Ana Sayfa Blog Sayfa 69

Enerji Fiyatlarındaki düzenleme sizlere nasıl yansıyacak

Elinizdeki gazetenin baskıya girdiği 1 Ekim itibarı ile İngiltere’de gaz ve elektrik tarifeleri bir kez daha zamlandı. Rekor seviyelere çıkan enflasyonun ve hayat pahalılığının altında ezilen yoksul ve dar gelirliler, Nisan’da enerji fiyatlarına yapılan %54 oranındaki zamların şokunu daha atlatamamışken yeni zamlarla baş etmek zorunda kalacak. Ekim için %80 oranındaki zamlar şimdilik hükümetin müdahalesi ile %27’e çekildi. Kış aylarında yiyecek ve yakacak arasında tercih yapmak mecburiyetinde olan milyonlarca dar gelirli, yine bir ‘Ali Cengiz Oyunu’ ile ölüme karşılık sıtmaya razı ediliyor.

Tarifelere yeni düzenleme

Hükümetin hayat pahalılığı karşısında yükselecek tepkileri azaltma kaygısı ile aldığı önlemler kapsamında, yıllık enerji ücretleri hane başına ortalama olarak 2 bin 500 sterline çekildi. Yıllık kullanıma değil, enerji birimlerine getirilen düzenlemede bir üst sınır yok. O nedenle nasıl olsa enerji fiyatları 2 bin 500 sterlin ile sınırlandırıldı istediğim kadar kullanayım diye düşünmeyin. Faturalarınız birazdan aşağıda vereceğimiz birim fiyatları üzerinden hesaplanacak. Yine az enerji kullandığınızda az, çok kullandığınız yüksek fatura ödemeye devam edeceksiniz. Enerji birim fiyatlarına getirilen garanti iki yıl boyunca geçerli olacak.

Hükümetin yaptığı düzenlemede öne çıkan 2 bin 500 sterlin, faturasını otomatik talimat yoluyla (direct debit) ödeyen kullanıcıların ortalama yıllık enerji bedelinden başka bir şey değil. Bu düzenlemede belirleyici olan enerji birim fiyatı. Türk, Kürt ve Kıbrıslı Türk ve Alevilerin ağırlıklı olarak yaşadığı Londra’da gaz için belirlenen birim fiyatı kWh (kilovat saat) başına 10.50 peni, günlük tarife ücreti ise 28.49 peni. Elektrik tarifesi için belirlenen birim fiyatı kWh (kilovat saat) başına 35.81 peni ve günlük tarife ücreti 33.16 peni.

Başka Seçenek Var mı?

Geçen yıla göre hala çok pahalı olan bu tarifeler karşısında maalesef çok bir seçeneğiniz yok. Eğer kullandığınız enerji belirlenen ortalamanın altında ve anlaşmanız belirli bir süreyi kadar ise, mevcut tarifenizde kalacaksınız. Anlaşma sürenizin dolmasından itibaren ise enerji şirketinizin standart değişken tarifesine geçirileceksiniz. Bu tarifede 2 yıllık enerji düzenlemesine tabi olduğu için faturanız yukarıda verilen rakamlara göre hesaplanacak. Eğer mevcut anlaşmanızda tarife, getirilen düzenlemeden daha yüksek ise elektrik tarifenizde kWh (kilovat saat) başına 17 peni ve gazda kWh (kilovat saat) başına 4.2 peni indirim alacaksınız.

İşletmeler de bu düzenlemeden yararlanabilecek mi?

Son altı ay için de fahiş oranlarda artan gaz ve elektrik fiyatlarından sadece evler değil küçük ve orta ölçekli işletmeler de oldukça etkilendi. Artan maliyeti karşısında birçok işletme giderlerini azaltmak için kışın kapanmayı tartışmaya başladı. Bu tartışmaların kamuoyuna yansımasının ardından hükümet işletmeler için gaz ve elektrik fiyatlarını altı aylığına sabitledi. Kamu işletmeleri, okul ve vakıfları da kapsayan yeni düzenleme ile işyerlerinin faturaları aşağı yukarı %50 oranında aşağıya çekecilecek. İşletmeler için sadece altı ay için yapılan bu düzenleme üç ay sonra yeniden gözden geçirilecek.

Bu düzenlemenin maliyetini kim ödeyecek?

Hükümetin yaptığı bu düzenlemelerin bedeli ise enerji şirketlerine değil, halka ödettirilecek. Evleri ve işyerlerini kapsayan bu düzenlemenin tahmini bedeli 150 milyar sterlin. Hükümet bu faturayı; başta enerji şirketleri olmak üzere büyük sermayeden vergi yoluyla almak yerine borçlanarak karşılamayı tercih etti. Elbette Liz Truss ne kendisini ne de lideri olduğu Muhafazakar Hükümet’i değil kamuyu yani bizleri borçlandırdı. Toplumun en yoksulları en varlıklıların borcunu ödeyecek. Bugünden yarına ödenemeyecek kadar büyük olan bu borçlanma ile gelecek kuşakların geleceği ipotek altına alınmış oldu.

 

Geçmiş, ne kadar geçmiş?

Zamanı ölçmek için takvim, saat gibi bizim icat ettiğimiz araçlar kullanırız. Ama zamanı bize hissettiren şeyler bunlar değildir. Asıl zaman, tüm varlıklarda gördüğümüz değişim ve harekettedir. Çocukların büyümesine, mevsimlerin değişmesine, bir yerden bir yere giderken geçirdiğimiz süreye bakarak zaman diye bir şeyin varlığına karar vermişizdir. Değişim ve hareket yoksa, zaman da yoktur.

Bazen tarihte pek az şeyin değiştiğini, zamanın durduğunu düşündüren olaylarla karşılaşırız. “Tarih tekerrür ediyor” diyenler buna bakarlar. Tabii ki tekrar diye bir şey yoktur. Ama, lafın doğrusu, bazı şeyler değişmeden kalabiliyor, ya da öyle algılamamıza yol açacak kadar ağır değişiyor. Bu kadar felsefe yeter, sadede gelelim.

Görece yeni sayılabilecek bir kent müzesi, Museum of London, son derece ilginç bir sergi düzenledi. Londra’nın Gizli Nehirleri adını taşıyan bu sergide, görünürdeki Thames nehrinin dışında, caddelerin, sokakların altından akan nehirler hakkında bilgi veriliyor. Ayrıca aynı müzede o büyük ticaret ve sömürge canavarı Batı Hindistan Kumpanyası’nın tarihine ve zenginlik kaynaklarına ilişkin son derece ilginç malzemeler ve bilgiler sunuluyor. Museum of London Docklands, No.1 Warehouse, West India Quay, London E14 4AL adresindeki bu müzeyi, sömürgeciliğin, ticaretin ve gemicilik teknolojisinin sırlarını merak eden okuyucularımıza şiddetle tavsiye ederiz.

Gizli nehirlerin Londra kültür tarihindeki yerine bakınca, bazı geleneklerin ve alışkanlıkların değişmeden kaldığına ya da çok az değiştiğine tanıklık edebiliyoruz. Örneğin, Londralıların “klozet kültürü” hakkında öğrendiklerimiz çok çarpıcı. Temizlik konusunda titiz olanlar sergiyi mideleri bulanmadan gezemezler, uyarmış olalım. Londra’nın o zamanlar açıkta akan nehirleri, Thames dâhil kanalizasyon olarak kullanılıyordu ve kentin bütün pisliği açıkta akıyordu. Nehir, leşlerle, hatta bazen insan cesetleriyle karışmış lağım sular yüzünden dayanılmaz derecede pis kokuyordu. Londra’daki büyük veba salgınının sebebi olarak görülen bu pislik, yüzyıllar boyunca devam edip gitmiş.

Peki, sular böylesine kirliyken, insanlar nasıldı? Bir zamanlar, banyo yapmanın tehlikeli olduğuna çünkü zehirli havanın ruhlara girmesine sebep olduğu yolunda bir inanç varmış ve bu yüzden yılda en fazla bir kere yıkanılırmış!

