Ana Sayfa Blog Sayfa 20

Yerli ve Göçmen Emekçilerin Talepleri için 4 Temmuz’da Irkçılara ve Sermaye Partilerine Oy Yok!

4 Temmuz’da İngiltere’de dahil Birleşik Krallık çapında genel seçimler yapılacak. Yeni hükümeti belirleyecek seçimlerde, 650 milletvekili seçilecek. Seçimlerde Birleşik Krallık vatandaşı olmayan göçmen emekçiler oy kullanamayacak. Yıllardır bu ülkede yaşamasına rağmen oy hakkı olmayan yüzbinlerce göçmen yaşıyor. Göçmenlere seçme ve seçilme hakkı tanınması, birlikte yaşamı ve mücadeleyi teşvik edecektir. Day-Mer olarak yaşam merkezi Britanya olan göçmenlere seçme ve seçilme hakkı tanınmasını talep ediyor, seçme hakkı olan tüm Kürt ve Türk emekçileri sandık başına giderek oy kullanmaya, özelleştirme, savaş, ırkçılık, ayrımcılık ve sermayeden yana hareket edenlere oy vermemeye çağırıyoruz.

Yoksulluk, Sömürü ve Savaş Programlarına HAYIR!

Başbakan Sunak genel seçimleri iktidarın hezimet yaşadığı yerel seçimlerin hemen sonrasında aniden ve 4 Temmuz gibi erken bir tarihte ilan etti. Bu, kitleler ve sermaye nezdinde desteğini yitirmiş ve bölünmüş iktidarın, kayıplarını en aza indirerek aldığı desteği yenilemek üzere, muhalefeti ve halkı hazırlıksız yakalama çabasıdır. Nedeni de, halk açısından derinleşen yoksulluk, ücret düşüklüğü ve kötü iş koşulları, sağlık ve konut haklarının yok edilmesi, yabancı düşmanlığı ve savaş olan hükümet politikalarını aklamak ve sürdürmek. Sunak enflasyonu düşürdüğü ve sığınmacıları Ruanda’ya gönderecek yasayı çıkarmakla övünürken, kimi Muhafazakâr milletvekilleri bu girişimi bile yeterli bulmadığı için partisini bırakarak, göçmen düşmanı partilere geçiyor.

Hükümetin çalışma ve sosyal haklara saldırı planlarına, Ukrayna savaşına yaptığı doğrudan desteğe ve Gazze’de yaşanan katliamın en büyük destekçilerinden biri olmasına rağmen seçimlerle iktidara gelmesi beklenen Labour Party’den işçi ve emekçi yanlısı bir ses çıkmıyor. Son günlerde yolsuzluklarla sarsılan su idaresi Thames Water’da olduğu gibi, halk hizmetlerinin özel şirketlere devredilmesinin ve savaşların neden olduğu artan enerji ve gıda fiyatlarıyla hayat pahalılığına, halka ‘kemer sıkma’ politikalarının dayatılmasına dair bir şey vadetmiyor. Starmer liderliğindeki bir Labour Party iktidarının da sürdüreceği görünen bu politikaların sonucunda sosyal eşitsizlik derinleşecek, düşük ücretler nedeniyle çalışmaya rağmen yoksulluk büyüyecek, her yıl milyonlarca insan yoksullar ordusuna eklenecek. Hükümet sermayesini ve ordularını güçlendirirken sosyal alanları, gözleri kârdan başka bir şey görmeyen özel şirketlere devretmektedir.

Sermaye Partileri Mülteci Düşmanlığını, Irkçılığı Körüklüyor!

İngiltere dünya genelinde insanların yerinden yurdundan edilmesinin, savaş ve silahlanma politikalarının, çevre ve doğa katliamının en önemli sorumlularından olmasına rağmen, mültecileri ülke dışında tutmak için denizleri mülteci mezarlığına çevirenlerin başında geliyor. Sunak iktidarı, Ruanda planlarını tekrar tekrar dayatarak yasayı geçirdi ve seçimler sonrasını yasayı uygulamak için sabırsızlıkla bekliyor. Seçim kampanyasını da bu vaadi üzerinden, halkı bölmeye ve çeşitli kesimleri göçmen ve mülteci düşmanlığını kışkırtmak üzerinden yürütüyor. Grev ve demokratik gösteri haklarına getirilen yasaklar yanında, mültecilere sahip çıkan kurum ve kuruluşları, kişileri cezalandırmaya çalışıyor. Buna muhalefetin sunduğu tek alternatif, ülke sınırlarını koruyan bir güç ve bir insanlık hakkı olan iltica hakkını aşındırmaya verdiği destek oluyor.

Haklarımız için, Irkçılığı Zayıflatmak için Ortak Mücadele!

Bu seçim kampanyasıyla da milliyetçi, aşırı sağ partiler güçleniyor. Bu partiler, hükümetin uyguladığı, sermaye partilerinin onayladığı sermaye yanlısı ve emekçi karşıtı politikalar zemininde güçlenmekte. Bunun için seçimlerde gerici Muhafazakar iktidarın politikalarına son vermek bu politikalara destek veren partilere oy vererek mümkün olmayacaktır; bunun yolu, dini, dili ve kökeni ne olursa olsun çıkarları ortak olan tüm yerli ve göçmen emekçilerin ortak talepleri için birlikte mücadele etmesidir.

4 Temmuz seçimlerinde ücret düşüklüğü ve kötü iş koşullarına, sağlık ve konut hizmetlerinin yağmalanmasına, Gazze katliamına ve savaşlara, ırkçılığa, göçmen ve mülteci düşmanlığına karşı çıkan, barış ve insanca bir yaşam taleplerini savunan adaylara, alternatif oluşumlara vereceğimiz oylar taleplerimiz için mücadeleyi güçlendirecektir!

Tüm emekçileri seçimlere katılmaya, yerli ve göçmen emekçilerin birliğini, dayanışmasını ve mücadelesini güçlendirmeye çağırıyoruz!

Day-Mer

 

68’lilere dair bir melankolik hatırlama…

Erdal Öz’ün Gülünün Solduğu Akşam kitabını bir iki gecede gözyaşları refakatinde okuyup bitirdiğimde ortaokul son sınıfta olmalıyım. Yani Türkiye’de 80 darbesinin hükmünü sürdürdüğü 1984 senesi… Sakıncalı kitapların gazete kağıdıyla kaplandığı, ‘sol’ kitapların ve gazetelerin kamusal alanda okunmaya cesaret edilmediği yıllardı. O kitabı okuduktan sonra devrimci olmaya karar verdim dersem yeridir… Evet, bir kitap okudum ve hayatım değişti! Ahmet Kaya’nın Şafak Türküsü’nü de yine o yıllarda keşfetmiş, ruhumu melankoliyle doldurmuştum genç yaşımda. Bu ruh hali beni hiç terk etmedi, başka bir kıtaya başka bir iklime göç ettiğimde bile… Sanırsam ben bu ruh halini bırakmaktan imtina ettim, hep yanımda olması bir direnme-savunma mekanizması oldu benim için. Melankoli hayatın zorluklarına karşı cebimde durdu hep. Hüzün en çok yakışan mıdır bize bilemem ama en çok anladığım duygu olduğu doğrudur.

Benim gibi yetmişli yıllarda doğan arkadaşlara o kuşağın idealleri ve yeni bir dünya için mücadele etmiş gençlik önderlerinin isimleri verilirdi o zamanlar. Kimisi Deniz, Yusuf, İnan kimisi Cevahir, Taylan, Mahir’dir tanıdığım arkadaşların çoğu… Ortaokul yıllarında 68 gençlik önderlerinden İbrahim Kaypakkaya’nın kız kardeşiyle aynı okuldaydık. O yıllarda dönem sonlarında başarılı öğrencilerin sertifikaları törenle ve isim zikrederek verilirdi. Solcu olduğunu tahmin ettiğimiz müdür yardımcısı Kaypakkaya soyadını vurgulu biçimde söylerdi törende. Biz de daha uzun ve güçlü alkışlardık o ismi. Çocuk aklımızla tarafımızı ancak öyle belli ederdik o yıllarda.

