Ana Sayfa Blog Sayfa 4

İngiltere’deki Ekonomik Durum İşçi Partisini Zorluyor

Lindsey GERMAN
Counterfire

Yeni bir hafta, yeni bir kriz. Maliye Bakanı Rachel Reeves ve Başbakan Keir Starmer’dan oluşan korkunç ikili bu kez Britanya’nın uluslararası piyasada devlet tahvili satışlarında özellikle kötü bir performans sergilemesi nedeniyle bir ekonomik fırtınayla karşı karşıya. Bu da devlet borçlanmasının maliyetini arttırıyor. Yani Reeves şimdi harcamaları finanse etmek için daha fazla borçlanmak ya da kamu hizmetlerinde acımasız kesintiler yapmakla karşı karşıya. Devlet borçlanmasına getirilen sınırların ‘Müzakere edilemez’ olduğunu zaten açıkça belirtmişti, bu da kesintilere yöneleceği anlamına geliyor.

Telegraph’a göre tercihi birçoğunun fiziksel ve zihinsel sağlık sorunları da olan engellilere yönelik ödemelere daha fazla saldırmak ve onları çalışmak zorunda olmamaları gerektiği halde çalışmaya zorlamak olacak. Bu son ‘zor seçim’, İşçi Partisinin tasarruflarının neredeyse her zaman işçi sınıfından insanların zararına olduğunun altını çiziyor.

Krize karşı tepkisi, ekonominin büyüyeceğini ve bu gerçekleştiğinde hepimizin daha iyi durumda olacağını tekrarlamaktan ibaret. Ancak bunların hiçbiri mantıklı değil. Stagflasyondan -durgun bir ekonomi ama yükselen enflasyon- çokça söz ediliyor ve politikaları her kesimden yaygın bir muhalefete yol açtı. İşverenler, büyük şirketlerin artan fiyatlarla yansıtmaya çalışacakları artan ulusal sigorta ödemeleri konusunda çığlık atıyor. Çiftçiler miras vergisine karşı muhafazakar bir hareket oluşturuyor ve bu da aşırı sağı güçlendirecek. İşçi sınıfının gelirleri saldırı altında ve kamu hizmetleri yerlerde sürünüyor.

Rachel Reeves sık sık sırf İşçi Partisi hükümeti var diye ekonominin büyüyeceği izlenimini veriyor. Bu hafta kesinlikle bu aptallığın sonunu görmeliyiz, ancak o ya da Starmer’ın neler olup bittiğini anladığına ya da bununla başa çıkabileceklerine dair hiçbir işaret yok.

Belli ki bu şekilde olmasını beklemiyorlardı. Starmer, solu İşçi Partisindeki herhangi bir etkin rolden tasfiye etmeyi başardı. Göç, ordu ve dış politika konularında sağcı değerleri kabul etmesinin kendisini sağdan koruyacağını varsaydı ve seçim sırasında Reform UK’ye açıkça saldırmayı reddetti çünkü bunun esas olarak Muhafazakâr Partiye zarar vereceğini düşünüyordu.

Ancak şimdi Trump, geçtiğimiz haftalarda İngiliz siyasetine doğrudan müdahalelerde bulunan ve gözünü Starmer’a dikmiş olan Elon Musk’ın yakın danışmanlığında Beyaz Saray’a doğru ilerliyor. Trump’a dalkavukluk yapmaları ya da David Lammy gibi bir soytarının sadık açıklamaları onları aşırı sağcı saldırılardan koruyamayacak ya da İngiltere’nin ABD ile önemli bir ‘özel ilişkisi’ olduğu kurgusunu sürdürmelerine izin vermeyecektir.