Bu konuda Dr. Ali Erkan Balcı’nın söylediklerine kulak verelim:

“1500’lü yılların İngilteresi’ndeyiz. İnsanların çoğu Haziran’da evleniyordu. Çünkü senelik banyolarını Mayıs ayında yapıyorlar, Haziran’da hâlâ çok kötü kokmuyorlardı. Ama yine de kokmaya başladıkları için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu.

Banyolar içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu. Evin erkeği temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti. Ondan sonra oğulları ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarak da bebekler aynı suda yıkanıyordu. Bu esnada su o kadar kirli hale geliyordu ki içinde gerçekten bir şeyleri kaybetmek mümkündü. İngilizcedeki ‘banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın’ (Don’t throw the baby out with the bathwater) deyimi buradan gelmektedir.”

Bugün hâlâ kimi evlerde lavabolarda sıcak ve soğuk muslukları ayrı ayrı akarlar ve lavaboya doldurulan suyla el yüz yıkanır. Belki hâlâ kimi Londralılar, bütün gün o suyu boşaltmadan ailece ellerini yüzlerini aynı suyla yıkıyordur!

Zaman, lavabolarda donmuş kalmış diye düşünmemek mümkün değil.

 

Ekim Grevlerle Başladı

Kraliçe 2. Elizabeth’in ölümü nedeniyle ertelenen grevler Ekim ile birlikte başladı. Grevleri erteleyen İletişim İşçileri Sendikası CWU ve Demir, Deniz ve Taşımacılık İşçileri Sendikası RMT, 1 Ekim’de koordineli olarak greve çıktı. CWU ve RMT sendikalarının koordineli olarak gerçekleştirdikleri grevlere UNITE sendikasında örgütlü otobüs şoförleri de dahil oldu.Ulaşım ve iletişim alanında greve çıkan işçiler grevlerini 19 Eylül’den itibaren grevde olan Liverpool ve Felixstowe liman işçilerinin grevleri ile birleştirdi. 1 Ekim de farklı iş kollarından yaklaşık 175 bin işçi grevdeydi. Aynı gün en az 50 ayrı şehirde de dayanışma eylemleri ve yürüyüşleri de gerçekleştirildi.

150 bin kamu çalışanı grev oylamasında

Kamu ve Ticari Sektör Sendikası PCS, örgütlü olduğu 214 devlet kurumunda grev oylaması başlattı. Ücret, emeklilik, iş güvencesi ve tazminat hakları talepleri ile yapılacak grev oylaması yaklaşık 150 bin kamu çalışanını kapsıyor. Sendikanın Genel Sekreteri Mark Serwotka’nın ifadesi ile bu oylama, “PCS’in tarihindeki en önemli grev oylaması.”

Serwotka üyelerinin durumunu ve grevin önemini “aldıkları ücret, giderlerini karşılamaya yetmediği için idaresinden sorumlu oldukları sosyal yardımlara kendileri de başvurmak zorunda kalıyor. Kimileri öğün atlarken kimileri de gıda bankalarına gitmek zorunda kalıyor” sözleri ile dile getirdi. 7 Kasım’da sona erecek grev oylamasının ‘evet’ ile sonuçlanması halinde grevlerle, limanlar, havaalanları, yollar, mahkemeler ve sosyal yardım kurumları gibi kurumlar işlemez hale getirilecek.

999 Acil Çağrı Merkezi Çalışanları da Greve Çıkıyor

BT bünyesinde çalışan 40 bin iletişim işçisinin başlattığı grevlere 999 Acil Çağrı Merkezi çalışanları da katılacak. Acil Çağrı Merkezi çalışanları BT bünyesinde Eylül ve 1 Ekim’de gerçekleşen grevlere sendikanın onayıyla katılmamıştı. Acil servislerin üzerinde baskı oluşturulmaması için grevlere dahil edilmeyen Acil Çağrı Merkezi çalışanları, BT yönetiminin sendikanın talep ettiği ücret artışını kabul etmemekte ısrar etmesi nedeniyle 6 Ekim’den itibaren yapılacak grevlerde yer alacak.

BT çalışanlarının ücretlerine yıllık bin 500 sterlin zam teklif ediyor. İşveren yaptığı zammı son 20 yılın en yüksek ücret artışı olarak nitelerken, sendika son 40 yılın rekorunu kıran enflasyon karşısında teklif edilen zammın, zam değil “gerçek ücretlerde kesinti” olduğunu vurguluyor. Eğer bir anlaşma sağlanamazsa Acil Çağrı Merkezi’ni 6, 10, 20 ve 24 Ekim’de arayanlar daha uzun bekleyecek.

Füze imalatı yapan işçiler de grev kararı aldı

Kuzey İrlanda’da füze üretimi yapan Thales firmasının çalışanları talep ettikleri zammı alabilmek için grev oylamasına gitti. UNITE Sendikasına üye 600 Thales çalışanı Ocak ayında işverene sundukları %8,1 oranındaki zammı alabilmek için grev kararı aldı. Aylardan beri haklarını almak için uğraşan işçiler, işverenin %5 artı bir sefere mahsus 500 sterlinlik teklifinde ısrar etmesi sonucu greve gitme kararı aldı. Dünyanın en karlı sektörlerinden biri olan silah üretimi yapan Thales her yıl artan karını çalışanları ile değil hissedarları ile paylaşmayı tercih ediyor. Geçen yıl %32 kar eden şirket, 1,4 milyon sterlinlik kârını hissedarları ile paylaşırken, çalışanlarına enflasyonun altında kalan zammı çok gördü. Çalışanlarının taleplerini görmezden gelen şirket geçen yıl Savunma Bakanlığı ilemilyonlarca sterlin değerinde iki kontrat imzaladı.

Otobüs şoförleri süresiz olarak kontak kapatıyor

Kuzey Londra’yı kapsayan tüm güzergâhlarda çalışan 2 bin şoför talep ettikleri ücret zammını almak için süresiz olarak kontak kapatma kararı aldı. UNITE Sendikasına üye olan otobüs şoförlerinin grevi 4 Ekim’de başladı. Bir kamu kuruluşu olan Alman Demiryolları (DeutscheBahn)’na ait olan Arriva otobüs işletmesi, işçilerin ücretlerinden kıstığı kârı Almanya’ya aktarıyor.

Süresiz grev, Kuzey Londra’daki sekiz otobüs garajını kapsıyor. Bu garajlar; Ash Grove, Barking, Clapton, Edmonton, Enfield, PalmersGreen, Tottenham ve Wood Green. Greve giden otobüs şoförleri, gerçek enflasyon oranında zam talep ediyor. Düşük ücretler ve artan hayat pahalılığı ile başa çıkabilmek için Londra dışında yaşamaya zorlandıklarına dikkat çeken otobüs şoförleri % 12.3 oranında ücret artışı talep ediyor. Arriva’nın teklif ettiği %11.2 zammı yeterli bulmayan şoförler, ücretlerine enflasyon oranında zam yapılmasını talep ediyor. Otobüs şoförlerinin süresiz, demiryolu çalışanlarının ise aralıklı olarak gerçekleştireceği grevler nedeniyle Londra’da ulaşım Ekim’de felç olabilir.

Arriva’nın Kent bölgesinde işlettiği otobüslerin şoförleri de aynı gerekçeyle 30 Eylül’den itibaren aralıklı olarak grevler gerçekleştirecek. Kent’te çalışan 600 otobüs şoförü gerçek enflasyon oranında zam alabilmek için 6, 7, 10 ve 11 Ekim’de de grevde olacak.

United Airlines çalışanlarından grev oylaması.

