Ana Sayfa Blog Sayfa 3

Arif Hoca’nın ardından

0

Arif Hoca’yı ilk kez 2016 da dernekteki bir toplantıda görmüştüm. Dayım, Almanya’dan bir abi geldi bir süre buralarda gel seni de tanıştırayım dediğinde 19-20 yaşlarındaydım. Toplantı bitmiş ve o oturup notlarına bakıyordu. Hocam merhaba hoş geldiniz dediğimde, 80’li yılların modası olan kemikli yukardan birlesen gözlüğünün üzerinden bir bakıp, ayağa kalkıp hoş bulduk hocam diye cevap verdiğinde anlamıştım aslında o ses tonundan ne kadar babacan biri olduğunu. ‘’İsmine Arif demişlerdi. Taa ki X (twitter)’de gerçek ismini öğrenene kadar.’’

Bir anda dernek cafesinin önünde çay alırken görürdüm onu. Ne zaman geldi ne zaman gidecek gibi sorular bile aklımıza gelmezdi, demek ki bir süre daha buralarda derdik. Herkesle muhabbet eder, genç yaşlı demez, toplum içinde de çok sevilirdi. Yeri gelir o babacanlığı gider yerine sert, karşı gelen ve kararlı bir ses tonuyla da söz ettirirdi kendinden toplantılarda. Bir keresinde tek başına 4-5 kişiyle bile münazara ettiğine şahit olmuştum. O sakin ve samimi ses tonu sanki bir aile büyüğünün verdiği güveni verebiliyordu insanlara.

En son geldiği Festival zamanında da bir hayli muhabbet edip gülmüştük. Gençlerle de arası iyiydi, şaka yapar, kendisine yapılan sakalara oldukça gülerdi. ‘’Her geldiğimde daha da fazla kilo alıyorsun, dikkat et daha da gitme’’ diye şaka ile karışık bir uyarı da bulunmuştu ve gülmüştük, ben de ‘’hocam inşallah ben de senin yaşında senin gibi olurum’’ diye karşılık verince sen bizden daha iyi olursun merak etme biz artık son düzlükteyiz deyip meşhur gülümsemesi ile de cevap vermişti.

Aslında o kadar da yaşlı değildi, 80’lerdeki insanlık dışı işkencelerden geçmiş tek söz etmemiş ve ağzını açmamıştı. Bu sahip olduğu sabır ve güç arkasından gelen partisinden ve yoldaşlarından geliyordu. Sosyalizm ve sömürüsüz toplum için kendini hala mücadeleye adıyor ve bunun için ne görev verilirse verilsin geri adım atmıyordu.

65 yıllık ömrüne çokça ani sığdırmıştı. Bir partili ve iyi bir komünistti. Sınıf bilincini küçük yaşlarda almış, örgütlü bilinç ile de Denizlerden sonraki kuşak için insanlara iyi bir devrimci olduğunu ve nasıl olunacağını yaşayarak göstermişti. Anısını ve mücadelesini yarınlarımızda yaşatmaya yaşattırmaya devam edeceğiz. Yıldızlar yoldaşın olsun, ışıklar içinde uyu Arif Hoca.

 

Hoxton Sitelerinde Isıtma Arızaları Nedeniyle Yüzlerce Belediye Sakini Mağdur Durumda

Isıtma sorunları üç siteyi etkilemeye devam ederken yüzlerce Hoxton sakini kış boyunca günlerce sıcak susuz kaldı. Hoxton’daki Cranston Estate, Cropley ve Thaxted Courts’ta yaşayan 450’den fazla hane Shoreditch Heat Network (SHN) kesintilerinden aylarca etkilenmiş durumdalar.

Siteler uzun süredir benzer sorunlarla boğuşuyor. Cranston sitesinde 21 yıldır yaşayan Michelle Drummond, Hackney Citizen’e verdiği demeçte, bu ayın başlarında Hackney Belediyesi’ne her kiracının “çok soğuk kış ayları boyunca sınırlı ısıtma ve sıcak suya sahip olduğu ya da hiç olmadığı” şikayetinde bulunduğunu açıkladı.

Belediye’nin bu konudaki “üzücü” sessizliğinden yakındı. 11 Ocak’ta Bayan Drummond konunun “şakadan da öte” olduğunu söyledi. “Bir sürü insan acı çekiyor ve görünüşe göre Hackney’in umurunda bile değil” diye yazdı: “Bana kalırsa, kötü planlama ve kötü yönetim nedeniyle bu sorunun içinde sıkışıp kaldığımızdır.”

Belediyenin Konut hizmetleri müdürü Steve Waddington geçen hafta yaptığı açıklamada, belediyenin devam eden durumun “tamamen farkında olduğunu” ve “bunun bağlı olanlara verdiği rahatsızlıktan dolayı özür dilediğini” söyledi. “Önleyici tedbir” olarak altı ana ısı eşanjörünün sipariş edildiğini ve bunların ‘teslim edilir edilmez’ monte edileceğini açıkladı.

Bina sakinleri, her bir binaya bağlı kazan dairelerinin kurulumdan bu yana kaç kez arızalandığını öğrenmek için Bilgi Edinme Özgürlüğü (FoI) talebinde bulundu, ancak Belediye, 2020 siber saldırısı nedeniyle bu bilgilerin çoğuna “artık ulaşılamayacağını” söyledi.

 

Hackney’de Belediye Evlerinin Kira ve Hizmet Bedelleri Artıyor

Hackney Belediyesi, 7 Nisan’dan itibaren hem belediye evleri kiralarında hem de hizmet ücretlerinde artış yapılacağını duyururken, kiracılara zamların Belediye ücretlerinin “Londra’daki en düşük ücretler arasında” kalacağı anlamına geldiği güvencesini verdi.

Pazartesi günü Belediye yönetimi, artan maliyetleri karşılamak amacıyla kira ve idare ücretlerini yüzde 2.7 ve yüzde 4.8 oranında artırmayı kabul etti.

Bu da haftada fazladan £3.38’lik bir artışı ifade ediyor; böylece kiralar £125.18’den £128.56’a artacak.

Belediyenin konut şefi Cllr Clayeon McKenzie, Hackney’in kiralarının “hala Londra’nın en düşük yedinci kirası olmaya devam edeceğini” söyledi ve artışın belediyenin konut gelir hesabı (HRA) üzerindeki artan maliyet baskılarını karşılamak için hayati önem taşıdığını açıkladı.

Enflasyonun tamir ve bakım masraflarını artırdığını, Labour Partisi hükümetinin Ekim ayında açıkladığı İşveren Ulusal Sigorta (NI) zammının da belediyenin genel giderlerini artırdığını sözlerine ekledi.

Bir başka etken de hayat pahalılığı krizi sırasında merkezi hükümet tarafından dayatılan sosyal kira üst sınırıydı; bu, belediye sakinler için iyi bir haber olsa da, o zamanlar Belediye’nin planlarından £233 milyonluk bir kesinti anlamına gelmişti.