Hayatım boyunca, ekonomik ve siyasi fırtınayla başa çıkma konusunda daha az becerikli en fazla birkaç İngiliz hükümeti gördüm. Oligarkların siyasete doğrudan müdahale ettikleri ve her yerde aşırı sağı güçlendirdikleri düşünüldüğünde bu durum özellikle tehlikelidir. Burada, Britanya’da Musk’ın ana saldırı hattı, İslamofobi seviyelerini körükleyen sözde Asyalı ‘damat çeteleri’ hakkında olmuştur. Trump ve Musk, Alman AfD’den (Nazilerin güçlü yankıları ve yeniden göçten bahseden) İtalya’nın faşist Başbakanı Georgia Meloni’ye kadar Avrupa’nın dört bir yanında aşırı sağı destekliyor.

Solun önündeki zorluk hem ırkçılıklarına karşı çıkarak hem de çürüyen neoliberal sermayenin önceliklerine meydan okuyarak faşistleri ve aşırı sağı yenmektir. Bu, bize bedel ödetmeye çalışan yeni İşçi Partisi kemer sıkma politikalarına karşı büyük bir mücadele anlamına gelmektedir.

Çeviren: Çınar Altun

 

Avrupa Trump’a karşı durabilecek mi?

0

Yücel Özdemir (Evrensel Gazetesi)

Donald Trump’ın pazartesi günü ABD’de başkanlık koltuğuna oturmasından bu yana Avrupa başkentlerindeki en önemli tartışma önümüzdeki dört yıl boyunca transatlantik ilişkilerin nasıl şekilleneceği yönünde. Gerçi bu soruya yanıtı her ülke aynı düzeyde aramıyor. Örneğin aşırı sağcıların iktidarda olduğu Macaristan ve İtalya’da endişe ve çekinceden çok alkış ve övgü var. ABD’de esen aşırı sağ rüzgarı arkalarına alarak hem güçlerine güç katmak hem de Brüksel’deki politikaları etkilemek istiyorlar.

Macaristan Başbakanı Viktor Orban, X üzerinden yayımladığı Trump’ı tebrik mesajında AB’de “yurtsever” bir devrim başlatacağını ve “Brüksel’i işgal edeceğini” duyurmuştu. İtalya Başbakanı Meloni devir-teslim törenine Avrupa’dan katılan tek başbakandı.

Trump ve Danışmanı Elon Musk’ın verdiği destek sayesinde önümüzdeki süreçte Avrupa genelinde aşırı sağ, faşist, ırkçı partiler bugünkünden daha fazla bir güce erişebilirler. Bu da doğrudan AB’nin öncekine göre daha zayıf bir birliğe dönüşmesine yol açabilir. Bunu sırf ideolojik nedenlerden değil, ABD’nin çıkarlarına bağlı olarak yapıyorlar. Zira, iktidarda kimin iktidarda olduğundan bağımsız parçalı, zayıf bir AB, ABD dış politikasının temel stratejisi. Kendi içinde ekonomik, askeri ve siyasi açıdan uyumlu olan bir AB’nin ABD’nin karşısına dikilebilecek güçlü bir rakibi olacağından hareket ediliyor. Bu nedenle ABD, hep kurumsal olarak AB yerine tek tek ülkeleri muhatap olmaya öncelik verdi. Öyle görünüyor ki; milliyetçi temelde “Amerika First” (önce Amerika) diyen Trump, dört yıl boyunca AB içindeki uyumsuzluğu kışkırtacak hamleler yapacak.

“Motor” durumundaki Almanya ve Fransa ile AB’nin yöneticileri de bunun farkında. Bu nedenle Trump göreve başladığında hep transatlantik ilişkilerin önemine, AB’nin 400 milyonluk nüfusuna, pazarına ve toplam ekonomik gücüne işaret ettiler. Trump’tan da bu gücü dikkate almasını istediler.

Trump’ın göreve başlamasından iki gün sonra Paris’e kısa bir ziyaret yaparak Emmanuel Macron ile bir görüşme yapan Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un gündeminde asıl olarak Trump vardı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya ve Fransa arasında tarih boyunca süren savaşlara son verme ve çıkar birliğini sağlamak üzere 1963’de imzalanan Elize Anlaşması’nın 62. yıl dönümü vesilesiyle bir araya gelen Scholz ve Macron, “Birleşik, güçlü ve egemen bir Avrupa” mesajları verdiler.