Heatrow Havaalanı’ndan Atlantik ötesi uçuşlar gerçekleştiren United Airlines çalışanları ücret artışı ve taşeronlaşmaya karşı grev oylaması başlattı. Heatrow Havaalanında, United Airlines’ın; işletme, müşteri hizmetleri ve bagaj taşıma işlerini yapan 300 sendikalı işçi; işverenin %5’lik grevde ısrar etmesi ve işçileri, taşeron işçi çalıştırmayı engelleyen anlaşmayı iptal etmekle tehdit etmesi nedeniyle grev oylaması başlattı. Üç ayı kapsayan çeyrek dönemde 329 milyon dolar kar eden havayolu, bariz bir şekilde hissedilen hayat pahalılığına karşı ücretlerde düşüş anlamı taşıyan, enflasyon oranının çok altındaki zamda ısrar ediyor. Eylül’de başlayan grev oylaması 11 Ekim’e kadar devam edecek. Bu süre içerisinde anlaşma sağlanamazsa greve çıkan işçilere United Airlines çalışanları da dahil olacak.

Heatrow Havaalanı’nda ki bir başka anlaşmazlık da American Airlines’da yaşanıyor. American Airlines çalışanlarının ücretlerinin iyileştirilmesi için başlattığı grev oylaması 30 Eylül’de sona erdi. UNITE Sendikası oylama da çıkma olasılığı hayli yüksek olan grevlerin tarihlerini Ekim için de duyuracak.

Liverpool liman işçileri bir kez daha tarih yazıyor

İngiltere’nin en büyük konteynır limanı olan Felixstowe’da çalışan bin 900 liman işçisinin 30 yıl aradan sonra limanlarda başlattığı grevi Liverpool liman işçileri devraldı. Birçok sendika Kraliçe 2. Elizabeth’in yası nedeniyle grevlerini iptal ederken, Liverpool Liman İşçileri, grevini Kraliçenin cenazesinin kaldırıldığı gün başlattı. Senede 700 milyon ton kargonun taşındığı limanın işçileri, hakkı olandan başka öneriye razı olmayacaklarını işverenin %8,3 oranındaki zammı ve bir sefere mahsus 750 sterlinlik teklifini geri çevirdi. Grevlerin devam ettiği iki hafta boyunca kararlılıkları, aldıkları destek daha da artan liman işçilerinin aldığı yeni grev kararına liman da çalışan kontrol odasının operatörleri de dahil olacak. Birçok limanda dayanışma için yüklerin boşaltılmaması, kamuoyundan giderek artan destek ve greve katılan işçilerin sayısındaki artış, liman işçilerine güç ve cesaret verirken işvereni derin kaygılara itiyor. İkinci grevlerine 11 Ekim de başlayacak Liverpool liman işçileri, grevi kesintisiz olarak bir hafta devam ettirecek.

Üniversitelerde yeni dönem grevlerle başladı.

İngiltere ve İskoçya’da birçok üniversitenin; ofis, temizlik, kütüphane, güvenlik ve mutfak çalışanları yeni öğretim yılını grevlerle başlattı. UNISON Sendikasına üye binlerce üniversite çalışanı adil ücret artışı talebiyle greve çıktı. Hayat pahalılığının ve enflasyonun rekor seviyelere çıkmasına rağmen üniversite çalışanlarına reva görülen zam %3. Sürekli olarak enflasyon altında zam dayatmasında bulunan üniversite yönetimine cevabı grevle veren çalışanlar enflasyon oranın %2 üzerinde zam talep ediyor. Eylül ayında başlayan grevler aralıklı olarak Ekim ayın da devam edecek.

26 Kolejde grev vardı

İngiltere’de eğitim veren 26 kolej, 26 Eylül’de 10 günlük grev sürecini başlattı. Birinci dönemin sonuna kadar her hafta yapılacak ikişer ve üçer günlük grevlerle 10 günü tamamlayacak olan üniversite çalışanları, tüm diğer greve çıkan işçiler gibi enflasyon oranında zam talep ediyor. Enflasyon oranının %12’ler üzerinde olduğu bilinmesine rağmen üniversite çalışanlarının%2.5 oranındaki zammı kabul etmesi bekleniyor. 2009’dan beri hep enflasyon oranı altında zam alan üniversite çalışanları yaşadıkları %35’lik ücret kayıplarına ve düşük ücretlere dikkat çekerek taleplerinin kabul edilmesini istiyor.

 

I Must Save Myself From The Queen!

İlkokul çocuklarının da bildiği gibi, bu topraklar üzerinde egemenlik süren taç sahipleri “İngiltere Kralı, ya da Kraliçesi” sayılabilmek için epey bedel ödemişlerdir. Tarihin tozlu sayfalarını karıştırdıkça, tozdan çok kral-kraliçe dökülür.

Masalların dünyasında kraliçeler genellikle kötü kalpli ve komplocudur. Buna karşılık prensesler, bir prens tarafından öpülene kadar iyi, güzel ama mutsuz tiplerdir. Masallar çoğu zaman halkın bilinçaltının karmaşası içinden hayatın doğrularını anlatır. Kraliçeler hakkındaki bu yorumun çok da yersiz olmadığını tarih de kabul eder.

Üzerinde ekmek peşinde koştuğumuz toprakların tarihinde boy göstermiş kraliçeler şöyle bir geçsinler bakalım hafızamızdan!

I.Elizabeth ( 1533 –1603), tarihi karmakarışık hale getiren ve pek çok kelle uçurmakla ünlü VIII. Henry’nin kızıydı. Aşırı derecede beyaz bir tenle doğduğu için, hayalet olduğu söylenerek öldürülmek istendi ancak annesi tarafından kurtarıldı. Elizabeth 3 yaşındayken, annesinin kafası, zina yaptığı gerekçesiyle babasının emriyle kesildi. Hayli korkunç ve karmaşık komplolar ve iç savaşlar sonunda kraliçe oldu. Hiç evlenmediği için –ki bu konuda rivayet muhtelif- “Bakire Kraliçe” olarak tarihe geçti.

Yaşadığımız krallığın bir diğer kraliçesi I.Anne (1665 – 1714),bir beceriksiz olarak yazılmıştır tozlu sayfalara. Siyasi bakımdan oldukça başarısız, yakışıklı Danimarka Prensi olan kocasından başka dostu olmayan ve babası Katolik olduğu halde amcasının etkisiyle Protestanlığı seçecek kadar da iradesiz bir kadınmış. Bir de acıklı annelik hikâyesi var. Tam 18 kere doğurmuş ama çocuklarının hepsi ölmüş.

Kraliçe namıyla hüküm süren, iktidar sahibi olan kadınların en ünlüsü ve müthiş emperyalist çağın başlangıcını temsil eden Victoria’dır. “Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk” büyük ölçüde onun zamanında yükselmiştir. Sömürge halklar üzerindeki baskı ve zulmün ölçüsü, imparatorluğunun dünyasından daha büyüktü. Onu ve çağını anlatmak bizim sayfalarımızın boyunu çok aşar. Heykellerine bakarken elinde tuttuğu küreye dikkat etsek anlarız, nasıl bir iktidarın tepesinde oturduğunu.

18 yaşında tahta çıktı. Kuzeni Prens Albert’la evlendi. Biliyoruz ki, krallarla evlenen kadınlar kraliçe olur ama kraliçelerle evlenen erkekler kral olmaz. Kocası hep “Prens Albert” olarak kaldı, Kraliçeye 9 çocuk doğurttu ve Kraliçe 42 yaşındayken öldü. Bu yüzden hep siyahlar içinde gezen Victoria, İmparatorluğun iç ve dış politikalarında belirleyici bir rol oynadı. Geleneksel İngiliz muhafazakârlığı onun zamanında egemen siyaset olmanın da ötesinde toplumsal bir kültür halini aldı. “Tutuculuk” ve “Victorian ahlak” özellikle kadınların hayatını cendereye almak için eşsiz bir yol gösterici haline geldi. Simsiyah giysiler içindeki yaslı ve insanlığa küsmüş kadın, önce ve ağırlıkla kadınların hayatını zehir eden kuralların yaratılmasına ve egemen kılınmasına öncülük etti.