Birçok ailenin hala gelir sıkıntısı çektiğini kabul eden Cllr McKenzie, belediyenin “mali sıkıntı yaşayan sakinlerimizi desteklemeye devam edeceği” güvencesini verdi.

Bunun yanı sıra Belediye, konut hizmetlerini iyileştirmek için konut sakinleri inceleme panelleri, bir politika ve prosedür incelemesi, kiracılar için güncellenmiş onarım kılavuzları ve oluklar ve ‘yüksek erişimli’ alanlar için daha iyi bir temizlik hizmeti de dahil olmak üzere bir dizi önlem açıkladı.

Bu son değişiklik, geçtiğimiz Haziran’da bir gider borusunu açmaya çalışırken altıncı kattaki dairesinin balkonundan düşerek hayatını kaybeden kiracı Sarah McGreevy’nin trajik ölümünün ardından özellikle dikkat çekmekte. Kuzey Londra’nın iç bölgelerinden sorumlu adli tabip yardımcısı daha sonra, mülk sahibi Hackney Belediyesi’nin harekete geçmemesi halinde olayın tekrarlanabileceği uyarısında bulunmuştu.

Belediye ayrıca, “blokları veya mülkleri için yapılan gerçek maliyetleri yansıtmak” için lease sahiplerinin hizmet ücretlerini yüzde 7.5 oranında artırmayı planlıyor.

Yeşiller grubundan Cllr Liam Davis, kira artışlarının büyük ölçüde hem mevcut İşçi Partisi hem de önceki Muhafazakâr hükümetin “kötü seçimlerinin” bir sonucu olduğunu, ancak Belediye’nin “bölgedeki birçok konutun tehlikeli derecede kötü durumundan dolayı kendi payına düşen suçu hak ettiğini” söyledi.

 

Bağımsız Sosyalistler, Belediyenin ‘tepeden inmeci’ Yaklaşımına karşı Hackney Halk Forumu’nu Başlattı

Hackney’in Bağımsız Sosyalistleri, Belediye’de nasıl bir değişim talep etmeleri gerektiğine dair görüşlerini paylaşmaları için yeni bir “halk destekli” forum başlattı.

Üçü de geçen yıl Hackney İşçi Partisi’nden ayrılan meclis üyelerinden oluşan grup, girişimin “başarılı başlangıcını” selamladı.

Ocak’ta bölgenin kuzey ve güney bölgelerinde düzenlenen ilk iki toplantıya yaklaşık 60 kişinin katıldığını söylediler.

Bölge sakinleri konut, iklim, demokrasi, gençler ve yaşlı kuşaklar için mevcut destek gibi “acil” endişelerini paylaştılar. Meclis üyeleri, gelen yanıtlar doğrultusunda “gerçek ve anlamlı bir değişim görene kadar” desteklemeyi kararlaştırdıkları bir eylem listesi oluşturduklarını belirttiler.

Cllrs Wrout, Turbet-Delof ve Fliss Premru, yaptıkları açıklamda, birkaç ayda bu forumları düzenleyerek elde ettikleri sonuçlar hakkında geri bildirim toplamayı ve insanların değişen önceliklerini ölçmeyi umduklarını kaydettiler.

Geçtiğimiz yıl, İsçi Partisi tarafından yönetilen Belediye, halkın endişelerini ele alma şekli de dahil olmak üzere, konut gibi kritik hizmetler konusunda sert eleştirilere maruz kalmıştı. Kasım ayında iki çocuk merkezinin kapatılması önerisi üzerine yapılan bir istişare, Belediye’nin yasal bir mücadeleyi kaybetmesi ve planlar hakkında bölge sakinlerine yeterince açık olmadıklarını kabul etmesinin ardından iptal edilmişti.

 

Ayın Artizi: Sun ve Times gibi Gazetelerin Sahibi News UK

Fazla ayrıntıya girmeyeyim dükkânda ya da daha doğrusu dükkânın önünde son yazıdan beri olanlara. Geçen kavga çıktı müşteriler arasında, sonradan anladık ki bir futbol geyiğiymiş, gidip araladık elemanlar birbirlerini paralamasınlar diye, sonra ikisi de dönüp kavgayı ne aralıyorsunuz diye bize diklendi, bundan da biraz esinle sonra anladım ki tanıtacağımız artiz ya da daha doğrusu artizlik potbori temasıyla olacak, buyrun burdan.

Son ay içerisinde duyduğumuz ender hayırlı haberlerden biri de 2009’dan beridir Sun ve şimdi kapanmış News of The World gazetesinin sahibi olan News UK şirketine karşı mahremiyete müdahele etme nedeniyle şöyle böyle süren davaların biraz sonuçlanmasıydı. Milletin özel yaşamlarına telefon dinleme gibi yöntemlerle müdahele etme nedeniyle şirketin suçlu olduğuna mahkeme karar verdi ve tazminat vermesini emretti, artizliğini tescil etti.

Eski adıyla News International olan News UK’ın artizliğine bu ayın ana artizi olarak geri döneceğiz ama işin ilginci bu artizliği ortaya çıkaranın kendisinin bir artiz olması: kralımız Charles’in güççük oğlu kaçkın Harry. Eleman 6 yıldır sürdürüyordu davayı, parası vardı mahkemeye gitmek için, gitti ve kazandı da. Kimsenin hakkını yemeyelim ama News UK’in artizliğinin gündem olması mıdır yoksa Amerika’da yaşadığı gurbet Harry’i olgunlaştırmış mıdır bilinmez ama pek bir artizlik yapmadan bir hayır işledi Harry. Artizliği ama tarihi: hem geçmişte olduğu için hem de yaptıklarını tarihe artize yakışan yaldızlı harflerle yazdırdığından dolayı. Kral olmayacağını anladığından beridir giriştiği cibelme kampanyası da üstelik dinmiş gibi de görünüyor elemanın.

Neyse konu News UK, dönelim: mahkeme sonrası Harry’nin avukatı David Sherbourne, News UK’in Sun üzerinden yasadışı yönetemlere başvurduğunu kabul ettiğini ve mahkemeye çıkmak yerine kendileriyle anlaşmayı seçtiklerini açıkladı. Sherbourne, önemli olarak, bu konuda mağdur olduğu halde mahkeme ücretlerini ödeyemediğinden dolayı meselenin aslına ulaşamayan ve Sun’ın mahkeme dışında anlaştığı yüzlerce kişinin yaşadıklarını açığa vurduğunu ifade etti. Meselenin üzerini kapatmak üzere, kendisine karşı dava açanlara ve mahkeme ücretleri için £1 milyardan fazla para harcayan News UK’in ne nane yediğinin sonunda ortaya çıktığını söyledi bu avukat kardeşimiz.

Potbori temamızın başka bir unsuru olarak da şunu kaydedeilim ki Harry’nin avukatının yanında duranlardan biri de eski Labour Party başkan yardımcısı Tom Watson’du; fi tarihinde artiz olarak tanıttığımız başka bir şahıs, burdan da buyrun. Onun da Sun’a aynı nedenle açtığı bir dava vardı, ondan. Artizin kötüsü daha kötüsünü ifşa ediyor ve bu iyi birşey olabiliyor, ne günlere geldik walla! O da halkın namahremine bu müdaheleler tek tek olaylar değil sinai çaptaydı dedi. Yalan sanayi yani. Aynı demde Watson Harry’i de övdü, bu ormanın asıl yırtıcısı olan Sun’ı o kesti diye geyik yaptı. Bu müdahelelerin kurbanı olan binlerce insan adına teşekkür etti. Sanırsın Harry’ı reklamlıyorlar.