Türkiye’deki sol hareketin tarihine yazılmış olan o önderlerin bu dünyadan ayrıldıkları yaşa geldiğimde onlara dair çok öykü biriktirmiş olduğumu fark ettim. O tarihi okurken efsaneleşmiş, kült kişiler yarattık. Ne vakit dara düşsek tarihin derinliklerinden o kahramanları çağırdık. Hep yanı başımızda oldular ya da böyle olduğunu düşünmek hep iyi geldi bizim kuşağa. ‘Kul dara düşmeyince Hızır gelmez imiş’ şiarı ile büyüyenlerdenim ben. Aynı geleneği devam ettirip ne zaman dara düşsem Hızır niyetine kahramanlarımızdan himmet umdum. Ruhi Su’nun Onlar ki şiirini hep onlar için söylediğini varsaydım, tüm şiiri ve ne için yazıldığını bilsem de. Onlara atfedilen sloganlar gibi yakışıklıydılar benim nazarımda. Tarihi politikayla birlikte okumak üzere eğitim almış birinin o tarihte ruhani anlamlar araması da nasıl okunur bilemem…

Gülünün Solduğu Akşam’dan sonra onlara dair kitaplar, makaleler, araştırmalar okumaya devam ettim. Doksanlı yılların başlarında öğrenciyken Ankara’da Net Piknik’te bir tanıdığımın 68’li babasıyla sohbet ediyordum. Ömrünün bir kısmını cezaevinde geçirmiş, çeşitli sıkıntılarla boğuşmuş ihtiyar delikanlı sohbetin bir yerinde ‘Bir yerlere geç kaldım ama nereye kaldığımı henüz bulamadım…’ demişti. ‘Sabah kalkıyorum koşturuyorum, o arayı kapatmaya çalışıyorum…’ diye eklemişti. Bir de Füruzan’ın Kırk Yedi’liler romanını okumamı salık vermişti. Yazarının derinlikli bir hüzünle yerli solun tarihine 68’liler diye geçen şehirli genç devrimcilerin öyküsünü anlattığı bu kitap da sonraları sol melankoli hatıratımda yerini aldı. Aynı hatırattaki vazgeçilmezlerden, Atilla İlhan’ın şiirine Ahmet Kaya’nın bestelediği Mahur Beste’nin ise Denizler’in idam edildiği gün onlara yazıldığını öğrenmem çok sonralarıdır. Şairin o şiirde dediği gibi ‘bizim’ kahramanlarımız gözümüzde hep:

‘Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı

Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı’

Doksanlı yıllarda devrimci eylemlerimiz bahar döneminde 8 Mart (Emekçi Kadınlar Günü),16 Mart (Halepçe katliamının yıldönümü), 21 Mart (Newroz), 30 Mart (Kızıldere katliamının yıldönümü), 1 Mayıs (İşçi Bayramı) ve 6 Mayıs (Deniz, Yusuf, Hüseyin’in idamları) tarihlerinin işaretli olduğu bir takvimi takip ederdi. Denizler’in anmasıyla yılı bitirirken o tarihe kadar gözaltına alınmamışsak kendimizi şanslı hisseder, gelecek yıla hazırlanırdık. Bu eylem tarihlerinin çoğunun anma günleri olması da bizim coğrafya solcularının tekerrür eden tarihine dair çok şeyler anlatır zannımca…

Onlar mı kahramandı biz mi onları kahraman yaptık bilemiyorum ama o adamların bir bildiği, bir düşündüğü, bir sözü vardı dünyanın meselelerine dair… Geçenlerde memleketin kadim sorunu Kürt meselesi üzerine okurken yaklaşık 45 yıl önce Hüseyin İnan’ın 21 yaşında kaleme aldığı, Türkiye Devriminin Yolu adlı küçük bir broşürde şu saptamayı okudum:

‘…ve Türkiye’deki tüm emekçilerin çıkarlarına en uygun çözüm yolu ‘bölgesel özerklik’ olacaktır. Bölgesel özerkliğin sınırlarını ve kapsamını, ancak, aynı sosyal ve iktisadi yaşantıya sahip olan halkların kendileri tayin eder.’

İnan’a ‘Aşk olsun çocuk sana aşk olsun!’ deyip, kendisine onlarca yıl sonra bir daha selam gönderiyorum bu yazıdan…

 

Day-Mer 35. Kültür ve Sanat Festivali Başladı

İngiltere’ye göç eden Türk ve Kürt toplumlarının ilk yerleştiği Hackney’de 35 yıldır kesintisiz olarak devam eden bir festival var. 1989 yılından beri Londra’da yaşayan Türk, Kürt ve Kıbrıslı Türklerin sorun ve ihtiyaçlarını karşılamaya, yerli ve göçmen emekçilerin birliğini güçlendirmenin çabası içinde olan Day-Mer,’in kuruluşunun ilk yılında başlattığı festival bu yıl 35. kez düzenlenecek. Türk ve Kürt toplumlarının İngiltere’deki 35 yıllık tarihinin en önemli göstergesi ve sembolü olan festival bu yıl 2 Haziran ve 7 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşecek. Başlayan geleneksel Day-Mer Kültür ve Sanat Festivali’ni Aslı Gül ile konuştuk.

Geçen yıl yapılan festivalden bu yana Day-Mer ne gibi çalışmalarla meşguldü? Bu yıl 35.sini düzenlediğiniz festival bu yaptıklarınızla nasıl buluşuyor?

İngiltere’deki işçi ve emekçilerin ücretlerden çalışma koşullarına, artan hayat pahalılığına karşı verdikleri mücadele bizimde gündemimizde. En önemliside başta Filistin olmak üzere Ortadoğu’da gelişmeler, Filistin halkının katliamına karşı verilen mücadele de son festivalden bu yana gündemimizde önemli yer tuttu. Bir yandan doktorların ve diğer iş kollarındaki devam eden grevler, koşulların zorlaşmasıyla sıkışan emekçilerin birliğini bozmak için göçmenlere yönelik söylem ve saldırılara karşı mücadele bizlerinde gündemindeydi. Bu alanlarda yerellerde sürdürülen mücadelenin bir parçası olmaya çalıştık. Türkiye kökenli göçmen emekçilere gelişmelerle ilgili bilgilendirme, aydınlatma çalışmalarını yaparken bu mücadelenin bir parçası olmasını sağlamada çaba sarfettik. Öte yandan her yıl gerçekleştirdiğimiz gençlik kampları, kadınlara yönelik çalışmalarımız, etkinliklerimiz, Kültür Sanat Komisyonumuzun Salı günleri yaptıkları etkinlikler, kültürel kurslarımız yıl boyunca devam etti. Festival kapsamında düzenlenen panel, kültür sanat toplantıları ve etkinlikleri, film gösterileri, gençlerin festival kapsamında düzenlediği etkinlikler bir yıl boyunca sürdürdüğümüz çalışmaların yansımasını oluşturuyor.

Festival programınızda neler yer alıyor, bilgilendirebilir misiniz lütfen?