Gelelim son Kraliçe’ye. II.Elizabeth, Victoria’nın kraliçelik süresi rekorunu kırdı ve böylece tarihe geçti. Başka da bir marifeti görülmedi. İngiltere’nin inişe geçtiği dönemin Kraliçesi olduğu için adını zafer masalları, büyük iktidar başarıları süslemiyor. Kraliçe olması da oldukça alengirli bir saray mizanseninin sonucu olmuştu. Babası öldükten sonra kral olması gereken amcası, Hitler hayranı bir kadına âşıktı ve kendisi de Nazizm’e yakın görüşler taşıyordu. O dönemde İngiltere’nin önde gelen düşmanına hayran birinin kral olması, yine bir başka Hitler hayranının da onun yanında kraliçe olması sarayın kıdemli derin güçleri tarafından yakışıksız bulundu. Halka açıklanan gerekçede, “soylu olmayan bir kadına âşık olması dolayısıyla tahttan feragat ettiği” söylendi, ite-kaka saraydan kovulduğu gizlendi. Aldı sevgilisini gitti ülkeden ve Elizabeth böylece kraliçe oldu.

Kraliçelerin tarihi, barbar kralların tarihiyle başlar. Roma İmparatorluğu’nun çöküş döneminde ortaya çıkan ve köleciliğe son vererek feodal çağın başlamasına yol açan barbarlar, esas olarak savaşta ustalaşmış, kıyıcılıkta sınır tanımayan şefler öncülüğünde Avrupa’ya yayıldılar. Şefler güçlendikçe egemenliğin babadan oğla geçmesi âdetini getirdiler ve başlarına birer taç geçirdiler. Roma yıkıldıktan sonra Avrupa’da ve her zaman kendisini Avrupa’nın dışında gören İngiltere’de barbarlıktan gelen krallar ve onlara bağlı daha küçük boyda barbar şefler, yeni adlarıyla kontlar, lortlar, senyörler falan egemen oldular ve “asiller” tabakasını oluşturdular. Astığı astık, kestiği kestik kralların vahşetinin kökeninde yağmacı barbarlık vardır. Bu yüzden de, doğuşundan günümüze kadar halk yığınlarının özgürlük ve kendilerini yönetme talepleri daima onların değişmez düşmanlıklarının hedefi olmuştur.

Bütün masalsı süslerine, halkların bilinçaltına kazıdıkları yücelik ve yenilmezlik görüntüsüne karşın tarihi bakımdan çoktan ömürlerini tüketmiş hortlaklar gibi yaşıyorlar. Kokmaya başlamış cesetlerini layık oldukları yere gömme zamanı gelmiş de geçiyor.

Şimdi o ünlü marşta söylendiğinin aksine, kitlelerin haykırması gereken şarkı, “God Save The Queen” değil, “God save me from the queen”, ya da daha iyisi, “I must save myself from the queen” olmalıdır.

 

Kara lekeli saatin esrarı

Yeryüzünün bütün tarihi kentleri gibi, Londra da gizli köşelerinde çözülmeyi bekleyen sırlar saklar. Bunlar binaların, anıtların, cadde ya da sokakların içinde gizlenip kaybolmuş, yalnızca dikkatli ve meraklı gözlerin bulup hikâyelerini araştıracağı simgeler, işaretler ya da yazılardır. Ya da yalnızca küçük bir taş parçası, duvara çakılmış bir çividir.

Bugün hikâyesini anlatacağımız şey sadece küçük bir kara nokta. Evet, kocaman bir saatin tam 2 rakamına denk gelen yerinde, uzaktan sinek pislemiş gibi görünen, bir hata ya da ihmal sonucu orada kalmış gibi görünen kara bir leke…

Gazetemiz yazarlarından Bahattin Yadırgı, yukarıda sözünü ettiğimiz gizem avcılarından biridir. Meraklı gözleri fıldır fıldır kıyı köşe dolaşıp bize küçük görünen, ama aslında büyük tarihsel olaylardan birini anımsatma görevi üstlenmiş olan işaretleri bulup getirir. Saatin üzerindeki kara benek onun buluşu. Hikâyesini anlatmak da bize düştü.

İngiliz Devrimi, bir kralın kellesini kesen ilk devrimdir. Fransız Devrimi’nden yaklaşık 150 yıl önce, bir kralın kafasının kesilebileceğini kanıtlayan İngilizlerdir. Cromwell, I. Charles’ı alaşağı ettikten sonra kral yargılanır ve idama mahkûm edilir. İnfaz, 1649’da Whitehall’daki The Banqueting House’da gerçekleşir. Kalabalık bir halk topluluğu, yüzlerce yıl belleklerinde yer edecek bu büyük olayı izler. İnfazın gerçekleştiği binanın tam karşısında Horse Guards binası bulunmaktadır. Atlı Muhafızlar Kulesi… İşte hikâyesini anlattığımız saat, bu kulenin üzerindedir.

Siyah işaret ise, idamın gerçekleştiği öğleden sonra saat 2’yi göstermektedir ve bu Charles’ın kafasının kesildiği saattir.

Cromwell Devrimi, Monarşiyi yıkıp yerine parlamenter rejimi kurdu, ama mücadele 1649’da bitmedi. Kralcılar yeniden güç topladılar ve Cromwell’in ölümünden sonra ortaya çıkan siyasal boşluğu fırsat bilip yeniden 1660 yılında iktidarı ele geçirdiler. Yeni kral, I. Charles’ın oğlu II. Charles, babasını idama mahkum eden yargıçlardan ve Cromwell’den hesap sormak üzerde harekete geçti. Cromwell’i ve mezarı bilinen bir yargıcı yattıkları yerden kaldırıp cesetlerin kafalarını kesti. Bu ölümden sonra idam da, kulenin tam dibindeki meydanda gerçekleştirildi.

İşte, bir saatin üzerindeki bu küçük kara benek, çok önemli bir tarihsel kesitin en kanlı anılarını üzerinde taşıyor. Bakmadan geçmeyin.

 

Kazıcılar’ın Onurlu Anısı Yaşıyor

0

Yağmurlu bir günde, Gerçek Gazetesi Araştırma ve İnceleme Ekibi, Manchester ile Liverpool arasındaki küçük bir kasabaya gitti. Wigan, Londra’ya 3-3,5 saat mesafede, ilk bakışta herhangi bir özelliği olmayan küçük bir kasaba. Bir zamanlar şehir, yünlü kumaş ve keten üretimi merkezi olarak biliniyordu. Sakinlerinin birçoğu, dokumacılıkla ve kumaş ticaretiyle geçiniyor ve tarihte önemli iz bırakacaklarına dair herhangi bir işaret vermiyorlardı.

Ancak tarihin tozlu sayfalarından çıkıp gelen bir isim, burayı eşit ve özgür bir dünya için mücadele edenler için önemli ve çekici kılıyor.

İngiltere’nin tarihinde ilk kez tarımda komünizm düşüncesini ileri süren ve bu uğurda binlerce köylüyü seferber eden Gerrard Winstanley,10 Ekim 1609’da burada doğdu. Winstanley, çağımızda İngiliz tarım komünistleri grubunun lideri ve kuramcısı olarak anılıyor.

Winstanley, 20 yaşında Londra’ya gelmiş, bir kumaş tüccarının yanında çıraklık yapmaya başlamıştı. Çevresinde dindar ve namuslu bir insan olarak tanınıyordu. Cromwell Devrimi sırasında, parlamentonun güçlü bir destekçisiydi, ancak iç savaş işlerini kötü etkiledi ve iflas etti. Zaten, uzunca bir süredir, ticaretin bir sapkınlık, ahlaksızlık olduğunu düşünüyordu. İç Savaş sırasında oluşan ve Cromwell’den daha radikal fikirler savunan Eşitlikçiler Partisiyle birlikte hareket etti. Bu parti, tüm yetişkin erkekler için oy hakkı, her yıl yeni bir seçim, tam din özgürlüğü, kitap ve gazetelerin sansürüne son verilmesi, monarşinin ve Lordlar Kamarası’nın kaldırılması, jüri tarafından yargılanma, az kazanandan az vergi alınması gibi talepler ileri sürüyordu. Ancak Winstanley bu taleplerin yetersiz ve göz boyayıcı olduğunu düşünüyordu.