Sonra da News Group Newspapers olarak (aynı artiz ama başka isimleri var herhalde de tüm artizler gibi) 1996 ile 2011 arasında Harry’e çektirdiklerinden, telefonlarını dinlediklerinden, izlediklerinden ve hakkındaki bilgileri kötüye kullandıklarından dolayı özür de dilediler ki yıl 2025 olmasına rağmen hala bedava ne kadar üzgün olduğunu söylemek. Harry’nin ölen annesinden bile özür dilediler ve 8 rakamlı bir tazminat da ödedik dediler, yani £10 milyon ve üstü. Bir artiz daha az kötü bir artize tazminat verirse, bu doğru mudur, ahlak açısından nasıl değerlendirmeler getirebilir, tartışırsınız artık çekirdek çıtarken.

Özürler kapsamlı olsa da hakedenin cezasını çekmesi o kadar değil: çünkü mahkeme sonucunda Sun gazetesi kullandığı özel araştırmacaların ve gazetecilerin bu suçları işlediğini kabul etti, kendi yazar, editör ve yöneticilerine ceza felan yok. Meselenin mahkeme dışında parayla ve ucuz özürlerle çözülmesine sevinenler var yani: eski News İnternational yöneticisi ve zamanında bu nanelerin azlettiricisi şimdi Washington Post editör ve CEO’su Will Lewis, yine olayların başladığı 2011’lerde Sun yöneticisi şimdi News UK CEO’su ve Rupert Murdoch’ın yaverlerinden Rebecca Broooks mahkeme tarafından aklandı ama. Davaların bazıları yeniden açılabilir ki züper bişiy bu. Bazıları suları ısındı bile diyor. Watson 1300 kişi olarak meselenin peşindeyiz, polise dosyamız postada dedi.

Elton John’dan sokaktaki adama kadar herkes peşinde meselenin. Harry ise gıcır, 1891’den beri mahkemeye çıkan ilk kraliyet üyesi olarak zamanından Mirror gazetesinden bir keresinde 140, bir keresinde de 400 bin kaat almasının yanında burdan da biraz ekmek yedi. 2026’da da Mail grubuyla mahkemede çarpışacak aynı nedenden dolayı. Mirror’un suçlarını azlettiren de yine önceden işlediğimiz başka bir artiz Piers Morgan’dı. O da zamanında Harry’ı kutlamıştı ama kendisinin niye aynı suçu işlettirdiği sorusunu yanıtlamamıştı. Artiz potborisi dediğimde gayet ciddiydim yani.

Suda yayılan aynı merkezli dalgalar gibi bir artizlik dalgalanması bu. Olayın başlıca artizi News UK’ın artizliği ise, tanımlayalım, yalancılık, ispiyonculuk, müdahelecilik ve ahlaksızlık artizliği, istediğimizi yaparız, olduğumuzdan başka kendimizi gösterip kendimizi bile inandırırız artizliği. Yediler ama işte. Bu ve bununla ilişkilenen bu artizlikler yumağının genel artizlik bilimi açısından ifade ettiği de artizliğin kaçınılmaz sonuçlarına dairdi: bana kalırsa, ki kaldığı az olur, News UK’in bu duruma gelmesinin nedeni Harry’nin parası veya adli zekâ ve başarısı değildi; News UK’ın vakti zamanında olan prestijinin artık İngiltere ve diğer yerlerde yitmesi ve belki de piyasanın ve anaakım siyasi yaklaşımın bunun yerine başka medya odaklarını tercih etmesiydi. Yani artiz ne kadar çalım satarsa satsın, sahte davranışları para ederse etsin, bunun dahili ve harici koşullarının ortadan kalktığı durumlardaki akıbeti; kullananın kullanılan durumuna düşmesi –kullanmanın mesele olduğu sürece bunun kaçınılmazlığının. Artizliğin geçici durumların semptomu olması.

Sahici Şubatlar efendim.

 

Erol Büyükkaraca Londra’da anıldı

Sınıfsız, sömürüsüz dünya ideali için uzun soluklu mücadelesiyle sadece Türkiye ve yaşadığı Almanya’da değil İngiltere’de de iz bırakan Erol Büyükkaraca için Londra’daki yoldaşları bir anma düzenledi.

Yakalandığı hastalık nedeniyle 21 Ocak günü Almanya’nın Frankfurt kentinde hayatını kaybeden Erol Büyükkaraca için 1 Şubat Cumartesi Londra’da düzenlenen anmaya Londra Toplum Merkezi ev sahipliği yaptı.

Londra’da yapılan anmaya katılan Büyükkarca’nın yoldaşları, Karaca’nın yaklaşık 50 yılık devrim ve sosyalizm mücadelesine tanıklıklarını ve devrimci özelliklerine dikkat çektiler. Büyükkaraca, zorunlu olarak yaşamak zorunda kaldığı Almanya’da yaşamaya başladıktan sonra, 12 Eylül 1980 Darbesi’ni yaşamış ve mağduru olmuş kuşağın yoğun olarak yaşadığı Londra’yı da sık sık ziyaret etmekteydi. Bu ziyaretlerinde Londra’da yapılan eylemi yürüyüş, gösteri, toplantı ve konferansları kaçırmazdı. O nedenle Büyükkaraca biraz da Londralıydı.

Saygı duruşunun ardından yoldaşları adına konuşan Aslı Gül, “Yoldaş olmanın güvenmek, açık olmak, kendinden önce karşısındakini anlamak ve düşünmek olduğunu öğrendiğimiz yoldaşlarımızdan biri oldun hep. Bizlerin sorunları senin sorunların oldu, mücadeleye daha ilerden katılalım diye dertlerimizi dert edindin, sorunlarımızı paylaştın, çözmek için uğraştın. … Katıldığımız ırkçılık karşıtı ve çevre eylemlerinde, etkinlik ve toplantılarımızda eksik ve olumlu yanları en ince detayına kadar gözlememen ve bizlerle paylaşman, buradan kendin dahil hepimize görev ve sorumluluk çıkarman, bu görev ve sorumlulukların planlanma ve pratikte uygulanmasındaki ısrarın, takibin bize kattıklarındı.” dedi.

Gençlik adına İngilizce yapılan konuşmada ‘’Erol Büyükkaraca, enternasyonalistti. Kıtalararası gençliğin karşı karşıya olduğu mücadelelerle bağlantı kurma ve duygudaşlık kurma yeteneğine sahipti. Onu hep derin şefkat duygusu, yumuşak gülümsesi, anında yoldaşlık hissi ve kalıcı bağlar kurması ile hatırlayacağız. Sana büyük bir üzüntüyle veda etmek zorundayız, ancak mirasını, yaşanılabilir bir dünya için verdiğimiz mücadelede yaşatacağız’’ denildi.