Festivalimiz Haziran boyunca Resim ve Fotoğraf sergilerimiz Londra Toplum Merkezi’nde sergilenecek. Gençlerimiz futbol turnuvası ve park festival hazırlık buluşmasıyla gençlerin futbol aracılığıyla bir araya gelmesini hedeflerken, Park Festivali’de gençliğin örgütlenmesini sağlamak için bir gençlik buluşmasıyla festival programımızda yer alıyor. Day-Mer Londra Meydan Sahnesi’nin hazırladığı ‘Generallerin Beş Çayı’ oyunu üç gün sahnelecek. Aynı zamanda bir yıl boyunca çalışmalarını sürdüren Erbane, Şiir ve Ritm kurslarının yer alacağı Kültür ve Sanat Gecemizde festival programı kapsamında. Hayli sevilen Renkli Resimli Felsefe Söyleşiler etkinliği özel bölümüyle programda yer alıyor. Bu sene büyük Madenci direnişinin 40. yılı ve biz İngiltere’deki maden işçilerinin mücadelesini anlatan Still The Enemy Within film gösterimi ve yönetmeniyle söyleşiyi de festival programına dahil ettik. İşçi hareketindeki gelişmeler ve Filistin Halkıyla Dayanışma panelimiz ise Türkiye’den EMEP Milletvekili Sevda Karaca’nın yanı sıra İngiltere’deki mücadeleci milletvekili ve sendika temsilcilerinin katılımıyla gerçekleşecek. Park Festivalimiz hem Türkiye’den, hemde İngiltere’den müzik ve dans toplulukları, mücadeleci sendika ve politikacıların kürsüsü olacak.

Bu yılki festivalinizde hangi toplumsal gelişmelere yer vermek istiyorsunuz? Bunların nedenlerinden kısaca bahsedebilir misiniz?

Tabiki. Festivalimizde bir yıl boyunca işçi ve emekçilerin gündemini oluşturan konuları işlemeye, taleplerini ve mücadelesini yansıtmaya gayret ediyoruz. Panelimizin başlığı da bunu yansıtıyor. Hem İngiltere hemde Türkiye’de genel olarak dünyada işçi hareketindeki gelişmeler ve dünya çapında süren Filistin halkıyla dayanışmayı konuşacağız. Yanı sıra İngiliz işçi sınıfının tarihinde derslerle dolu olan Madenci direnişinin 40.yılı olması nedeniyle gösterilecek film gösterisinin de önemli olduğunu düşünüyoruz. Biz emekçilerin zorlaşan hayat koşulları, buna bağlı olarak artan grevler, işçi ve emekçilerin haklarına yönelik saldırılar ve buna karşı verilen mücadele, örgütlenmenin birlikte hareket etmenin önemini hem panelimizde hemde film gösterisinde ele almış olacağız.

Peki bir kültür ve sanat etkinliği olarak bu festival göçmen toplumun kültürel sorun ve gündemleriyle nasıl buluşuyor?

Day-Mer 35. yıldır bu ülkede çalışmalarını sürdüren buralı bir örgüt. Türkiye kökenli göçmen emekçilerin sorunları, ihtiyaç ve talepleri bir diğer yerli ve göçmen emekçilerden çokta farklı değil. Hayat pahalılığından dolayı artan yoksulluktan, sağlık, eğitim ve sosyal servislerdeki kesintilerden, çalışma koşulların kötüleşmesinden her milletten emekçiler gibi bizde olumsuz etkileniyoruz. Göçmenlere karşı çıkan yasalar, söylemler ve yürütülen politikalar sadece göçmen emekçileri değil, yerli ve göçmen emekçilerin birlikte mücadelesine büyük zarar veriyor. Bunun bilinciyle her kesimden emekçileri kapsayan birleştiren çalışmalara, faaliyetlere, etkinliklere kısacası mücadeleye dünden daha fazla ihtiyaç var. Kültür ve sanatsal etkinliklerin bu birlikteliği sağlaması, geliştirmesi, değişik etkinlikler aracılığıyla emekçilerin yanyana gelmesi ve ön yargıların kırılmasında önemli bir işlevi var. İşte festival etkinliklerimiz bir bütün olarak özellikle Türkiye kökenli göçmen emekçiler arasında böyle bir yeri var.

Böylesi bir dönemde festivallerin nasıl bir rolü var?

Bizi bölmeye çalışan politika ve saldırılara karşı kültürel ve sanatsal çalışma ve etkinlikler emekçileri birleştirir. Müzik, resim, sinema, tiyatro evrenseldir ve birleştirici özelliğe sahiptir. Sistemin yarattığı sorunlar ve sıkıntılardan dolayı yalnızlaşmanın, ruhsal sorunların arttığı böylesi bir dönemde kültürel ve sanatsal etkinliklerle yalnız olmadığımızı, birlikte hareket etmenin ve paylaşmanın güzelliğini görmek ve yaşamak dünden daha önemli. Dolayısıyla kültür ve sanatın emekçilerin sürdürdüğü mücadelenin genişlemesinde önemli bir rolü var.

Park festivali programınızın ana etkinliklerinden. Bu etkinliğe dair bilgi verebilir misiniz? Hangi sanatçıları hangi konuşmacıları göreceğiz?

35. yıldır bir festival kesintisiz bir şekilde sürdürmek her açıdan kolay değil. Bu emek demek, örgütlülük demek. Festivalimizde bunu en kitlesel katılımlı etkinliğimiz olan Park Festivali’nde görürsünüz. Karınca misali birçok alanda hummalı bir çalışma yürür. Alana ses cihazının, sahnenin, jeneratörlerin, stantların kurulması, yemek bölümündeki hazırlık, gençlik ve çocuk çadırlarındaki koşturmaca…Bir örgütlülüğün göstergesidir. Standlarda yer alan kesimlerin çeşitliliği, mücadeleci sendika ve sivil toplum kuruluşlarınında yer aldığı standların çeşitliliğide gözden kaçmaz. Müzik gruplarından, konuşmacılarına kadar bu çeşitlilik ve zenginlik sahne programınada yansır. Park Festivalimiz’de Türkiye’den Miraz, Almanya’dan Kontrast, İngiltere’den Don Kipper müzik grupları ve ACD Arts Dans Grubu sahne alacak. Ayrıca Emek Partisi Milletvekili Sevda Karaca, Jeremy Corbyn, Savaş Karşıtı Koalisyon ve Irkçılığa Karşı Ayağa Kalk Kampanya örgütlerinden, öğretmenler sendikası NEU gibi mücadeleci sendikalardan temsiciler konuşmacı olarak bizlerle birlikte olacak.

Başka eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Gerçek aracılığıyla çağrımızı vurgulayalım. Day-Mer Kültür ve Sanat Festivali üye ve dostlarımızın emekleri, kollektif çalışması 35 yıldır devam ediyor. Örgütlenmenin, emeğin ve kollektivizmin bir ürünüdür festivalimiz. Festival çalışmasına katılmak, bu örgütlülüğün bir parçası olmak isteyen dostlarımız çekinmeden bize ulaşabilir ve katılabilir.

 

35. Day-Mer Kültür ve Sanat Festivali Afiş

 

İran’da helikopter “kazası” ve gösterdikleri

Türkiye’de iktidar üç maymunu oynarken yalnızca muhalefetin “Gençlik ve Spor Bayramı”nı kutladığı 19 Mayıs’ta İran mateme büründü.

Cumhurbaşkanı Reisi ve Dışişleri Bakanı Abdullahiyan’la birlikte bir dizi İran yetkilisi daha İran-Azerbaycan sınırındaki bir baraj açılış töreninden Tahran’a dönerken bindikleri helikopter düştü ve araçtan kurtulan olmadı.

İran Ortadoğu’da güç olma iddiasına sahip ve İsrail’le ABD karşısında konumlanan bir ülke. Rusya ve Çin’in müttefiki. Bölgede birçok ülkede doğrudan asker bulunduruyor ve bu ülkelerdeki silahlı grupları destekliyor. Suudi Arabistan’la yeni barıştı. Ancak İsrail’le ilişkileri giderek daha çok geriliyor. En son bir ay kadar önce birbirlerini karşılıklı drone ve füzelerle vurmuşlardı. Nükleer programı nedeniyle ABD ve Avrupa’nın belli başlı ülkeleriyle, tabii ki İsrail’le de problem yaşıyor.

Böyle düşmanı bol ve etkili bir ülkenin üst düzey birçok yetkilisi birden düşen bir helikopterde ölünce komplo teorisinden geçilmez oldu.

Yanıtsız soruların bolluğu bu teorilerin revaç bulmasına neden oluyor.