Trump’ın gündeme getirdiği gümrük vergilerinden başlayarak bir dizi yaptırıma ancak birlikte durarak yanıt verebileceklerine inanan iki ülkenin buna gücünün yetip yetmeyeceği ise tartışmalı. Çünkü, her iki ülkenin ABD’yle ayrı çıkar birlikleri, bağımlılıkları ve çatışmaları var. Bu nedenle her konuda aynı kararlı duruşu göstermeleri pek mümkün görünmüyor.

Buna bir de Paris’te Avrupa’ya liderlik etme mesajları veren her iki liderin birer “topal ördek” olmaları eklenince durum daha karmaşık bir hal alıyor. Scholz, 23 Şubat’tan sonra başbakanlığa veda edecek. Macron ise mecliste çoğunluğu kaybetmiş, arkasında halk desteği olmayan bir lider.

Ancak buna rağmen Alman ve Fransız sermayesi ABD’ye karşı birlikte hareket etmek zorunda olduğunun farkında. Bu nedenle siyasetçilerin durumundan bağımsız bir süreç devam edecek. Trump’ın rüzgarını arkasına alan her iki ülkenin aşırı sağcılarının iktidara gelmesi, güç kazanması durumunda ise tabloda kısmi bir değişiklik olabilir. Bunun farkında olan Trump-Musk ikilisi AB’yi istikrarsızlaştırarak güçten düşürme planı çerçevesinde her iki ülkede de aşırı sağa açıktan destek veriyor.

Almanya’nın izleyeceği politika açısından 23 Şubat’taki erken seçimlerden çıkacak tablo önemli. Başbakanlık koltuğuna oturması beklenen Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) Partisi Genel Başkanı Friedrich Merz de Scholz’a paralel mesajlar veriyor. Göç, mülteciler, neoliberal politikaları bakımından Trump’tan çok da farkı olmayan Merz, uzun yıllar ABD’nin en önemli yatırım tekellerinden biri olan Blackrock’ta denetleme kurulu üyeliği yapmıştı.

Avrupa basınında genellikle “öngörülemez” diye tanımlanan Trump, Merz için tamamen “öngörülebilir” biri. Bunu bir gazeteye verdiği demeçte “Ne diyorsa onu yapıyor” şeklinde açıklamıştı. Bu nedenle Merz’in Trump ile anlaşması, uyumlu çalışması mümkün. Aynı Merz, Davos’taki Dünya Ekonomi Forumunda katıldığı bir toplantıda faşistliğiyle bilinen İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile de ilişkileri derinleştireceğini söyledi.

Bu da aşırı sağa, ırkçılara sınır koymayacağını gösteriyor. Ancak bu siyasi yaklaşım, Merz’in Alman sermayesinin çıkarlarını bir yana bırakarak Trump çizgisine teslim olacağı anlamına da gelmiyor. Tersine atacağı her adımda Alman sermayesinin emperyalist paylaşım mücadelesindeki çıkarlarını önceleyecek.

Özetle Avrupa’yı zor bir dört yıl bekliyor. ABD’nin dünya üzerindeki çıkarlarını pervasız bir şekilde hayata geçirmeye kararlı görünen Trump, müttefiklerine daha tepeden bakan, kendi çıkarlarını esas alan bir yaklaşım içerisinde olacak. Avrupalı aşırı sağcıları koltuğunun altına alarak Avrupa’ya yönelik izleyeceği sert politikalar, aynı zamanda Trump karşıtlığı üzerinden yeni bir antiemperyalist dalganın koşullarını da yaratıyor.