Çubukçu: Erol, Erdal Eren kuşağından bir devrimciydi.

Ardından bir konuşma yapan Yazar Aydın Çubukçu, “Arif ve mücadelemiz arasında, onun temsil ettiği değerler bakımından çok önemli bir bağlantı var. Devrimci mücadelenin iki önemli kırılma anı vardır. Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu tarihi açısından özetlersek birincisi Denizlerin idamıdır. Denizlerin idamından sonra örgütün yeniden toparlanması, yeni bir çizgiye oturtulması, özeleştiri yapıp, Marksizm, Leninizm’le daha derinden ilişkiler kurmaya çalışması büyük bir atılımdı. Fakat bunu politikayı, ideolojiyi ve taktikleri uygulayabilmek teoriyi ve politikayı inşa edenlerin dışında kadroların işi olmuştur. Stalin’de öyle demiştir ‘’politika bir kez inşa edildikten sonra belirleyici olan kadrolardır’’. Bu kadrolar 70’li yılların ortalarından itibaren son derece genç insanlardan ve Anadolu’nun içinden doğan kadrolar halini almıştır. Önceki kuşak daha çok kentlerin üniversitelerinden çıkan insanlardı. Hareketin işçiler ve köylüler ilişki kurmaya o ilk adımların atıldığı dönemler bu öğrenci önderle, epey deneyim edinmişlerdi. Ama 12 Mart darbesi ve Denizlerin idamıyla bu birikimi devrimci pratiğe ve Anadolu’nun bağrına sokma görevi akamete uğramıştı. Arif 60 doğumludur. 61 doğumlu bir başka yoldaşımız vardır, Erdal Eren. Burada onların kuşağı bir süredir 78’liler diye anılıyor. Ben bu terimi başından beri doğru bulmuyorum. Bence o kuşağı temsil eden en güçlü figür olarak, Erdal Eren’in adıyla anılmalıdır. Erol, Erdal Eren kuşağından bir devrimciydi. Bu kuşak çok önemli görevler yerine getirdi. Halkın Kurtuluşu Hareketi’ni ve Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi’ni yükselten o kuşaktır. Çok önemli örgütlenmelere imza attılar. Yalnızca gençlik örgütlenmesi olarak değil. İşçilerin ve köylülerin örgütlenmesinde, mahallelerin, gece konduların örgütlenmesinde çok önemli bir işlev üstlendi. Ve Türkiye Devrimci Komünist Partisi’ne giden yolu önemli ölçüde bu kadrolar döşediler. Arif’in bu çalışmalar içindeki yeri çok önemlidir. Yalnızca öğrenci hareketi içinde değil, kısa bir süre öğrenci hareketi içinde. Ondan sonra büyük kentlerde fabrikalarda, işçi mahallelerinde, gece gündüz, delik ayakkabılarla, çamurlar içinde, yorgansız döşeklerde yatarak çalıştılar. Büyük özveriler gösterdiler. Pek çok şeyden vazgeçerek kendilerini halka ve devrime, sosyalizm davasına adadılar. Erol’un babasının hamal olduğunu biliyoruz. O da bir hamaldı. Devrimin en ağır yükünü bir gram eksiltmeden hedefine doğru taşımakta kararlı güçlü bir hamaldı. Sırtındaki yükün değerini biliyordu ve bütün gücüyle onu hedefe doğru götürmek için çalıştı. Erdal Eren kuşağının büyük özelliklerinden birisi mücadeleyi sonuna kadar götürmekte, tereddüt göstermemek ve canı pahasına ne olursa olsun davayı hedefine doğru götürmekti. Erdal Denizlerden aldığı, Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idam sehpası altında bıraktığı o yüce bayrağı daha da yükseğe taşımıştı. O bakımdan o kuşağın temsilcisi olarak anılmayı çoktan hak etmiştir. Onun kuşağından olan devrimciler, 60 doğumlular, 60 ya da o civarda doğanlar, 70’li yılların o büyük kavgasını sırtlamış olan kuşaktır. Canlarını verdiler, silah kullanmayı öğrendiler, gizli yayınları dağıtmayı öğrendiler, baskı makinelerini kurmak onları saklamak, birbirleriyle şifreli konuşmak, randevuları ayarlamak, polisten gizlenmek, gizli faaliyet yürütmek gibi çok önemli özellikleri mücadele içinde kazandılar. Bu kuşağın deney birikimi, 68 kuşağının deney birikiminden çok daha fazladır. Bunu bilince çıkartmak, teorisini yapmak yine eskilere düşmüştür ama bu birikimin bir partiye doğru yönelmesini sağlayan o çalışmalar içinde onların o görünmez emeğini her zaman yad etmek gerekir. 12 Eylül’den sonra ikinci büyük darbeyi yedi devrimci hareketimiz. Ağır bir yıkıma uğradı ama yine bu kuşağın fedakarlıkları sayesinde bugün Emek Partimizde dalgalanan kızıl bayrağı yaratmakta onların emeği ile mümkün oldu. 90’lı yıllarda şimdi partimizi yöneten genç kadroların yetişmesinde de Erdal Eren kuşağının büyük emekleri vardır. Onlar öğrettiler, onlar yönlendirdiler, tecrübelerini aktardılar. Ve bugün mücadelemiz yalnızca Türkiye’de değil uluslararası çapta da çok önemli bir yer tutmaya başlamışa bunda elbette bir bütün olarak Denizlerden bugüne kuşaktan kuşağa aktarılan o deney ve bilgi birikiminin rolü vardır.” dedi.

Yalçıner: Erol, Mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesini savuna gelmiştir