10 Nisan’da 1646 Winstanley, beş erkek ve iki kadınla birlikte, atık toprağı kazdıkları, turba ve çim aldıkları için, Cobham manastırında para cezasına çarptırıldılar. İki yıl sonra Winstanley, dört kitapçık yayınladı. Bunlar, Tanrının ve İsa’nın insanlardan farklı ve göklerde olduklarını ileri süren Hıristiyanlık dogmalarını eleştiriyorlardı. Winstanley, Tanrı’nın “insanın içindeki ruh” olduğunu ileri sürüyordu. Winstanley daha sonra İncil’in “Bir yaratığı koruyarak başka bir şeyi yok etmeyin … ama bütün yaratılışı göz önünde bulundurun, ve her yaratığı bir araya getirin, her yaratığı kardeşliğin bir üyesi haline getirin” sözlerine vurgu yaparak kiliseden ayrı bir din anlayışı ileri sürdü. Ekim 1648’de Winstanley’nin arkadaşı William Everard tutuklandı. “Tanrı’yı, Mesih’i, Kutsal Yazılarını ve dualarını inkâr etmek”le suçlandı. Gerrard Winstanley giderek daha radikalleşti ve tüm toprağın topluma ait olduğunu ileri sürdü. Ocak 1649’da Yeni Doğruluk Yasası’nı yayınladı. Broşürde şöyle yazmıştı: “Başlangıçta Tanrı yeryüzünü yarattı. Başlangıçta, bir insanlığın bir kısmının bir başkasına hükmetmesi gerektiğini söyleyen tek bir kelime bile konuşulmadı.”

Winstanley, kutsal kitapların zenginliği suç olarak gördüğünü ileri sürüyordu. Yoksulların ise zenginliği desteklemelerinin de eleştirilmesi gerektiğine işaret ediyordu. “Özel mülkiyet ve yoksulluk, eşitsizlik ve sömürü, sadece zenginler tarafından değil, aynı zamanda onlar için çalışanlar tarafından da sürdürülmüştür.” Winstanley, eğer eşitsizliğe karşı eylemde bulunmamışlarsa, Tanrı’nın fakirleri de cezalandıracağını söylüyordu: “Bu yüzden yeryüzünün tozu gibi, ayak altında sürünüyorsun … Alnınızın teri ile aldığınız ekmeği kendi başınıza yiyin. Aksi taktirde Tanarı seni kınar ve zenginlerle birlikte yok olursun. ”

1649’da 1 Nisan Pazar günü, , Winstanley, William Everard ve yaklaşık 30 ya da 40 kadın ve erkekten oluşan küçük bir grup, Walton Bölgesi’ndeki St. George’s Tepesi’ndeki arazileri kazmaya ve ekmeye başladı. Çoğunlukla emekçi erkekler ve aileleriydi ve beş bin kişinin de onlara katılacağını bekliyorlardı. Havuç ve fasulye ektiler. Sonraki birkaç ay içinde farklı bölgelerde binlerce köyü onlara katıldı. Topluluk, Diggers olarak adlandırıldı. Sloganları, “Yeryüzü herkes için ortak bir hazinedir” idi.

Winstanley düşüncelerini, “The True Levellers Standard Advanced” (1649) adlı manifestoda açıkladı. Birlikte ekilip biçilen ürün her ailenin elbirliğiyle ahırlara ve depolara taşındı. Ve herhangi bir aile mısır ya da başka bir ürüne ihtiyaç duyduğunda, depolardan parasız alabiliyordu. Eğer yazın tarlalara ya da kışın ortak ahırlara gitmek için bir at gerekirse, depo bekçilerinden parasız alırlar ve yolculuk sonunda ya da işleri bittiğinde geri getirirlerdi.

Winstanley, “Su, uzun süre aynı yerde beklediğinde bozulur; akan su ise tatlıdır ve ortak kullanıma uygundur. İktidar da öyledir. Bu yüzden görevli her memur her yıl seçimle yenilenmelidir. Kamu görevlileri yargılama yerinde uzun süre kaldıklarında, insanlığın kalbi, gurur ve zafer bulutları ile kararır; alçakgönüllülük, dürüstlük ve kardeşlik bozulur.” Yerel toprak sahipleri bu gelişmelerden çok rahatsız olmuşlardı. “Kazıcılar” defalarca saldırıya uğradılar. Oliver Cromwell de, Diggers’in eylemlerini kınadı.

Nihayet, 1649 yılının Haziran ayında Cromwell’in yakın adamlarından General Fairfax, zor kullanarak Diggers’ın eylemini kırdı. Bir yıl içinde İngiltere’deki tüm Digger toplulukları silinmişti. George’s Hill’deki son son altı hane 19 Nisan’da 1650’de yakıldı. Anaların ve çocukların çığlıklarına aldırmadan sopalarla dövdüler ve bir kadın bebeğini düşürdü.

Winstanley’in en tanınmış eseri olan Özgürlük Hukuku, 1652 Şubat ayında kazma deneylerinin çöküşünü müteakip yirmi aylık sessizlikten sonra yayınlandı. Oliver Cromwell’e seslenerek şöyle diyordu: “Ve şimdi toprağın gücüne sahipsin! Bu iki şeyden birini yapmalısın. Birincisi, ya toprakları, size yardım edenlere ve askerle dağıtacaksın; böylece Kutsal Yazıların ve kendi şanınızın emrini yerine getirecek ve hak ettiğin şerefe sahip olacaksın. Ya da ikincisi, sadece Kralın gücünü elinden almış olacaksın ve eski yasaları uygulamaya devam edeceksin! ”

19. yüzyılda Eduard Bernstein ve Karl Kautsky gibi Marksist yazarlar Winstanley’nin bu broşürde sosyalist bir düzen için eksiksiz bir çerçeve sağladığını iddia etmişlerdir. The Common People’ın (1984) yazarı John F. Harrison şöyle demiştir: “Winstanley solun panteonunda öncü bir komünist olarak onurlandırılmıştır.”

Gerrard Winstanley, 10 Eylül 1676’da öldü. Her yıl Wigan’da düzenlenen festival, onun özlemlerini paylaşanları bir araya getiriyor.

 

Kilise aleyhtarı hareket

MUHABİRİMİZ KARL MARX, HYDE PARK’TAN BİLDİRİYOR
LONDRA, 25 HAZİRAN 1855

Dinsel baskı araçlarından biri olan ve tüm halk eğlence yerlerini, pazar günü akşam saat 6-10 arası dışında kapatan Bira Yasası (Beerbill)’na karşı, Hyde Park’ta büyük bir halk gösterisi düzenlendi. Karl Marx, gösteriyi başından sonuna kadar izledi ve izlenimlerini bizimle paylaştı.

Bu yasa Londra’nın büyük bira satıcılarına yıllık kazanç vergisi sisteminin, yani büyük sermayeler tekelinin korunacağına ilişkin güvence vererek onların desteğini almasından sonra çıkarıldı. Bu yeni dinsel zorlayıcı önlem için büyük sermayenin oyu sağlanmıştı, çünkü pazar günleri dükkânlarını açanlar yalnız küçük esnaftır ve büyük mağazalar, pazar günleri, küçük dükkâncıların rekabetini parlamenter yoldan kaldırmaya tamamen hazırdılar.

Her iki durumda da kilisenin tekelci sermaye ile ortak komplosu var, ama her iki durumda da ayrıcalıklı sınıfların vicdanlarını rahatsız etmemek için alt sınıflara karşı dinsel ceza yasaları var. Beerbill, aristokrat kulüplerine nasıl dokunmuyorsa, Sunday Trading Bill de seçkinlerin pazar uğraşlarına dokunmuyor. İşçi sınıfı ücretini cumartesi akşamı geç saatte alır; öyleyse pazar günkü alış-veriş yalnızca onun için söz konusudur. Yalnızca o, küçük alışverişlerini pazar günü yapmak zorundadır. Demek ki, yeni yasa, yalnızca ona karşı yöneltilmiştir.