Bunca yetkilinin birden tek bir helikoptere binmesi olağan dışı ve neden böyle bir yol tutulduğunun yanıtı yok! Hiç değilse cumhurbaşkanıyla dışişleri bakanı ayrı helikopterlere binebilirdi.

Üstelik bindikleri 40-50 yıllık eski bir Amerikan helikopteri. ABD yaptırımları nedeniyle yedek parça ihtiyacı bile karşılanamayan bu helikopterle yetkililerin neden uçtukları yanıtsız bir diğer soru. İran’ın envanterinde yeni ve kullanışlı helikopter yok değil. Bu ülke çok sayıda yeni Rus helikopterine de sahip. Neden bunlardan birinin kullanılmadığı sorusu ortada duruyor.

Başka bir gerçek, ölen iki kişinin önde gelen ve yükselmekte olan kariyerleriyle İran’ın politika belirlemede etkili isimleri olmaları. Cumhurbaşkanı Reisi, katılımı düşük bir seçimde düşük bir oyla seçildi, ama bu devlet yönetiminde etkisini azaltan bir faktör değildi.

Reisi, 1990-1995’te Tahran Başsavcısıydı. 2004’te başkan yardımcılığına getirildiği yargının 2019’da başına geldi. 2021’de cumhurbaşkanıydı. Yargının karar vericilerinden olmak, bu ülkede her yıl yüzlercesi infaz edilen idamların baş sorumlularından olmak demek ki, Reisi cumhurbaşkanlığı öncesi “Tahran kasabı” diye anılıyordu. Cumhurbaşkanlığında ise Mahsi Amini’nin ölümü üzerine patlak verip ayaklanmaya dönüşme eğilimi gösteren göstericilerin onlarcasının idamından birinci dereceden sorumluydu.

Reisi, aynı zamanda “Uzmanlar Meclisi” üyesiydi. Bu meclisin başlıca görevi, bugün Hamaney’in oturduğu bu ülkenin en üst makamı olan “dini lideri seçmek”. Ve Hamaney’le arası son derece iyi olan, onunla aynı muhafazakar ekibin üyesi Reisi, artık yaşlanan Hamaney’in yerini alacak ilk kişi durumundaydı. Dolayısıyla İran sadece cumhurbaşkanından değil, her dediği kanun olan müstakbel dini liderinden de oldu.

Hızla yükselen ve Reisiyle aynı ekipten olan Dışişleri Bakanı Abdullahiyan da küçümsenmez bir kariyere sahipti, uluslararası ilişkilerin düzenlemesinde söz sahibiydi.

Bu helikopter “kazası”nda, ABD ve İsrail’in parmağı olabileceği gibi, İran yönetimindeki rakip hiziplerin de dahli olabilir. Ya da “kaza” gerçekten kazadır, ama bu tür yorumların önüne geçme olanağı yoktur.

Şimdi İran, özellikle ABD ve İsrail’le silahlı sürtüşmelerinin ortasında yeni bir seçim sürecinde. 50 gün içinde yeni cumhurbaşkanını seçecek. Her seçim ise, adaylar ve aralarında yarış demek. Şimdilik Reisi’ye yardımcısı vekalet ediyor, ancak cumhurbaşkanı adayları şimdiden boy göstermeye başladı.

Önce reformcu kanat olarak tanımlananlardan olan Pezeşkiyan adaylığını açıkladı. Ardından Muhafazakarların önde gelenlerinden Celili aday olacağını duyurdu. Nükleer görüşmelerinde İran’ın baş müzakereciliğini yapmış olan Celili, önceden genel sekreterliğini yaptığı Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nde Hamaney’in temsilcisi. 2017 ve 2021 seçimlerinde adaylığı Anayasayı Koruyucular Konseyi tarafından reddedilen eski cumhurbaşkanlarından Ahmedinejad da aday olabileceğini açıkladı.

28 Haziran’daki cumhurbaşkanlığı seçimine kadar İran’da yüksek devlet kademeleri yeniden şekillenecek. Reisi’nin ölümü öncesinde nasıl gerçekleşeceği büyük ölçüde belli olan yakın gelecekteki devlet yönetimine ilişkin bu yeniden şekillenme zorunluğu, helikopter “kazasının” gerçekten kaza olup olmadığı sorusunun yanıtını daha çok karmaşıklaştırıyor.

 

Rishi Sunak, Netanyahu’nun tek savunucusu

Başbakan Rishi Sunak, Binyamin Netanyahu hakkında “yakalama kararı” başvurusu yapılmasını eleştirdi. Sunak, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Başsavcısı Kerim Han’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında “yakalama kararı” çıkartılması için başvurusu yapmasının, Gazze’deki duruma yardımcı olmayacağını söyledi.

Sunak, İngiltere parlamentosunda yapılan haftalık “Başbakana Sorular” oturumunda milletvekillerinin sorularını yanıtladı.

UCM’nin yakalama kararı alması halinde İngiltere’nin, söz konusu isimleri ülkeye geldiklerinde yakalayıp yakalamayacağı yönündeki soruya yanıt veren Sunak, “Henüz karar verilmemiş olsa da (Gazze’deki duruma) hiç yardımcı olacak bir gelişme değil” dedi.

Başsavcı Han’ın bazı Hamas yöneticileri için de benzeri bir başvuru yapmasına değinen Sunak, “Yasal olarak meşru müdafaa hakkını kullanan demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetle bir terör örgütünün eylemleri ahlaki olarak eşit tutulamaz” diye konuştu.

Hükümet kanadının tersine 11 partiden 100’ün üzerinde milletvekili ve lord, mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığına gölge düşürecek girişimlere karşı İngiltere’nin UCM’nin yanında yer alması gerektiğini açıkladı. Cameron’a hitaben yazılan mektupta İngiltere’nin bu girişimleri kınaması istenirken “İngiltere hükümetini Gazze’de işlenen suçlar için adaletin ve hesap erilebilirliğin sağlanması için UCM’ye her türlü desteği vermeye çağırıyoruz” denildi.

 

Gazze İçin Düzenlenen Üniversite İşgalleri Yavaşlama Belirtisi Göstermiyor

0

Okullarının, İsrail’in katliamındaki suç ortaklığını protesto etmek için üniversite kampüslerini işgal eden öğrenci hareketi büyüyor ve öğrenciler güçlü araştırmalarla üniversite liderlerinin yalanlarını ortaya çıkarıyor.

Manchester, Oxford ve Leeds gibi şehirlerdeki Filistin yanlısı öğrenciler üniversite binalarının dışında çadırlar kurdu. Londra Üniversitesi Goldsmiths’teki öğrenciler kütüphaneyi işgal etti. Ve en yakın zamanda Newcastle Üniversitesi’ndeki öğrenciler kampüsteki bir binanın içine barikat kurdular.

Birleşik Krallık üniversiteleri İsrail’in uluslararası hukuk ihlallerine ortak olan şirketlere yaklaşık 430 milyon Sterlin yatırım yapmaktadır. Öğrenciler bu ticari bağların devam etmesine izin vermeyi reddediyor ve şu anda Birleşik Krallık genelinde yatırımların silahlardan arındırılması ve elden çıkarılması çağrısında bulunan 30’dan fazla üniversitede protesto kampı var. Bunların başında, 2012-2022 yılları arasında dünyanın en büyük silah üreticilerinden 72 milyon sterlinden fazla doğrudan fon alan Sheffield Üniversitesi geliyor – bu rakam Birleşik Krallık’taki diğer tüm üniversitelerden ve Oxford ile Cambridge’in toplamından daha fazla. Yalnızca son beş yılda Sheffield Üniversitesi silah şirketlerinden 42 milyon Sterlin almıştır. Geçtiğimiz hafta, Sheffield Üniversitesi kampüsünün arkasındaki örgüt olan Filistin için Sheffield Kampüs Koalisyonu, Soykırım ve Apartheid Suç Ortaklığı Raporunu yayınladı. Rapor, silah üreticilerinden gelen fonların bu şirketlerin öğretim ve araştırma alanlarını etkilemelerine, öğrencilere savunma sektöründe kariyer fırsatları sunmalarına, ürünlerine yeşil ışık yakmalarına ve silah geliştirmek için devlet tarafından finanse edilen araştırmalara erişerek kendi araştırma ve geliştirme maliyetlerine yüzde 4.5 gibi düşük bir oranda katkıda bulunmalarına olanak sağladığını göstermektedir. Bu paranın ne için kullanıldığı genellikle belirsizdir, ancak bu paradan yararlananlardan biri, 2012-2022 yılları arasında üniversiteye 8.5 milyon sterlinden fazla bağışta bulunan İngiltere’nin en büyük ve dünyanın altıncı büyük silah şirketi BAE Systems’dir. BAE şu anda Gazze’de kullanılmakta olan F-35 savaş uçaklarının parçalarını üretiyor. Şubat ayında bir Hollanda mahkemesi, parçaların “uluslararası insancıl hukukun ciddi ihlallerinde” kullanılabileceği “inkâr edilemez riskini” gerekçe göstererek, ülkenin F-35 parçalarının tüm ihracatını durdurmasını emretti.