İngiltere’de yaşayan gazeteci-Yazar Mustafa Yalçıner ise şunları söyledi: “Devrimcinin kişisel özellikleri kuşkusuz önemlidir. Ama bu kişisel özellikleri var edenler bundan da önemlidir. Bu kadar bilge kişilik, kendini adanmışlık, sözünü doğru söyleme, iyi güzel söyleme, tüm bütün bunlar bir yerden kaynaklanır gelir. Bence Arif’in en önemli özelliklerinden birisi budur. Sınıf kini. Söylendi Arif babası hamal olan bir kardeşimizdi. Oradan süzüldü geldi. Kendisi hep bir sürü işlerde çalıştı. Profesyonel devrimci oluncaya günün 24 saatini devrime adayıncaya kadar işçi olarak çalıştı. Ama inşaatlarda ama dişçi atölyelerinde hep işçi olarak çalıştı. İşçilerin içinden geldi onları iyi tanıdı. Kendisi onlar gibi yaşadı. En çok da buradan sınıf kinine sahipti Arif. Çünkü sadece kitapları okuyarak buna sahip olunmaz. Önemlidir. Kitapsız olmaz. Ama sınıf kini, böyle kör bir kinden bahsetmiyorum, Gideceği yolu doğrultan, doğrultması için ona temel bir zemin oluşturan karşıtındakileri sınıf düşmanı olarak görüp onu alt etmeyi bunu koşullayan bir kinden bahsediyorum. Bilgiyle harmanlanmış bir kinden. Yoksa kinleniriz, öfkeleniriz. Lanet okuruz bu değil. Bizim nihai zaferimiz için dört tane koşul vardır. Birisi objektif koşullardır, nesnel koşullar. Marks bütün Avrupa çapında devrim bekledi. Ama öyle değildi. Olgunlaşmamıştı o koşullar. Henüz emperyalizm öncesiydi. Sonra değiştirdi. Ama objektif koşullar hep önemli olmayı sürdürdü. Bir ülkede devrim durumu olmadan devrim olmaz. Nihai zafere ulaşamazsınız. Üretici güçler ile üretim ilişkilerinin çelişmesi şarttır. Ama bir de aması var, tarihi yazanda insandır, insanlardır. Bizleriz. Böyle sadece Napolyonlar, Sultan Süleymanlar filan değil. İnsan. Ekonomi belirleyicidir doğru, nasıl besleniyorsak bunlar önemlidir ama bu zeminde tarihi gene insan yapar. Bunun için herhangi bir insan değil bilinçli ve örgütlü insan olmak şarttır. İşte size iki koşul daha bilinç ve örgüt. Arif’te ikisi de vardır. Bu saydığım üçü de yetmez. Bireyci olmayacaksınız. Bir kolektifin parçası olacaksınız. Arif onu da başarandır. Toplumsaldır. Neden? Mülkiyet az sayıda insanın elinde toplanmıştır. Ama hem emek hem de bütün ürünler, üretim toplumsallaşmıştır. Sizde toplumsallıktan nasibinizi almamışsanız, uzaksanız. Devrim ya da nihai zafer hayaldir. Arif işte onu da başaranlardandır. Arif’in bireyci herhangi bir davranışına tanık olmazsınız. Yanlışı olabilir. Ama Arif, bireyci değildir, bencil değildir. Buna hiçbiriniz hiçbir zaman tanık olmamışsınızdır. Bu çok temel bir vasıftır. Arif, ölesiye düzen karşıtıdır. Özel mülkiyet düzenin karşıtıdır. Sınıf kini zaten buradan da gelmiştir. Özel mülkiyete karşıdır. Mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesini savuna gelmiştir. Han, hamam sahibi olmayı hep eleştirmiştir Arif. Sınıf kini için bu şarttır. Arif’in dikili tek bir ağacı olmamıştır. Kiralık bir evde otura gelmiştir. Bir de yoldaşları vardır. Ve yoldaşlarının toplumsal örgütlenmesi olan partisi vardır. Dördüncü koşul da budur. Bilinç, örgüt, ama bunların ete kemiğe büründürücüsü; programı ile taktikleri ile stratejisi ile, sürekli duruma uygun geliştirdiği taktiklerle Partisi. Bilinçle örgütü partisi yaşama uygular. Arif’te hep partili olmuştur. Partili yoldaşlarıyla el ele ne yapacaksa yapmaya çalışmıştır. Programda yazılı olanları uygulamaya çalışmıştır. Gerek Türkiye’de gerek uluslararası alanda. Arif’i sadece güzel sözler söyleyerek, sadece yolundan yürüyeceğiz diyerek anarsak, Arif’e yazık etmiş oluruz. Onun yolundan yürümeyi baştan sakatlamış oluruz. Ne yaptı nasıl yaptı? Özel mülkiyet karşısındaki tutumu neydi? Nasıl mücadele etmekteydi? Nasıl bir örgütlenme? Bu sorulara doğru yanıtlar vermemiz lazım. Bunları yaparak ancak biz Arif’e layık olabiliriz. Ve onun bıraktığı bayrağı daha yükseklere taşıyabiliriz. Şu dünyanın koşulları içinde hepimiz biliyoruz. Arif’in geldiği dönemin koşullarından farklı, 68’den de farklı, 12 Eylül öncesinden de farklı. Şimdi liberalizm kol geziyor. Kapitalizm almış başını yürümüş. Neo-Liberaller de onunla yetinmiyor şimdi. Aha Trump Grönland’ı istiyor olmazsa silahla alırım diyor. Ortadoğu’yu yeniden dizayn ediyorlar. Hiç kimseye de Ortadoğululara da sormuyorlar. Ya uzlaşırsınız ya bu düzenin koşullarını benimser boyun eğersiniz ya da düzenin dışından bunu yıkmaya çalışırsınız. Düzenin ilişkilerinden yararlanmazsınız demiyorum. Ay’da yapmayacağız devrimi. Nihai kurtuluş bu düzenin içinden mayalanacak ama biz düzenin dışında olmak zorundayız. Arif 24 saatini bu dava uğruna verdi. Düzen dışından yaklaştı onu yıkmanın başka yolu yoktu. Onu oradan yıkmaya çalıştı. Bütün sayılan iyi özelliklerin kaynağı da bunlardı. Demiyorum ki herkes Arif gibi profesyonel devrimci olacak 24 saatini devrim için verecek. Bir de işçiler vardır, çalışma zamanı dışında kalan zamanının hobi olarak değil, ya iki tane de gazete satayım diye değil, başka kurtuluş yolu olmadığını hem kendi için hem ait olduğu emek ve işçi sınıfı için, başka yolu olmadığını bilerek ilerlemektir. Arif böylelerindendir. Önün de ben saygıyla eğiliyorum.”

Büyükkaraca, tüm Avrupa çapında gelen yoldaşlarının katıldığı bir törenle 25 Ocak’ta Frankfurt’tan doğduğu topraklara gönderildi ve 26 Ocak Pazar günü İstanbul’da düzenlenen kitlesel bir yürüyüş ve törenin ardından Zincirli Kuyu Mezarlığı’nda ebediyete uğurlandı.

 

Geleceği değiştirebileceğimizi hatırlatan bir gün. 8 Mart

Day-Mer Kadın Komisyonu

Günümüzde halen dünyanın dört bir yanındaki kadınlar ve kız çocukları siyasal, ekonomik, sosyal ve fiziksel şiddetin çeşitli biçimlerine maruz kalıyor. Savaşın, şiddetin, sömürünün, ayrımcılığın ve eşitsizliğin en ağır sonuçlarını biz kadınlar yaşıyoruz. Tacize, tecavüze uğruyor; köle gibi alınıp satılıyor, yoksullukla boğuşuyor, erken yaşta zorla evlendiriliyor, işyerlerinde ayrımcılık ve eşitsizliğe maruz kalıyoruz. Emeğimiz ucuzlaştırılıp değersizleştiriliyor.

Göçmen kadınların yaşadığı sorunlar yerli emekçi kadınlardan ayrı ve farklı değil. Ama daha fazla. Çünkü, ayrımcılık ve artan kurumsal ırkçılık, ağırlıklı olarak güvencesiz ve düşük ücretli işlerde çalışma, uzun çalışma saatleri ve artan pahalılık nedeniyle yoksullaşma da yine göçmen kadınları daha fazla etkiliyor.

