etkilenen sendikaya “pratik, eylemsel, mali ve/veya siyasi destek” konusunu ele alacak.

TUC Genel Sekreteri Paul Nowak, İşçi Partisi’nin hükümete gelmesi halinde bu yasayı 100 gün içinde yürürlükten kaldırma taahhüdünü yerine getirmesi için baskı yapılacağını kaydetti.

‘Sendikalar direniş kampanyasının fitilini ateşledi’

Ülkenin en büyük sendikalarından Unite sendikası başkanı Sharon Graham sendikaların yasaları çiğneme konusunda adım atmaya hazır olması gerektiğini söyledi.

Graham, sendikal hareketin kendisinin yasayı yenilgiye uğratması gerektiğini belirterek “İşçi Partisi’ni bekleyemeyiz. Hele ki onlar Margaret Thatcher’dan ilham alıyorsa…” dedi.

Ulusal Eğitim Sendikası genel sekreteri Daniel Kebede ise yasayı “demokratik özgürlüklere karşı bizim dönemimizde yapılan en büyük saldırı” olarak nitelendirdi.

TUC başkanı ve İtfaiye Sendikası genel sekreteri Matt Wrack sendikaların “direniş kampanyasının fitilini ateşlediğini” söyledi:

“Bu yeni yasa, itfaiye ve kurtarma hizmetleri de dâhil olmak üzere pek çok sektörde grevleri yasaklamaya yönelik bir girişim. Sendikal hareket bu sonucu pasif bir şekilde kabul edemez ve etmeyecektir.

“En önemlisi, sendikalar üyelerinin grev kırıcılığı yapmalarını reddedeceklerini söylediler; bu da yasaya karşı açık bir meydan okuma eylemidir. Şimdi bu otoriter yeni yasaları kırmak için kitlesel bir direniş ve dayanışma hareketi inşa etmemiz gerekiyor.”

TUC Genel Sekreteri Nowak, özel kongrenin her işverene bir mesaj gönderdiğini belirterek, “Bir sendikaya işe dönme tebligatı gönderirseniz, grev hakkını tehdit ederseniz, 48 sendikayı yanıt vermeye hazır bulursunuz” dedi.

Kongre, bir sendikaya ya da bir çalışana tebligat gönderilmesi halinde acil bir gösteri çağrısında bulunmayı kararlaştırdı.

TUC, “asgari hizmet düzeylerine, sendikal kısıtlamalara ve grev hakkına yönelik her türlü tehdide karşı meydan okuyan bir muhalefet” sergileme çağrısıyla 27 Ocak’ta Cheltenham’da bir yürüyüş düzenleyecek.