Sheffield kampından bir sözcü Novara Media’ya şunları söyledi: “Üniversitenin elini kana buladığının farkında olmadığına inanmayı reddediyoruz. Bunun anlamı, basitçe umursamadıklarıdır. Net bir mesajımız var: bizi görmezden gelme ya da uzaklaştırma girişimleri başarısız olacaktır. Öğrenciler ve personel üniversiteye meydan okumaya devam edecektir. Onlar vicdanlarıyla baş başa kalabilirler, biz kalamayız.”

London School of Economics’te (LSE) öğrenciler, adını büyük finansör ve sağcı haber kanalı GB News’in ortaklarından Paul Marshall’dan alan Marshall binasını işgal ettiler.

LSE Filistin Topluluğu da bu ay, LSE’nin Filistin halkına yönelik devam eden soykırıma, silah ticaretine ve iklim değişikliğine yaptığı yatırımlarla suç ortaklığı yaptığına inandıkları konuları inceleyen bir rapor yayınladı. LSE’nin şu anda yaklaşık 485 milyon sterlin değerinde bir bağışı bulunuyor. Rapora göre üniversitenin, “dört korkunç faaliyet” olarak adlandırılan Filistin halkına karşı işlenen suçlar, fosil yakıtların çıkarılması ya da dağıtılması, silahların yayılması veya üretilmesi ve enerji şirketlerinin ya da nükleer silah üreticilerinin finanse edilmesi faaliyetlerine dahil olan 137 şirkette 89 milyon sterlin değerinde yatırımı bulunuyor.

Filistin halkına karşı işlenen suçlara dahil olan şirketlere 48.5 milyon sterlin ve 13 silah şirketine 1.8 milyon sterlin yatırım yapılmıştır. Ayrıca JP Morgan gibi fosil yakıt endüstrisini ve nükleer silah üreticilerini finanse eden kuruluşlara 67 milyon sterlin yatırım yapılmış olup, fosil yakıt şirketlerine ve nükleer silah üreticilerine milyarlarca dolar borç veren sekiz yatırım fonu yöneticisi tarafından 174 milyon sterlin yönetilmektedir.

Protestolar devam ederken, aktivistler hiçbir yere gitmeyeceklerini açıkça ortaya koydular.

Manchester Leftist Action altında örgütlenen Manchester Üniversitesi öğrencileri, kısa süre önce bir binayı işgal etmelerinin ardından yaptıkları açıklamada şunları söyledi: “Filistin’deki soykırımla olan bağlarını sona erdirmesi için üniversite üzerindeki baskımızı arttırmak amacıyla Whitworth binasını ele geçirdik. “Önümüzdeki hafta yüzlerce öğrencinin sınavlara gireceği bu binanın kontrolü tamamen bizde. “Üniversite protestocu öğrencilere disiplin cezası vermeyeceğini taahhüt edene ve diğer talepler konusunda müzakerelere başlayana kadar buradan ayrılmayacağız.”

 

Ayın Artizi: Gerici Reform Partisi Lideri Richard James Sunley Tice Hacı Dayımız

0

Hepinize bahar dolu güzel dilekler efendim, umarım haller vakitler olabildiğince gıcırdır. Biz de olabildiğince formumuzdayız ya da güzel hava olasılıkları kafamıza vuruyor, tuhaf bir neşe doluyor içimize sanki iyi şeyler olacakmış da ramak kalmış gibi.

Neyse bu pozitif psikoloji beyanına rağmen baştan keselim konumuz paranoya endeksli artizlikler. Anlatayım: geçen oflaysınsta oturmuşuz bizim yeni işçiyle biraların hangisinin daha fazla kar getirdiğini konuşuyoruz, bizim yumurtacı çıkageldi yüzünde telaşlı bir ifadeyle. Ağabey dedi, yolda geliyordum, bir araba beni izledi gibime geldi, immigration memuru sanıyorum, benim son oturum başvurumda sorunlar vardı, bu yumurtacılığı da biraz kaçak yapıyoruz, galiba bu adamlar beni yakalamayı kafaya koymuşlar. Arkaya geçelim dedi, öyle de yaptık. Gel zaman git zaman aradan yarım saat geçiti ama bizim yumurtacının geleceğini sandığı immigration memuru felan gelmedi. Böyle olunca da adamı kısa bir sorguya tuttum bunları nereden çıkardığına dair, ağabey dedi tek tek herkes hakkında toplantı yapıyorlarmış, bak son dönemlerde benefit alanlara da dair haberler de dolaşıyor, benim yumurtacılık yaptığımı da duymuşlardır, beni kesin arıyorlar eminim.

Sakinleştirdik, belli ki korkmuş biraz kendini içinde bulduğu belirsiz durumundan, o korkularının da gerçek olduğunu inandırmış kendisine. Kimi kimsesiz olmaması da cabası. Dikkatli olmaya ol da senin için özel bir çabalarının olduğu da şu son dönemlerde dolaşan benefit ve tatil söylenceleri de biraz abartı dedik. Hadi bu tatile gidilirse immigration kayıt tuttacak haberleri rating için yapılan atmacalar da dikkat kendi kendine kafa yapma dedim yumurtacıya, bak gelen giden de yok, sen önlemini al ama sorunla da ortaya çıkınca uğraş, öyle birşey olana dek de kaygılanarak günlerini de kendine zehir etme dedik, 20 kutu falan da yumurta aldık, gönderdik arkadaşı. İki hafta sonra Southend’den telefon etti, deniz kenarına dinleniyormuş, konuşma iyi gelmişmiş.

Neyse bunun da gösterdiği gibi millet bazen başkasına bazen de kendisine verdiği önemden olacak, kendisini yaşamın tam da ortasında konumlandırarak bu paranoyalara giriyor. Tabii toplumsal bir boyutu da var sorunun. Sorun toplum üyelerine, sanır ki belediye, benefit, vergi, elektrik, gaz şirketi çalışanları, başka işleri yokmuş ya da onların yeteri işçisi varmış gibi, oturmuş onları konuşuyor, hayatlarını mahvetmek için komplolar entrikalar düzenleniyor. Keşke durum böyle olsa, olan birşey varsa da bu sorunların çoğunun ihmalden, yeteri işçi olmamasından, çalışma düzeninden felan olması. Neyse, böyle olsa da, herşeye rağmen masum tür bir paranoya bu, ya hayat ya eş dost boşluğunu kanıtlayıp böyle düşünenlere kuruntulu olmamaya dair önemli tecrübeler sağlıyor.