Bütün bu sorunlar karşısında yan yana gelmeye, bir çözüm için arayış içinde olmaya ve arayışı somut bir dayanak olarak görmeye, onun bir parçası olmaya ihtiyaç duyan kadınların sayısının arttığını görüyoruz. Son yıllarda 8 Martlarda daha fazla kadın her alanda eşitlik, eşit işe eşit ücret için, yoksullaştırma politikalarına karşı insanca yaşam için, cinsel şiddete karşı, kendi kararını özgürce vermek için sokaklara çıkıyor, talepleri için kimlerle birleşebileceği ve ne yapabileceğinin arayışına giriyor. İşte umut burada.

“Şiddete Karşı Yaşamı, Savaşa Karşı Barışı Sömürüye Karşı Mücadeleyi Savunuyoruz” sloganıyla bir araya geldiğimiz bugün biz kadınlar, özgürlük ve eşitlik sloganlarımızın yanında bugün “emperyalist savaşlara da hayır” diyerek taleplerimizi olduğumuz her alanda haykırıyoruz.

Biz kadınlar, haklarımız ve taleplerimiz için birlikte mücadele ettiğimizde güçlendiğimizi, birliğimizin gücümüz olduğunu hatırlatan 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününde bir aradayız. Sadece burada değil dünyanın her yerinde biz kadınlar taleplerimizi ortaklaştırıp yükseltmenin yol ve yöntemlerini arayıp çoğaltıyor, şiddetten uzak, eşit ve sömürüsüz bir hayat tahayyülünün gerçekleşmesi için örgütleniyor, örgütlüyor, yan yana geliyor, hesap soruyoruz. Sen de bu çağrıya kulak ver ve 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü vesilesiyle birlikte örgütlenelim ve örgütleyelim. İşyerinde, mahallede, okulda, birlik olup, birlikte kazanalım!

Kadınların temel dertlerini gündem eden, yoksullukla şiddet, işyeriyle ev, evle işyeri arasında bağ kurabilen, sözünü yalnızca meydanlarda değil, mahallelerde kurabilen bir örgütlenme ağı ve kadınların kendilerini içinde hissedebilecekleri bir mücadele ekseniyle örgütlenerek çalışmalarımıza devam edeceğiz. Bu sebeple de Day-Mer Kadın Komisyonu olarak 8 Mart’a giderken semtlerimizde, işyerlerimizde, derneklerimizde ve evlerimizde kadınlarla bir araya gelmeye çalışacağız. 8 Mart’ta sokaklarda ve etkinliklerimiz de buluşalım bir araya gelelim ve tek bir hakkımızdan, özgürlükten, eşitlikten vazgeçmeyeceğimizi haykıralım!

8 Mart Birlik, umut ve dayanışmayla hepimize kutlu olsun.”

Selam olsun 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününe ve bu gün İçin mücadele edenlere ….

Yaşasın mücadele

Yaşasın kadınların birliği ve dayanışması

Yaşasın 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü

 

Plan B ve Defend Our Juries’den Tim Crossland ile Röportaj

Son zamanlarda protestolara yönelik baskılar ve barışçıl eylemcilere verilen rekor uzunluktaki cezalar artmış gibi görünüyor. Cezaların hiç olmadığı kadar ağır olduğunu söyleyebilir misiniz?

Evet, bildiğimiz kadarıyla bu kesinlikle doğru. Araştırmalara göre, sözde uluslararası insan hakları şampiyonu olan İngiltere, barışçıl eylemcilerin baskı altına alınmasında dünya lideri haline geldi. Bu çarpıcı bir dönüşüm. Korkutucu olan ise bu konuya yeterince ilgi gösterilmemesi.

Görünüşe göre mahkemeler kuralları nasıl uygulayacakları konusunda giderek daha yaratıcı oluyorlar. Örneğin, “rıza savunmasının” Temyiz Mahkemesi tarafından nasıl kaldırıldığını duyduk. Bunun ne anlama geldiğini açıklayabilir misiniz?

Hukuki olmayan terimlerle: çok sıcak bir gün ve içinde köpek ya da çocuk olan bir araba görüyorsunuz ve tüm camlar kapalı. Bu gerçekten tehlikeli ve çocuğun/köpeğin acı çektiğini, zorlandığını görebiliyorsunuz.

Camı kırıyorsunuz. Camı kırmak için sahibinin rızası elinizde yok. Ama ne olduğunu bilselerdi, rıza göstereceklerinden eminsiniz. Ve bu durumda, hakkınızda dava açılmayacaktır.

Bu savunma, iklim değişikliği protestosu davalarında birçok kişi tarafından mahkemede başarıyla kullanılmıştır. Şaşırtıcı olabilir ama jüriler bu savunmayı duyduklarında pek çok sanığı beraat ettirmiştir. Çünkü bu güçlü bir gerekçedir ve iklim hareketinin altında yatan bazı ilkelerle bağlantılıdır.

Şirketler bu suçsuz kararlarından çok utandılar. Yani, HSBC iseniz ve bir grup kadın camlarınızı kırmışsa ve jüri “Evet anladık. Mantıklı,” derse bu onlar için gerçekten utanç verici.

Bu nedenle İsrail hükümeti, İsrail’e silah tedarik eden Elbit Systems ve petrol endüstrisi lobicileri de dahil olmak üzere çeşitli kaynaklardan hükümete bu savunmayı kaldırması için baskı yapıldı çünkü jüriler hoşlarına gitmeyen kararlara varıyorlardı.

Hakaret yasalarının alışılmış olmayan kullanımı var. Yargı sisteminde bir manipülasyon olduğu hissine neden oluyor, sizce de öyle değil mi?

Evet. Eğer mahkemeye hakaret, işleri yoluna koymak ve istediğiniz kararı almak için yargı sürecine müdahale etmeye çalışmak anlamına geliyorsa, burada mahkemeye hakareti kimin yaptığı oldukça açık.

Jüriye her şeyi dürüstçe açıklamak isteyen insanlar bunu yapmıyor. Jürinin kanıtları dinlemesini engellemeye çalışanların işi. Ve bu sistematik olarak gerçekleşiyor. Bu, yasal sürece siyasi müdahaledir.

Dolayısıyla bu manipülasyonun bir sonucu olarak çok daha fazla suçlu kararı çıktı.

İşçi Partisi’nin, önceki Muhafazakâr hükümet tarafından protesto hakkına getirilen yasal saldırılardan herhangi birini tersine çevireceğini düşünüyor musunuz?

Şu anda bunu yapacakları net değil. İçişleri Bakanı Yvette Cooper, kendisinden önceki Suella Braverman’ın izinden gidiyor. Yani eğer bu bir gösterge ise, hayır, herhangi bir yürürlükten kaldırma beklemiyoruz, sadece selefleriyle aynı yaklaşımı uyguluyorlar.

Bu endişe verici eğilim devam ederse, 10 yıl içinde Britanya’da protesto hakkı nasıl görünebilir?

Bunun ne kadar süreceğini merak ediyorum. Karşı karşıya olduğumuz baskının boyutu, zayıf olduğunu bilen bir zorbanın eylemidir. Bu zorba, şiddetinin en güçlü araçlarından biri olan hapishane sisteminin çöktüğünü ve mahkeme sisteminin krizde olduğunu biliyor.