Büyük bira sanayicilerinin ve tekelci büyük tüccarların iğrenç hesaplarıyla desteklenen kokuşmuş, ve zevk düşkünü bir aristokrasiyle kilisenin bu ittifakı, dün Hyde Park’ta, “Avrupa’nın ilk centilmeni” 4. George’un ölümünden beri Londra’nın görmediği bir kitle gösterisine neden oldu.

Pazar ticareti üzerindeki yasanın öncüsü olan Lord Robert Grosvenor, yasasının zengin sınıflara karşı değil, yalnızca yoksul sınıflara karşı yöneltildiği itirazına şöyle yanıt vermişti: “Aristokrasi hizmetçilerini ve atlarını pazar günleri çalıştırmaktan büyük ölçüde sakınıyor.”

Geçen haftanın son günlerinde Londra’nın bütün duvarlarında, büyük harflerle basılmış ve kaynağını Çartistlerden alan aşağıdaki afişi görmek olanaklıydı:

“Yoksul halkın şimdilik hâlâ yararlanabildiği gazeteler, berberi, tütünü, içkiler ve yemekleri ve vücudun ya da aklın her çeşit besinlerini ve eğlencelerini pazar günleri ortadan kaldırmak amacıyla yeni pazar yasası çıkarılıyor. Başkentin zanaatçılarının, işçilerinin ve aşağı sınıfların katılacağı bir açık hava mitingi pazar günü öğleden sonra Hyde Park’ta yapılacaktır; miting aristokrasinin hangi dinsel kafayla dua ve dinlenme gününe riayet ettiğini ve bugün hizmetlilerin ve atlarını çalıştırma konusunda ne kadar titiz olduğunu görmek için, Lord Rober Grosvenor’un söylevindeki iddiaları da görmek için yapılacaktır. Miting saat 3’te Kensington bahçelerinin yanında Serpentine’in (Hyde Park’ta küçük bir göl) sağ yakasında olacaktır. Gelin! Ve karılarınızı ve ailelerinizi de birlikte getirin! Gelsinler ki “üstlerinin” kendilerine verdikleri örnekten yararlansınlar!”

Longchap Paris sosyetesi için ne ise, Hyde Park’ın Serpentine’i izleyen yolu, İngiliz yüksek sosyetesi için odur. Üyelerinin öğleden sonra özellikle pazar günleri, lüks arabalarını ve tuvaletlerini, uşak sürüleri tarafından izlenen süslü koşum takımlı görkemli atlarını ve arabalarını gösterdikleri yerdir. Yukarıdaki afişin metninden papaz egemenliğine karşı savaşımın İngiltere’deki bütün ciddi savaşımların niteliğini, yoksulun zengine karşı, halkın aristokrasiye karşı, “aşağı” durumdaki insanların “yukarı” durumdakilere karşı bir sınıf savaşımı niteliği aldığı görülüyor.

Saat 3’te, yaklaşık 50.000 kişi belirtilen yerde, Serpentine’in sağ yakasında, Hyde Pak’ın geniş çimleri üzerinde toplanmışlardı ve sol yakadan da insanlar gelince, bu 50.000, yavaş yavaş en az 200.000 oldu. Bir noktadan bir başka noktaya itilen küçük kümelenmeler görülüyordu. Oraya gönderilmiş çok sayıda polis memuru, açıkça, mitingin düzenleyicilerinin ellerinden, Arşimet’in dünyayı kaldırmak için istediği, sağlam bir dayanak noktası olmaya çalışıyorlardı.

Sonunda daha önemli bir grup yerini aldı ve grubun ortasında yüksekçe bir yerde Çartist Bligh başkanlığa yerleşti. Söylevine henüz başlamıştı ki, havada coplar sallayan 40 polis memurunu başında polis müfettişi Banks, ona, parkın, krallığın özel mülkü olduğunu ve burada bir miting yapma hakkı bulunmadığını bildirdi. Bligh parkın kamu mülkiyetinde olduğunu kanıtlamaya çalıştı ve Banks, Bligh’e kararında diretirse onu tutuklama emri bulunduğu yanıtını verdi; karşılıklı birkaç konuşmadan sonra, çevredeki kalabalığın korkunç bağrışmaları arasında Bligh şöyle bağırdı:

“Majestenin polisi, Hyde Park’ın krallığın bir özel mülkü olduğunu ve majestenin arazisini, mitinglerini yapsın diye halka ödünç vermek istemediğini bildiriyor. Öyleyse biz de Oxford Market’e gidelim.”

Ve alaycı “God save the Queen!” çığlığıyla grup Oxford Market yönünde dağıldı.

Ama bu sırada, Çartist merkez komitesi üyesi Finlen uzakta bulunan bir ağaca doğru koşmuştu, kitleler onu izledi, göz açıp kapayıncaya kadar çevresini o kadar sık ve o kadar yoğun bir biçimde sardılar ki, polis ona ulaşma girişiminden vazgeçti.

Haftanın altı günü eziliyoruz, parlamento da yedinci gün sahip olduğumuz birazcık özgürlüğü bizden çalmak istiyor. İkiyüzlülükle gözlerini sağa sola çeviren papazlarla birleşen oligarşinin bu adamları ve bu kapitalistler, Kırım’da kurban edilen halk çocuklarının dine aykırı cinayetinin kefaretini ödemek için kendilerine değil de bize ceza vermek istiyorlar.

Bu gruptan, bir başka bir gruba gitmek için ayrıldık; diğerinde bir konuşmacı, boylu boyunca yere uzanmıştı ve kendini dinleyenlere bu yatay durumda söylev veriyordu. Birden her yandan “Yola, arabalara!” çığlığı duyuldu. Bu arada ekiplere ve binicilere küfürler yağmaya başlamıştı bile. Kentten durmadan takviye alan polisler gezinenleri yoldan kovdular. Böylelikle Apsleyhouse Rotten Row’dan başlayıp, Serpentine’in aktığı yönün tersine giderek, Kensington Gardens’a kadar, yolun iki yanında insanlardan meydana gelmiş çeyrek fersahtan daha uzun iki yoğun çitin oluşmasına katkıda bulundular.

Seyircilerin yaklaşık üçte ikisi işçilerden, üçte-bir orta sınıftan oluşuyordu ve her iki kesim de kadınlı çocukluydu. Zoraki aktörler, yakışıklı baylar ve zarif bayanlar, “Avam ve Lordlar kamaralarının milletvekilleri”, şurada burada, Porto şarabıyla ısınmış, atlar üzerinde belli yaşta beyler, bu kez resmi geçitten geçmiyorlardı. Dayaktan geçiriliyorlardı. Kısa bir süre sonra bütün alaycı, kışkırtıcı ve kulağa hoş gelmeyen bir çığlıklar kasırgasının altında kaldılar; üstelik İngilizce, bu terbiyesiz sözler bakamından, bütün dillerden daha zengindir. Konser irticalen ortaya çıktığı için müzik enstrümansızdı.

Dolaysıyla koro kendi organlarından yararlanmak ve vokal müzikle yetinmek zorundaydı. Ve konser, bir homurdanmalar, tıslamalar, ıslıklar, gürlemeler, mırıldanmalar, sızıldanmalar, cıvıltılar, havlamalar, inlemeler, gıcırdamalar konseriydi. İnsanları deli edecek, ölüleri uyandıracak bir müzik. Buna garip bir biçimde, gerçek eski-İngiliz nüktesinin ve uzun süre devamlı kaynayan kızgınlığın patlamaları karışıyordu. “Go to church!” sesi, ayırt edilebilen tek sözdü. Bir leydi, yatıştırma imi olarak, arabasının kapısından dinsel esaslara uygun bir biçimde ciltlenmiş bir Prayer Book (Dua Kitabı) uzattı. Binlerce ağızdan yıldırım gibi gürleyen biri yanıt aldı: “Give it to read to your horses!”(Onu okuması için atlarınıza verin!)