Asıl mesele hiçbir sorun olmadığı halde kendisini böyle hayatın tam da ortasında görüp bunu kullanmaya çalışanlar, bu artizler tabii. Örneği de bunu yeterince bu dönemde somutlayan gerici Reform partisi lideri Richard James Sunley Tice kardeşimiz. 4 değişik adı olsa da kendi arkadaşlarının “pound-shop Nigel Farage’ı” dedikleri yeni gericilik şampiyonlarından. Yerel seçimlerde caka atmasından başka karıştığı bir olayda olmadı ama yaptığı her açıklamada partisinin aldığı desteğin politikalarının ve kendisinin meziyeti olduğunu yansıtması, bu dışarıya dönük paranoyası bu demde artizliğini belirledi.

Richard dayımız 2021’den bu yana eski ismi Brexit şimdiki Reform olan partinin başkanı, eskiden bağış yapanların başında geliyordu, ne de olsa dayımız konut sektörü ve televizyon sunuculuğundan bayağı bir servet toplamıştı, sonra da tuttu partinin başkanı da oldu. Miyadını doldurduğundan parça parça olmaya başlayan iktidar partisinden sadece bir milletvekilinin partiye geçmesinin de gösterdiği gibi Muhafazakarlar açısından bir boşluğu dolduran Reform partisinin gerici şampiyonluğuna da odak olmasını da kendi başarısı sanıyor. Oysa gericilerin saklanacakları başka delik kalmamış ve arkadaş yüz kurtarıcı suçlulara geçici bir han sağlıyor.

Londra meclisinde partisinin bir koltuk kazanmasıyla da medyaya yaranıyor. Geçen gün kalkmış küresel ısınmanın nedeni patlayan volkanlar dedi, bırakın önlemeyi gelin küresel ısınmaya hazırlanalım dedi. Hazırlığı da olsa olsa millete şort tişört dağıtmak herhalde. İktidar partisinden de fazla göçmen düşmanlığı yapıyor arkadaş ve partisi, zamanında AB referandumunu ırkçı gündemi ilerletmek için kullanan önceli Brexit partisi gibi. Tice’nin ne karıştıracağı da belli değil, 1994’dan bu yana başka ülkelerde vergi kaçırmak için sakladığı banka hesapları gibi biraz meçhul arkadaşın yapacakları ama kötü türünden, sağı solu belli olmuyor ki olduğu provakatörlüğe uyuyor.

Fakiri kaygılandıran paranoya böylesi bir yuppy’nin elinde kendini satma malzemesi ki artizin yaptıklarındandır bilirsiniz. Fakir yaşadıklarıyla paranoyasına anlam vermeye çalışıyor, Tice kardeşimiz ise paranoyalarıyla yaşadıklarına. Ama tüm paranoyalar gibi onu olası değil somut gerçekler bekliyor; önümüzdeki seçimlerde partisinin başarısı ne olursa olsun kendi başkanlığının ve artizlik platformunun geçiciliğini. İsterseniz siz yanıtlayın yarın seçimlerden sonra gericiler nerde nasıl örgütlenecekler ve o kadar kodaman ve canavarvari artiz varken Tice’a ne olacağını. 15 dakkadır ünlü olduğu için öyle kalacağını sağlayan salak. Yani demem o ki, fakirler şüphelerini giderirken Tice’ın diğer uca savrulup daha tehlikeli olması olasılığının arttığı, ki diğer uçta kendisini herşeyin merkezinde sanmanın tam tersi, yani herşeyin dışında görmesi. Bu da onun için bir gerçeklik olunca ne tür bir artize evrileceğine ya da artizlerin nasıl evrileceğine dair gösterdiklerine: gericilik üzerinden bir artizlik kuşağının başında olduğumuzu.

Daha güzel evrimler efendim.

 

Yardım alanların yurt dışına çıkış bilgileri DWP ile paylaşılıyor mu?

0

İngiltere’de yaşayan ve kira da dahil, Pension Credit, Universal Credit, Employment and Support Allowance, Income Support, Jobseeker’s Allowance gibi herhangi bir gelir destek yardımı alanların yasal olarak yurt dışında 28 gün tatil yapma hakları var. Yurt dışında 28 günlük tatil hakkı ve tatil amaçlı yurt dışına gidenlerin İngiltere’den çıkış ve girişlerinin takip ve tespitine dair yapılmış herhangi yeni bir düzenleme yok. Bu konudaki uygulama geçen yıl ve daha önceki yıllarda neyse bu yıl da aynı. Yani son bir yıl içinde yapılmış herhangi bir düzenleme yok.

Tatil mevsiminin gelmesiyle birlikte özellikle emeklilik yaşında olanlar arasında en çok tartışılan konulardan biri olan yurt dışında kalma süreleri, mayıs ortasında kamuoyuna da yansıyan bir beyanatın ardından yeniden ‘‘alevlendi.’’ Tatile çıkmış olanlar, çıkmaya hazırlananlar ve biletlerini almış olanlar ‘‘kulaktan kulağa’’ hızla yayılan bu ‘‘beyanat’’ nedeniyle büyük bir ikilem içerisine düşürüldü. Türkiye’ye gitmek için havaların ısınmasını bekleyen yüzlerce emekli tatilini yakma ve yardımlarından olma ikilemi arasında kalmış durumda.

Daha önce kamuoyunda büyük tartışmalar yaratan otomatik bilgi paylaşımı olarak da bilinen ‘Finansal Hesap Bilgilerinin Otomatik Değişimine İlişkin Çok Taraflı Yetkili Makam Anlaşması’ düzenlemesine dair yapılan sansasyonel açıklama ve haberlerin neden olduğu bilgi kirliliğinden kaynaklı mağduriyetler gibi bu tartışmalarda özellikle doğru bilgiye ulaşmakta zorlanan yüzlerce kişiyi mağdur etti.

Mevcut düzenlemeler ve yasalar sosyal yardımlardan sorumlu Çalışma ve Emeklilik Bakanlığı (DWP)’nın havayolu şirketlerinde ve gümrüklerde mevcut olan kişisel verilere erişmesine ve takibini yapmasına olanak tanımıyor. Pasaportlarda ve uçak biletlerinde sosyal yardımların ödenmesi için şart olan sosyal sigorta numarası (National Insurance) yok. O yüzden ne uçak şirketlerinin ne de sınır kontrol memurlarının kimin yardım alıp almadığını bilmesine imkân yok. DWP tüm giriş ve çıkış yapanların bilgisine sahip olsa bile bunlar içerisinde yardım alanları tespit ve takip edecek bir birim ve alt yapıya sahip değil. DWP ancak bir ihbar veya size gönderilen mektuplara cevap vermemenizden kaynaklı bir şüpheli durumda sizden pasaport ve yurt dışı giriş çıkış bilgilerinizi isteyebilir ve ancak sizin paylaştığınız beyan ettiğiniz kadar bilgiye sahip olabilir.

EMEKLİLER BANKA HESAPLARI ÜZERİNDEN TAKİP EDİLECEK

DWP’nin, Pension Credit yardımı alanların yurt dışında uzun süre kalıp kalmadıklarını ve yardım alma haklarını ortadan kaldıracak kadar birikmiş paralarının olup olmadığını tespit etmek için başlattığı bir girişim zaten var. Asıl dikkat edilmesi gereken hususta bu. DWP emeklileri sınır çıkış bilgileri üzerinden değil banka hesap hareketleri üzerinden rahatlıkla takip edebilecek. Yardım alan herkesin ödemelerinin yanında referans olarak, sosyal sigortalar numarası ve alınan yardımın adı yazar. Yani hesaba yatırılan paranın takibini yapmak, hesap sahibinin yurt dışına çıkış yapıp yapmadığını takip etmekten daha kolay. Mayıs 2024 itibarı ile Lordlar Kamarası’nda rapor aşamasında olan bir yasa tasarısı var. Veri Koruma ve Dijital Bilgi Yasa Tasarısı (Data Protection and Digital Information Bill) önümüzdeki yıl yürürlüğe gireceği tahmin edilen bu yasaya dahil edilen bir madde sayesinde DWP yardım paralarını yatırdığı hesaplarda biriken para miktarının 10 bin sterlinin üzerine çıkmasından ve hesaplarda dört haftadan fazla bir zaman diliminde yurtdışına işlem yapılmasından otomatik olarak haberdar edilecek. Yani hesabınızda 10 bin sterlinden fazla para birikmişse ya da yurt dışından dört haftadan fazla bir dönem içinde para çekmiş ya da kartınızdan ödeme yapmışsanız sistem sizi otomatik olarak DWP’ye fişleyecek. Bankalar, birikmiş para limiti ve yurtdışında geçirilen süre ile ilgili önceden belirlenmiş kriterlere dayanarak olası tutarsızlıkları DWP’ye bildirecek. Hesabınız bu uyarı ile fişlenmiş olsa bile sizin onayınız olmadan DWP’nin erişimine açılmayacak.