Sokaklarda protesto gösterisi yapan binlerce insan varken, sistemin tüm bu insanları tutuklamak, yargılamak ve hapse atmakla başa çıkamayacağı bir tür pratik gerçekliktir. Bunu yapamaz.

Bu yüzden devam edemeyeceği bir noktaya geleceğiz. İsteseler bile sürdürülebilir değil.

 

Walthamstow’da Bir Hayalet: William Morris’in İzinde

Çınar Altun

Londra’nın kuzeydoğusundaki Walthamstow’da, Lloyd Park’ın içinde saklı bir hazine sizi bekliyor: William Morris Galerisi. 1740’larda inşa edilen bu zarif Georgia dönemi evi, yalnızca William Morris’in çocukluğuna tanıklık etmiş bir mekan değil, aynı zamanda onun eserlerini ve düşüncelerini kutlayan dünyanın en büyük koleksiyonuna ev sahipliği yapıyor.

Morris ailesinin 1848-1856 yılları arasında yaşadığı bu bina, 2012’de kapsamlı bir yenileme çalışmasıyla çağdaş bir müze olarak yeniden hayat buldu.

Morris’in tasarım dünyasına adım atmak isteyenler için galeri, göz alıcı tekstiller, duvar kağıtları ve mobilyalarla dolu bir sergi sunuyor. Ama bu koleksiyon sadece estetik bir şölen değil. Morris’in eserlerindeki İslam sanatının izlerini görmek mümkün: kademeli dalgalanmalar, Pers flora ve faunası, Türk mimarisinden detaylar, İznik çinilerinin ve Bursa tekstillerinin ince işçiliği… Tüm bunlar, sanatçının yalnızca bir zanaatkâr değil, aynı zamanda kültürel etkileşimlerden ilham alan bir vizyoner olduğunu gözler önüne seriyor.

Sanattan Siyasete: Morris’in Sosyalist Yolculuğu

William Morris sadece bir tasarımcı ve sanatçı değildi; o, toplumu dönüştürme hayaliyle yanıp tutuşan bir sosyalist liderdi. Kapitalizmin ve endüstriyel toplumun yarattığı eşitsizliklerden hayal kırıklığına uğrayarak, 1880’lerde sosyalist idealleri benimsedi ve 1884’te Sosyalist Birliği’ni kurdu. Bu örgüt, işçi haklarını savunan, sınıfsız bir toplum hayalini paylaşan bireyleri bir araya getiren bir platform haline geldi. Morris, yazıları, konuşmaları ve örgütleme becerileriyle bu hareketin sesi oldu.

Ayrıca, Rusya-Türkiye savaşı üzerine “haksız savaş” olarak nitelendirdiği bir mektubu işçilere hitaben yazdı.

Eleanor Marx, Annie Besant ve diğer sosyalistlerle birlikte sosyalist grup kurdu.

Onun kaleminden çıkan “Hiçbir Yerden Haberler” adlı ütopik roman, bir sosyalist toplum vizyonunu detaylarıyla anlatır: sanatın ve zanaatın günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası olduğu, insanların doğayla uyum içinde yaşadığı bir dünya. Bu idealizmi yalnızca yazılarında değil, sosyal adalet ve dayanışma konusundaki güçlü sözlerinde de hissedersiniz:

“Dayanışma yaşamdır ve dayanışmanın eksikliği ölümdür.”

“Gerçek mutluluğun sırrı, günlük yaşamın tüm detaylarına gerçek bir ilgi duymakta yatar.”

“Sanatı birkaçı için istemediğim gibi, eğitimi de birkaçı için ya da özgürlüğü de birkaçı için istemiyorum.”

Walthamstow’da Bir Yolculuk

William Morris Galerisi, yalnızca bir müze değil; aynı zamanda ilham verici bir deneyim. İngiltere’nin en büyük tasarımcılarından birinin sanatsal, kültürel ve politik mirasını keşfetmek için harika bir fırsat sunuyor. Onun İslam sanatına olan hayranlığını ve sosyalist bir toplum yaratma konusundaki kararlılığını öğrenmek, hem tarihle hem de çağdaş sorunlarla bağlantı kurmamızı sağlıyor.

William Morris Galerisi ücretsizdir, bu nedenle ziyaret etmek için harika bir fırsat sunar.

Walthamstow’u ziyaret ederken, bu büyüleyici galeriyi listenize ekleyin. William Morris’in dünyasını yakından tanıyın ve bu zamansız fikirlerin hala nasıl ilham verdiğini keşfedin. Sanat, tasarım ve sosyal adaletle iç içe geçmiş bu yolculuk sizi bekliyor.

 

Trump ve İran…

Gelir gelmez, daha ayağının tozuyla, aynı gün birçok kararname imzaladı. Kanun hükmünde kararnameleri sadece Erdoğan imzalayacak değil ya!

Türkiye’nin liberalleri Erdoğan’ın her kararı tek başına almasını, liyakate boş vermesi, aklına eseni, doğrusu iktidarını sürdürmek için ne gerekiyorsa yapması, örneğin imam-hatipleri bakanlıkların genel müdürlüklerine ataması, hukuk mukuk dinlememesi, Meclis’i by-pass ederek ülkeyi kanun hükmünde kararnamelerle yönetmesini suçlayarak, tümüne zemin oluşturan “tek adam yönetimi”ni “ucube sistem” olarak eleştirir. Bunda yanlışlık yoktur. Ancak Erdoğan’a “demokratik ülkeleri” örnek gösterir ve yaptıklarının demokrasiye sığmadığını ileri sürerler. Trump’a örneğin laf söyledikleri yoktur. Hatta Amerikan başkanlık sistemi ya da Fransız yarı-başkanlık sistemi iyi, ama bizimki hiçbirine benzemiyor derler.

Alın Trump’ı, Erdoğan’dan farkı aklına eseni yapmaması değildir. Aynı topun kumaşıdırlar. Sadece Temsilciler Meclisi denen ABD Kongresi ve Senato sonunda Trump’ın ya da önceki başkanların kararnameleriyle atadıklarını vb. onaylar. Bizde KHK’ların kapsamı daha fazla geniştir, ancak Türkiye’de de birçok alan Meclis’in çıkaracağı yasalara göre işler ve KHK’ları Meclis denetimine sokma olanağı yok değildir. Ancak gelin görün ki, Meclis’te de AKP-MHP çoğunluğu vardır. Trump’ın şansı, şimdi ABD’de de Cumhuriyetçi Meclis çoğunluğu olmasıdır ve böylece Trump’la Erdoğan ve sistemleri aşağı yukarı eşitlenmiştir.

Neredeyse tam bir polis devletine dönüşmüş bulunan Almanya pek de farklı değildir. Meclis’i by-pass ederek emeklilik yaşını kararnameyle yükselten, Meclis çoğunluğuna rağmen kendi partisinden güven oyu almayan gericileri başbakan atayan Macron’un başkanlığındaki Fransa da öyle. İngiltere’yi ise konuşmaya gerek yok, sözde “solcu” Labour Party’nin Starmer’la ülkeyi nasıl yönettiğine hepimiz tanığız.