Atlar ürkünce, şaha kalkıyorlar, ölümcül bir tehlike zarif yüklerini tehdit edince gemi azıya alıyorlardı, şakalar daha gürültülü, daha tehdit edici, daha acımasız oluyordu. Aralarında özel konsey bakanının ve başkanın eşi kontes Granville de bulunan soylu lortlar ve leydiler arabalarından inmek ve kendi ayaklarını kullanmak zorunda kaldılar. Kostümler, özellikle geniş kenarlı şapkalar, inancını açıkça belirtmeye özgü duruşlarıyla açığa vuran belirli yaştaki centilmenler atlar üzerinde geçtiğinde, bütün öfkeli bağırtılar, buyrukla yatıştırılamayan bir kahkahaya boğuluyordu. Bu centilmenlerden biri, sabrını yitirdi. Mefistofeles gibi uygun olmayan bir hareket yaptı; düşmana dilini çıkardı. “He is a wordcatcher! A parliamentary man! He fights with his own weapons!’ (“Bu bir geveze! Bir parlamenter! Kendi silahlarıyla savaşıyor!”), bu çığlık yolun bir yanından yükseldi. “He is a saint! he is psalm singing!’ (“Bu bir aziz! İlahi okuyor!”) Karşı tarafın karşılığı da böyle oldu.

Bu arada başkentin elektrikli telgrafı bütün polis karakollarına Hyde Park’ta bir karışıklığın hazırlandığını duyurmuş ve onlara olay yerine gitmeleri emrini verişti. Bu yüzden, Apsleyhouse’dan Kensington Gardens’a iki insan çiti arasından sırayla geçen polis takımları kısa aralıklarla birbirlerini izliyorlar, her seferinde şu halk şarkısıyla karşılanıyorlardı:

“Where are gone the geese? Ask the police! “(Kazlar nereye gitti? Onu polise sorun siz!)

Bu da, yakınlarda, Clerkenwell’de bir polis memuru tarafından işlenmiş herkesçe bilinen bir kaz hırsızlığını ima ediyordu. Bu skandal üç saat sürdü. Yalnızca İngiliz ciğerleri böyle bir güç gösterisi yapabilirler. Göster’ sırasında değişik gruplardan şöyle sözler duyuluyordu: “Bu daha başlangıç!”, “Bu ilk adımdır!”, “Onlardan nefret ediyoruz!”, vb.. İşçilerin yüzlerinde kızgınlık okunabilirken, orta sınıftan insanların yüzlerinde daha önce hiçbir zaman bu kadar hoşnut, bu kadar tatmin olmuş gülüş görmemiştik.

Sondan biraz önce gösterinin şiddeti arttı. Arabalar yönünde sopalar sallandı ve uyumsuz sesler ” You rascals!’ (“Alçaklar!”) ünlemi biçimine dönüştü. Üç saat süresince erkekli kadınlı Çartistler, kalabalığı dolaşıp bildiriler dağıttılar; bildiride büyük harflerle şunlar yazılıydı: “Çartizmin yeniden örgütlendirilmesi! Başkentte çartizmin yeniden örgütlendirilmesi için yapılacak bir konferansa delegeler seçmek üzere, gelecek salı günü 26 Haziranda, Friar Street’te, Doktor Common’un edebi ve bilimsel enstitüsünde büyük bir halk mitingi yapılacaktır. Giriş serbesttir.”

Londra basını bugün genellikle Hyde Park olaylarının ancak kısa bir raporunu veriyor. Lord Palmerston’un Morning Post’u dışında henüz başyazı yok. “Son derece utanç verici ve tehlikeli bir temsil, diyor, Hyde Park’ta geçti, yasanın ve geleneklerin açık bir ihlali -yasama gücünün serbest işlemesine fiziki gücü müdahale ettirmek için yasadışı bir girişimdi. Tehdidi yapıldığı gibi, aynı sahne gelecek Pazar yinelenmemelidir.”

Ama aynı zamanda şu Lord Grosvenor “fanatiğini” karışıklığın tek “sorumlusu” olarak niteliyor ve “halkın haklı öfkesine” neden olduğunu belirtiyor. Sanki parlamento, Lord Grosvenor’un yasasını üç müzakerede kabul etmemiş gibi! Yoksa o da mı “yasama gücünün serbest işleyişi üzerine baskı yapmak için fiziki güç” kullanmış?

Hyde_Park_Demonstration_1866.jpg

Resim altı:

An account by Karl Marx of a demonstration in Hyde Park, London, against a proposed ban on Sunday trading on June 24, 1855.

 

Köle Taciri Bilgin

Gazetemizin geçen ayki sayısında, küçük bir haber vardı. British Museum direktörü Hartwig Fischer müzenin “kurucu babası” olarak tanımlanan köle tüccarı Sir Hans Sloane’nin de büstünün kaldırıldığını açıklamıştı. Sebep, kaldırdı. Kurumun direktörü Hartwig Fischer, Sir Hans Sloane’nin büstünün, güvenli bir bölüme yerleştirildiğini söylemişti. Güvenli bölüm, Sloane’in çalışmalarının ve koleksiyonlarının sergilendiği arkalarda bir odaydı. Muhteşeme müzenin ziyaretçilerin ilgisinden oldukça uzak bu bölümü ancak meraklı araştırmacılar görebilirdi, herhalde onlar da “bu köle tüccarının burada ne işi var” demezlerdi!

Sir Sloane, çağının önemli bir fizikçisi, botanikçi ve araştırmacısıydı. Aynı zamanda British Museum’un da gerçek anlamda babası idi. Bunlardan vakit bulabildiği zaman, köle ticaretiyle uğraşıyordu.

Sir Hans Sloane, 1687’de Jamaika’ya ziyaret gitti ve adadaki çeşitli bitki ve hayvan örneklerini topladı. Biliyoruz ki, İngiliz soyluları ve denizaşırı tüccarları, Darwin’den çok önce yeryüzünün bu özel zenginliğine ilgi duymuş, örnekler toplayarak üzerinde düşünmüşlerdi. Sloane da onlardan biriydi. Bu ziyaretlerden birinde kakao ve suyla yapılan yerel içkiyi tattı ve mide bulandırıcı buldu. İçeceği daha lezzetli hale getirmeye çalıştı ve sonunda kakaoyu süt ve şekerle karıştırmayı denedi. Sonuç mükemmeldi! Bu buluş İngiltere’de hızla yayıldı. Kısa süre sonra Whites of Greek St, Soho ve Nicolas Sanders gibi yerlerde Sir Hans Sloane’nin Sütlü İçme Çikolatasını satan kafeler kuruldu. Fırsatı ilk değerlendirenlerden William III, HAMPTON COURT PALACE’de bir çikolata mutfağı inşa etti. Çikolatacısı Thomas Tosier, her sabah bir fincan sıcak çikolata hazırlıyordu. Günümüzde, Sloane markası, hâlâ revaçtadır.

Jamaika’da geçirdiği yıllardan sonra da pek çok obje toplamaya devam etti. Sonunda biriken eşyaları depolamak için kendi evinin yanındaki evleri de satın aldı. Daha sonra daha büyük bir eve taşınmaya karar verdi ve Chelsea Manor ile Chelsea’yi satın aldı. Koleksiyonu o kadar büyüktü ki, hükümetle 3 koşulda koleksiyonu devlete verecek bir anlaşma yaptı: Her iki kızı da 10.000 sterlinlik bir çeyiz alacaktı Koleksiyon Londra’da kalacaktı Giriş halka ücretsiz olacaktı. Bu anlaşmaya göre, ölümünden kısa süre sonra koleksiyonunu barındırmak için British Museum kuruldu. Sonunda İNGİLİZ KÜTÜPHANESİ ve DOĞAL TARİH MÜZESİ de Sloane Koleksiyonunun bir parçası olarak doğdu.

Evet, o köle ticareti yapan bir şirketin hissedarlarındandı. British Museum, kurucusunu bugün tarihin arka odasına göndermekle, ırkçılığa güçlü bir tepki gösteren halka karşı sorumluluğunu yerine getirmiştir. Onun bu lekeli geçmişine rağmen, sıcak çikolatalarımızı keyifle içmeye devam edebiliriz.