Araya seçimler girmiş olsa bile bu yasanın 2025 yılında onaylanmasına kesin gözüyle bakılıyor. Çünkü şimdiye kadar bu yasa tasarısına karşı çıkan milletvekili sayısı 51’i geçmiş değil. Tasarının yasalaşmasının ardından tüm bankaların sisteme entegre olması ise ancak 2030 yılına kadar mümkün görünüyor. Elbette büyük bankalar daha kısa zamanda entegre olabilir. Çıkacak olan yeni yasa ile yaklaşık 9 milyon hesap gözetim altında tutulacak. Bu 9 milyon hesaptan 5.8 milyonunu Universal Credit alanlar, 1.6 milyonunu Employment and Support Allowance alanlar ve 1.4 milyonunu ise Pension Credit alanlar oluşturuyor.

DWP için paranın izini sürmek kişilerin izini sürmekten daha kolay. O yüzden gümrüklerdeki giriş ve çıkışları değil bankamatiklerden ve kart makinelerinden çıkan parayı takibe almanın altyapısı oluşturulmakta.

 

Türkiye’nin sağlık turizmine darbe vuracak girişim!

Türkiye’de kilo verme ameliyatında ölen Shannon Bowe’in (28) ailesi İngiltere’deki satış etkinliklerinin engellenmesini istedi. Türkiye’de zayıflama ameliyatı sırasında aort atardamarının iki kez delinmesi sonucu hayatını kaybeden İngiliz kadının ailesi, Türkiye’deki kliniklere İngiltere’de reklam yapmasının engellenmesi çağrısı yaptı. İngiltere’de pahalı hotellerdeki “tanıtım” adı altındaki merdiven altı muayenelerin de yasaklanmasını isteyen aile, “Bu tür etkinliklerin ticari kazanç amacıyla desteklenmesinin derhal durdurulmasını, başka ailelerin Shannon’ın önlenebilir, erken ölümünden bu yana çektiğimiz acı ve duygusal travmadan korunması için yalvarıyoruz” mesajını verdi. Shannon Bowe, geçen yıl tüp mide ameliyatı için gittiği Türkiye’de 2 Nisan’da aşırı kan kaybı sonucu ölmüştü. İskoçya’da özel bir kliniğin sahibi, Shannon’ın ölmeden bir hafta önce mide ameliyatı olmak istediğini ancak tıbbi kriterleri karşılamadığı için reddedildiğini doğruladı.

Ne yazık ki Bowe’un ölümü bir ilk değildi. Üç çocuk annesi Melissa Kerr (31) de, 2019’da İstanbul’daki Medicana Kadıköy Hastanesi’nde Brezilya tipi kalça kaldırma ameliyatı sırasında ölmüştü. BBC Türkiye’ye kilo verme ameliyatı için giden yedi Britanya vatandaşının öldüğünü yazdı. Son beş yılda, tıbbi prosedürler için seyahat eden 28 İngiltere vatandaşının öldüğü basına yansıdı. İngiltere’de açılan soruşturmada adli tabiplik, kozmetik turizmi için giden hastalara yeterli bilgi verilmediğini öne sürülüyor. Soruşturmaya Birleşik Krallık Sağlık Bakanlığı’nın dahil olması davanın Türkiye aleyhine büyüyeceğini gösteriyor. Yakında bir ekip Türkiye’ye giderek konuyu enine boyuna mevkitaşlarıyla görüşecek.

ÖZEL HASTANELERİN ÇARESİ “YABANCI MÜŞTERİ”

Türkiye’de hastalara müşteri olarak bakan özel hastaneler son yıllarda üç nedenle “müşteri”lerini yitirince yurtdışı müşterilerine yoğunlaştılar. İlk nedeni Türkiye’de emekçi ve emeklilerin alım gücünün düşmesi ikincisi TL’nin değer yitirmesi ve üçüncü olarak da Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ile anlaşmalı hastane konumlarında kazanç yitirmeleri sayılabilir.

Geçen yıl SGK, kurumla anlaşmalı özel hastanelere kısmi branşlarda değil bütün branşlarda hasta kabul etme zorunluluğu getirme kararı aldı. Bu karar nedeniyle birçok hastane “SGK ile anlaşmalı hastaneler” kapsamından çıktı. Temmuz ayında ise Sağlık Uygulama Tebliği’nde (SUT) yapılan değişiklikle birlikte özel hastanelerin sağlık hizmet bedellerine yüzde 40 zam yapıldı. Bu süreçte hastalar ciddi oranda mağdur olurken devlet hastanelerinde randevu bulamayan hastalar, rutin bir kan testine bile fahiş rakamlar ödemek zorunda kalıyor.

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Genel Sekreteri Vedat Bulut, değişiklikler nedeniyle yoksulların sağlık hizmetine ulaşamadığını vurgulayarak “Kişi başına düşen yıllık sağlık masrafı, ortalama 3 bin lirayı geçti. Yani 85 milyonluk nüfus, 250 milyar lirayı aşkın bir parayı, sağlığı için cebinden ödüyor. İnsanlar sağlık, eğitim, adalet ve güvenlik hizmetlerini ücretsiz alabilmek için prim ve vergi ödüyorlar. Ancak sağlık için cepten ödenen ücretler her geçen gün artıyor. Hastalar eczanede reçete bedeliyle birlikte muayene ücreti de ödüyorlar. Hekimler özlük hakları iyileştirilmediği için kamudan ayrılıp özel sektöre yöneliyor. Ancak yurttaşlar da bu özel hastanelere ulaşamıyor” diye konuştu.

TÜRKİYE’DEN İNGİLTERE’YE AKIN VAR

Türkiye’deki özel hastaneler arasında özellikle İngiltere’de (ücretsiz tedavi) NHS kapsamına girmeyen estetik, saç ekimi ve diş implant hizmetlerinde rekabet gücü olması ve TL/Sterlin kurundaki değişim İngiltere pazarını cazip kılan nedenler arasında.

Türkiye’nin önde gelen 80 özel hastane ve kliniği 28-29 Haziran’da gerçekleşecek olan Londra’da Elizabeth II (QEII) Center’deki Sağlık Turizm Fuarı (Health Tourism Expos) katılacak.

Londra’ya sağlık ekibi gönderen özel hastaneler “tanıtım” yapıyoruz kılıfıyla yasadışı olarak tedavi uygulamaları İngiltere basınına da sıkca yansıyor. Geçen Nisan’da The Sun, İngiliz hastalarla tanışmak ve tanıtım yapmak için İngiltere’ye tur düzenleyen Türkiye’den izel bir sağlık şirketinin tanıtım etkinliğine katıldı. İngiltere’deki bir otelde yapılan tanıtımda kalça kaldırma ameliyatı olmak isteyen hasta kılığına giren bir kadın, Türk doktorla görüşmesini gizli kameraya kaydetti. Korsan tedavi Türkiyeli cerrahın İngiltere Tabibler Odası’na kayıtlı olmaması, hastanın izni olmadan kadının iç çamaşırının indirilmesi istenmesi, satış stratejilerinde bulunulması, hastanın tıbbi geçmişinin sorulması, bu ameliyattan dolayı yaşanan ölümler hakkında yalan söylenmesi ve ruhsatsız doktorluk faaliyeti suç olarak İngiltere basınına yansıdı.