Demokrasiler hızla son sınırına doğru daralmakta ve burjuva gericiliğin çıplak egemenliği, “demokrasi” denen şeyin altını kazımaya bile gerek kalmadan görünür olmaktadır.

NAZİ selamı çakan Musk ve Bezos gibilerinin tam desteğine sahip Trump’ın artısı dünyanın en güçlü emperyalist ülkesinin başkanı seçilmiş oluşu, büyük servetiyle güçlü Amerikan oligarklarından biri olan bu adamın ülkeyi tam bir kapitalist patron yöntemleriyle yönetmesidir.

En son 30 bin kaçak göçmeni Küba’daki Amerikan Guantanamo üssünde barındıracağını açıkladı. Tekelci gerici bir aşırılık tabii. Ama benzerini ondan önce Ruanda’yla İngiltere yapmıştı.

AB ülkeleriyle Kanada ve Meksika da dahil olmak üzere Çin’e yeni gümrük tarifelerini Şubat ortalarında yürürlüğe koyacağını duyurmasının sözünü etmek bile gerekmiyor. Önceden açıklamıştı. İlginci, Amerikan tekellerini korumaya yönelik getirilecek ithalat vergisinin diğerlerine göre Çin’e daha düşük (%10) olmasının öngörülmesi.

Daha ilginç önlemleri de var Trump’ın. Örnekleri, Panama Kanalıyla Grönland’ın ABD topraklarına katılması. “Grönland’ı satın alayım” diyen Trump “yoksa”yı ekleyip silahın ucunu gösteriyor. ABD tarafından inşa edilip Panama’ya devredilen Panama Kanalı’nın ise koşulsuz geri verilmesini istiyor. Grönland’da çiplerle dayanıklı piller türünden yüksek teknoloji ürünleri için gerekli hammaddeler bol miktarda bulunuyor. Panama Kanalı’nın devri talebini ise Trumpçılar kanalın Çinli şirket tarafından işletilmesine dayandırıyor. Açık emperyalist yayılmacılık ya da talancılık şüphesiz. Net bir emperyalist tahakküm, el koyuculuk ve saldırganlık, ancak güçlü olanın borusunun öttüğü, her sorunun “güce göre” çözümlendiği emperyalist sistemde birer aykırılık oluşturmuyorlar.

Başta ABD olmak üzere, Japonya ve Avustralya’nın da katılımıyla batılı emperyalistler Ukrayna’ya AB ve NATO’ya girmeme türünden dayatmalarda bulunduğu ve sonunda silaha başvurduğu için Rusya’yı suçluyor, yaptırım uyguluyor ve Rusya ile savaşıyorlar; ancak benzerini, üstelik silaha başvurma tehdidiyle Trump yaptığında sesleri çıkmıyor. Buna “çifte standart” deniyor. Gösterdiğiyse, “demokratik” denen ülkeleriyle emperyalist barbarlığın “ilkeleri”nin ilkelliği!

Aynı Trump ama İran’a karşı daha “barışçıl” görünüyor.

İran Kontrgerillası Kudüs Gücü ve Devrim Muhafızlarıyla silahla açık destek verdiği Suriye’de yenilip kendi kabuğuna doğru geri çekilen İran başında Amerikan emperyalizmi bulunan emperyalistlerin insafına kalmış görüntüsü veriyor. “Kendim ettim, kendim buldum” darbı meselini kanıtlarcasına arkasını Rusya’yla Çin’e yaslayarak boy ölçüşmeye kalkıştığı İsrail gibi bölge güçleriyle karşısında anti-Amerikancılık yaptığı ABD’nin karşı saldırılarına dayanamayıp gerileyen İran’ı zor günlerin beklediğini yazmıştık. Ortadoğu’da “Şii Hilali”nin güçleri olan Hamas’la Lübnan Hizbullah’ı ve Esad’ın desteğinden yoksun kalan İran, ülkesi dışında saldırı durumundayken, şimdi çekildiği sınırları içinde kendisini savunma derdinde.

İran’ın, başta ABD olmak üzere, Türkiye ve Suudiler gibi “taşeronları”nı da kışkırtarak emperyalistlerin kaşıyacakları sorunları var. İran Azerileri üzerinde CIA ve Pentagon uzun süredir çalışıyor, şimdi çalışmalarını hızlandıracaklardır. Sünni Arapların yaşadıkları Basra Körfezi etrafına yayılmış petrol ve gaz çıkarma ve nakliyatı dolayısıyla stratejik açıdan da önemli Huzistan bölgesi bir başka sorunu. Üstelik ABD’nin destek vermeye “ikna edebileceği” Barzani ve SDG’nin olası rol üstlenmeleriyle PJAK’ın örgütlü olduğu Kürdistan bölgesinin daha da büyük bir soruna kaynaklık etmesi şaşırtıcı olmayacak. Suudilerle Türkiye’nin bölgesel rakipleri olan İran’a karşı kuşatmaya katılmaları ise İran’ı bezdirici olmaya adaydır.

Trump, şimdilik İran’ın uçak ve güdümlü füzelerle hemen bombalanmasına sıcak bakmıyor. Bununla kalmayıp eski Ulusal Güvenlik Danışmanı J. Bolton türü beklenmemesi savunan savaş yanlısı yetkilileri görevlerinden aldı ya da başka görevlere atayarak kızağa çekti. “Gereksiz savaş istemiyorum” diyen Trump, Suriye’de olduğu gibi, “kestaneleri ateşten başkalarına aldırma” politikası izler görüntü veriyor ki, bu en ucuz yayılma yöntemi. İran üzerine yürüme yanlısı İsrail’i durduruyor. Bir araya getirip seferber etmeye çalıştığı diğer müttefiklerini İran’ın kuşatılmasına katılmaya yöneltip başta nükleer programı olmak üzere, İran’ı geriye doğru attığı adımlarını sürdürmeye mecbur etme taktiğini savunuyor.

İran, Uranyumun zenginleştirilmesini %60 ulaştırdı, ancak nükleer silah yapımında kullanılabilecek Uranyumun %90 kalitesinde olması gerekirken frene bastı. ABD şimdi İran’ın yeraltına taşıyıp nükleer enerji için zenginleştirme yaptığını iddia ettiği nükleer tesislerini uluslararası denetime açmasını ve bu kez İran’ın diz çökmeye zorlanacağı 5+1 görüşmelerinin yeniden başlatılmasını talep ediyor. Desteği ciddi biçimde azalan ve Rusya ile yakında imzaladığı savunma iş birliği anlaşması olası askeri saldırılara birlikte karşı durmayı içermeyen İran’ın bu baskıya direnebilmesi zor görünüyor. Zamana yaymaya çalışarak güç toplamak ve Rusya ile Çin’in güçlenip ABD’ye kafa tutar hale gelmelerini umarak o güne kadar dayanmaktan başka çaresi yok denebilir.