Köle ticareti, günümüz ahlak ölçüleri bakımından bir alçaklıktır. Fakat unutulmamalı ki, o çağlarda bu “iş”, herhangi bir ticaretten farklı görülmüyordu. Hatırlayalım, Fransız Aydınlanması’nın büyük filozofu, büyük hümanist Voltair de bir köle ticaret şirketinin hissedarlarındandı!

 

İlk emperyalist tekelin anası: köle ticareti

İlk İngiliz köle tüccarı John Hawkins’dir. 1562’de köle toplamak için Afrika’da ilk yolculuğuna çıktı ve üç yılda üç sefer yaptı. İlk kölelerini St. Domingo’da sattı.

O zamanlara kadar İngiliz tüccarların Afrika’ya ilgisi, köle ticaretinden çok fildişi, altın, baharat, boya hammaddesi gibi mallara yönelikti. Bunların yanı sıra, Afrika’nın Batı kıyısında koloniler kurmak resmi politikaydı. Batı Kıyısında, özellikle Portekiz, Hollanda, Danimarka ve İsveç gibi diğer Avrupalı güçlerle İngiltere arasında şiddetli bir rekabet vardı. Bu arada Amerika kıtasında, plantasyon tarımı gelişiyor ve köle ihtiyacı büyüyordu. Özellikle Hollandalıların geliştirdiği şeker kamışı tarımı, büyük bir üretim ve pazar imkânı doğurmuştu. Portekizliler ve Hollandalılar ele geçirdikleri Brezilya plantasyonlarında Afrikalılara ihtiyaç duyuyorlardı. İngilizler, Afrikalı kölelerin yanı sıra, hapishanelerdeki suçluları da şeker kamışı, tütün ve pamuk üreticilerine sattılar. Mahkûm işçiliği, üreticilerin artan ihtiyaçlarını karşılamaya elbette yetmiyordu. Tüccarların yanı sıra, “köleci çeteler” de devreye girdi. Bunlar daha büyük miktarda köleyi daha ucuza satabiliyorlardı. İngiltere’nin korsanlara karşı mücadelesinde bu rekabetin de önemli bir payı vardı.

Portekiz ve İngiltere, köle ticareti yapan en “başarılı” iki ülkeydi. Afrikalıların yaklaşık %70’i Amerika’ya taşındı. Yalnızca İngiltere, 3,1 milyon Afrikalıyı Karayipler, Kuzey ve Güney Amerika ve diğer ülkelerdeki İngiliz kolonilerine taşıdı.

1660’tan itibaren İngiliz Kraliyeti çeşitli şirketlerin İngiltere’ye yerleşmesini sağlamak için yeni yasalar çıkardı ve örneğin Hollandalı, Portekizli şirketler de, işlerini İngiltere’den yürütmeye başladılar. Böylece Krallık, köle ticaretinde tekeli ele geçirdi.

1698’de İngiliz tüccarlar tam bir egemenlik sağladılar. Köle ticareti birçok İngiliz limanından yapılmaktaydı, ancak en önemli üç liman Londra, Bristol ve Liverpool’du. Köle Ticareti Yasası uyarınca, köle ticareti bu üç limanla sınırlıydı ve bu kentler, bu ayrıcalık sayesinde son derece zenginleşti.

Tekel diğer tüccarlar tarafından tepkiyle karşılandı. Sınırlı köle ve yüksek fiyatlar, genellikle çoğu diğer uluslardan, özellikle Hollandalı yasadışı tüccarların güçlenmesine de yol açtı. Tüccarlardan ve üreticilerden yükselen muhalefet o kadar güçlüydü ki, tekel kaldırıldı.

Bu süreçte, Kraliyetin desteklediği Doğu Hindistan Şirketi işin içindeydi. Yalnızca Doğu Afrika’dan değil, aynı zamanda Afrika’nın Batı Kıyısı’ndan da köle topluyordu.

Şirket, zamanla politik bir oluşum hâline geldi, 18. yüzyılın başlarından 19. yüzyılın ortalarına kadar Britanya emperyalizminin güçlü bir aracı olarak kullanıldı. 19. yüzyılda Çin’deki faaliyetleri Britanya etkisinin Çin’e yayılmasında etkili oldu. Daha önemlisi, Şirketin kendine ait büyük bir ordusu mevcuttu ve bu orduyla Hindistan’ın önemli bölümünü kontrol etmekteydi.

Şirketin Hindistan üzerinden yaptığı ana ticaret maddeleri afyon, pamuk, ipek, çivit boyası, tuz, güherçile ve çaydı. Güçlü özel ordusu sayesinde, Hindistan’ın büyük kısmını yönetimi altına aldı. Ancak 1857’deki büyük “Sepay Ayaklanması”, Hindistan’da ana idare yetkilisi durumunda olan Batı Hindistan Şirketi’nin özellikle yukarı Ganj ile merkezi Hindistan bölgesine yayılmış iktidarını büyük ölçüde sarsıntıya soktu. Ayaklanma, büyük katliamlara yol açtı ve şirketin itibar kaybıyla sonuçlandı. Ardından 1858’de İngiltere tarafından çıkarılan “Hindistan Hükümeti Yasası”yla Hindistan’da yönetim, şirketten alınarak doğrudan Britanya Krallığı’na verildi. Şirket 1874 yılında feshedildi.

Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesinde önemli bir dönüm noktası olan Sepay Ayaklanması’nı önümüzdeki ay tozlu raflardan indireceğiz.

 

Londra 5. Kitap Şenliği’nde buluştular

0

Londra’da yapılan Kitap Şenliği Fieldseat ev sahipliğinde 5. kez gerçekleşti. Şenliğe çok sayıda yazarın yanı sıra şair, tiyatrocu, sinemacı ve ressam da katıldı. Kitap Şenliği’nin son günü olan 27 Kasım akşamı yapılan programa katılan yazar Aydın Çubukçu’ya onur ödülü verildi.

18 Kasım’da başlayıp 27 Kasım’da sona eren şenlik için yüzlerce kitap da hazır bulunduruldu. Yazarların kitaplarını da imzaladığı etkinliğe Londralıların ilgisi büyük oldu.

Mehmet Ali Alabora, Suat Eroğlu, Süreyya Akay, Kemal Sahir Gürel, Canan Aktaş, Dursaliye Şahan, Ali Poyraz, Fergül Yücel, Kamil Küpeli, Zöhre Ülger, Melisa Yıldırım, Hüseyin Kaplan, Günyol Bakoğlu, Pelin Markirt, Onur Akın ve Aydın Çubukçu’nun konuşmaco olduğu 10 günlük şenlikte, Suna Alan ve Sel-Trio bir müzik dinletisi sundular.

“Artık bir şeyler yapmalıyım”

Şenliğin son etkinliği, sanatçı Mehmet Ali Alabora’nın moderatçrlüğünü yaptığı ve Aydın Çubukçu, Pelin Markirt ve Onur Akın’ın konuşmacı olarak katıldığı etkinlik oldu.

Günyol Bakoğlu’nun Aydın Çubukçu’yu kısaca anlattığı sunumunda, “Koca Bizim 68’i hazırlayan Aydın Çubukçu hiç kendisinden söz etmemiş” diyerek, edebiyata, sanata ve düşünceye yaptığı katkılara vurgu yaptı.

Daha sonra Çubukçu’ya “Sanata, Edebiyata ve Hayata” katkılarından dolayı “Onur Ödülü” verildi. Mehmet Ali Alabora ve Fieldseat yöneticisi İrfan Şahin tarafından sunulan ödülden sonra konuşan Çubukçu, “Bazen bu tür ödüller, bir ayağı çukurda olan ve sırtını pışpışlamak için verilir. Bazen bir şeyler yapmak için verilir. Ben çok şey yapmadım. Bu ödülden sonra artık bir şeyler yapmalıyım” diyerek etkinliğe emeği geçen herkese teşekkür etti.