The Sun’da yer alan bu haber BBC Türkçe aracılığı ile Türkçe basında yer alması ise özel hastanenin başvurusuyla yargı yasağına takılarak garip bir sansür uygulaması gerçekleşmiş oldu.

Sağlık sosyal hukuk devletinde ücretsiz olması gerekirken, Türkiye’de özel hastanelerin teşvik edilmesi sağlığın her zamankinden daha çok metaya dönüşmesine de çanak tuttu. Türkiye Sağlık Bakanlığı verilerine göre 2002’de 271 olan özel hastane sayısı 2021’de 571’e yükseldi. Türkiye’de toplam 1547 aktif hastanenin yarıya yakınını özel hastaneler oluşturuyor. 2002’den 2022’ye kadar kamu hastanesi sayısındaki artış yüzde 18.22 olarak gerçekleşirken özel hastane sayısındaki artış yüzde 111.7 olarak gerçekleşti. Devlet ve üniversite hastanelerinin giderek yetersizleşmesi ve kâr güdüsüyle çalışan özel hastanelerin katlanarak büyümesi ülkede sağlık arayışı ve sağlık sistemine erişebilirliğe de darbe vurdu.

Grevlerin ve greve çıkan işçilerin sayısı artıyor

Son 14 yıl boyunca uygulanan kemer sıkma politikaları nedeniyle reel anlamda ücret kaybı yaşayan kamu ve özel sektör çalışanlarının ücret ve çalışma koşullarını iyileştirmek, işlerini korumak için yaptıkları grevler Mayıs boyunca da devam etti. Eğitimden, depo çalışanlarına, havaalanı çalışanlarından nükleer enerji çalışanlarına, sağlıktan temizlik işçilerine, sınır kontrol memurlarından özel güvenlik çalışanlarına kadar onlarca sektörde yüzbinlerce çalışan greve çıktı. Kimi grevler kazanımla sonuçlanırken kimileri ise aylardan beri kararlılıkla devam ettiriliyor. Greve çıkan işçi ve emekçiler arasında yanı başımızdaki Hackney eğitim emekçileri de var Britanya’nın en kuzeyindeki kolej öğretmenleri de var.

Tüm ülke çapına yayılan grevler, ayrı ayrı ele aldığımızda gazetemizin tüm sayfalarını dolduracak kadar çok. Bu nedenle hepsini ayrı ayrı yazmak yerine grevleri talepleri üzerinden kategorileştirerek özet olarak almayı tercih ettik. Dileyenler daha fazla detay için grevleri ayrı ayrı araştırabilir.

Ağırlıklı olarak ücret ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için yapılan grevler arasında öne çıkanlar;

İskoçya’da kolej öğretim görevlilerinin 2022 yılından buyana çözülmesini bekledikleri ücret artışı talepleri için başlattıkları 9 günlük grev, Norwich’de plastik üreten Berry firmasında çalışan 100’den fazla plastik enjeksiyon üreticisinin 8 günlük grevi, batı Londra’da faaliyet gösteren GXO Lojistik firmasının depo çalışanlarının 28 Mayıs’ta başlattıkları ve 18 Haziran’a kadar devam ettirecekleri grev, Job Centerların güvenliğini sağlayan G4S özel güvenlik firmasında çalışan güvenlik görevlilerinin Britanya çapında başlattıkları ve Westminster Parlamentosu önüne taşıdıkları grev ve eylem, Barnet belediyesinin ruhsal sağlık bölümünün sosyal çalışanlarının geçen yılın Eylül’ünden buyana aralıklı olarak devam ettirdikleri ve ellinci güne dayanan grev, Hackney’de otistik çocuklara eğitim veren The Garden School eğitim çalışanlarının başlattıkları grev, Basildon’da CNH Industrial için traktör üretimi yapan 500 civarındaki işçinin başlattığı grev, Eğitim Bakanlığı’nın temizliğini yapan United Voice of World UVW sendikasına üye temizlik işçilerinin ücret artışı ve taşeronlaştırmaya karşı yaptığı grev, Britanya’nın bir çok bölgesinde 1922 yılından buyana makine üretimi yapan British Engines için çalışan 170’den fazla işçinin Mayıs’ın sonunda gerçekleştirdikleri bir haftalık grev ile Barts Health NHS trust bünyesinde çalışan Unite üyesi 700 hademe, temizlikçi ve hizmetçinin yeniden başlattıkları grev vardı. Birmingham’daki 35 okulun kadın yardımcı öğretmenleri, yemekhane çalışanları ise ücret eşitliği talebi ile bir günlük greve gerçekleştirdi. Mayıs ayının son gününde ise Heatrow Havaalanının Sınır Güvenliği çalışanları işten çıkartmalara ve kadro değişikliklerine karşı üç günlük grev başlattılar. PCS sendikasına üye Sınır Güvenliği grevlerin yanı sıra Haziran’ın 25’ine kadar devam edecek iş yavaşlatma ve fazla mesai yapmama kararı da aldı.

Yeni grevler yolda

Mayıs ayında yukarıda sıraladığımız grevlerin yanı sıra grev kararı ile sonuçlanan ve önümüzdeki günlerde hayata geçirilecek grev oylamaları da vardı. Haziran itibarı ile alınan grev kararlı arasında;

Urenco nükleer tesisinde çalışan 500’den fazla GMB üyesinin işverenin dayattığı %5.2’lik ücret artılına karşı aldığı grev kararı, Biritanya çapında faaliyet gösteren zincir marketlerin en büyüklerinden olan Morrisons’ın depolarında çalışan yaklaşık 1000 işçi emeklilik katkı paylarında yapılan kesintiye karşı aldığı üç günlük grev kararı ve Mersey ve West Lancashire NHS Trust için çalışan 700’den fazla hasta bakıcı yıllardan beri yapılan eksik ödemelerden kaynaklı birikmiş paralarını alabilmek için aldıkları grev kararı vardı. Mayıs’ın son günlerinde bir grev kararı da pratisyen hekimlerden geldi. Pratisyen hekimler geçen yıl başlattıkları İngiltere tarihinin en uzun süreli grevlerini genel seçimler öncesinde devam ettirme kararı aldı. Pratisyen hekimlerin almış olduğu beş günlük kesintisiz grev 27 Haziran’da başlayacak.

Kazanımla sonuçlanan grevler

Mayıs’ta, işçi ve emekçilerin hak alma mücadelesindeki en son seçenek olan grevlerin, kaçınılmaz olarak kazanımlarla sonuçlandığını kanıtlayan grevlerde vardı. Kazanımla sonuçlanan grevlerden biri North Yorkshire’da Drax enerji santralinin kantininde çalışan işçilerin 6 hafta devam ettirdikleri grev oldu. Kantin çalışanları kararlı mücadeleleri sonucunda ücretlerini geçen Ocak’tan itibaren %19 oranında arttırmayı başardı. Kazanımla sonuçlanan bir diğer grev ise güney Londra’da Transport UK için çalışan 40 otobüs denetleyicisinin grevi oldu. Yılın başından itibaren toplamda 14 gün greve çıkan otobüs denetleyicileri ücretlerini % 12 arttırmayı başardı. Ücret artışı 2023’ün ocağından itibaren garanti altına alındı. Geçen yıl için ücretlerini %8 arttıran otobüs kontrolleri bu yılın başından itibaren % 4 daha zam almış oldu.

Yaşam ve çalışma koşullarının giderek ağırlaştığı İngiltere’de işçi ve emekçiler son iki yıl içinde grevleri tüm işkollarına ve tüm ülke çapına yayılacak kadar genişlettiler. Geçmiş yıllara göre grevlerin daha fazla kazanımlarla sonuçlanması işçi ve emekçilerin kararlı mücadelesi kadar halkın greve çıkanlara destek vermesi ve grevlerin tüm iş kollarını kapsayacak kadar genişlemiş olmasından da kaynaklanıyor.