 

ABD’nin casusu uçakları İngiltere’den kontrol ediliyor

ABD’ye ait Global Hawk insansız hava araçlarının Birleşik Krallık topraklarında uçurulması, Nükleer Silahsızlanma (CND) ve Drone Savaşları (Drone Wars) kampanyaları tarafından ortaklaşa düzenlenen bir gösteri ile protesto edildi. Protesto 25 Ocak Cumartesi günü RAF (Kraliyet Hava Gücü) Fairford üssünün ana kapılarının önünde gerçekleştirildi.

Protesto, dünya barışını güç kullanarak sağlayacağını iddia eden Trump’ın göreve başladığı haftada gerçekleşti.

RAF Fairford, ABD askeri personelini barındırmakta ve 501. Muharebe Destek Kanadı (Birleşik Devletler Hava Kuvvetleri’nin idari destek kanadı) ile 420. Hava Üs Filosu’nun karargahına ev sahipliği yapmaktadır. CND’ye göre ABD, RQ-4 Global Hawk insansız hava araçlarını NATO’nun Çevik Muharebe İstihdamı konseptinin bir parçası olarak RAF Fairford’dan kullanmayı planlıyor. Bu konsept, düşmanların önleyici saldırılar gerçekleştirmesini zorlaştırmak için önemli askeri uçakların farklı üslerden çalışmasına izin verilmesi gerektiğini savunuyor.

Kampanya, Sivil Havacılık Otoritesine sunulan belgelere göre, insansız hava araçlarının üste bulundukları süre içinde haftada iki ila üç kez havalanacaklarının varsayıldığı bilgisini kamuoyu ile paylaşarak, ABD dronlarının Birleşik Krallık topraklarında uçurulmasının tehlikelerine dikkat çekti. Geçen yıl Ağustos’ta üsse yapılan bir deneme uçuşunun ‘Birmingham havaalanına gelen Birleşik Krallık yolcu uçuşlarını ciddi şekilde aksattığı’ gösteride dile getirildi.

CND genel sekreteri Sophie Bolt; “Onlarca yıldan beri Global Hawk ABD casusluk aygıtının bir parçasıdır. “Hem RAF Lakenheath’ta konuşlu ABD nükleer silahlar hem de RAF Fairford’dan yapılan drone uçuşları, ABD’nin savaş makinesi için İngiltere’deki kritik merkezlerdir. Donald Trump’ın yeniden iktidara gelmesiyle birlikte bu durum daha da endişe verici bir hal almıştır. Sahte ulusal güvenlik argümanlarının arkasına saklanmak yerine, İngiliz Hükümeti bu üslerden işlenen savaş suçlarından sorumlu tutulmalıdır.” açıklaması ile tepkisini ve taleplerini dile getirdi.

 

Drone Savaşları Direktörü Chris Cole ise şunları söyledi: “Teorik olarak Birleşik Krallık’ın kendi topraklarından yürütülen her türlü askeri operasyon için onay vermesi gerekir. Ancak, Birleşik Krallık Hükümeti’nin Washington ile omuz omuza durmaya bu kadar kararlı olduğu göz önüne alındığında, operasyonun amacı ne olursa olsun, Hükümetin uçuşlara izin vermeyi reddedip reddetmeyeceği konusunda ciddi sorularımız var. ABD insansız hava araçlarının Fairford’dan uçmasına izin vermek, Washington’a insansız hava aracı operasyonları için açık çek vermek anlamına gelir ve buna karşı çıkılmalıdır.”

Başta Irak’ın işgali ve Siyonist İsrail’e Gazze’de işlediği soykırım ve katliama hamilik yapmada ABD ile birlikte hareket etmekten çekinmeyen İngiltere, ABD’nin hem nükleer başlıklarına hem de drone filosuna ev sahipliği yapmaktan da bir sakınca görmüyor.

 

Büyük işletmelerde işçi kıyımı

Bankalar, sigorta şirketleri ve üniversitelerde dahil birçok kurum için gerçek zamanlı veri, araştırma, haber ve analitik bilgi sağlayan S&P PMI’in Ocak’ın son haftasında yayınladığı verilere göre İngiltere’de işçi çıkarmaya hazırlanan tek işletme Sainsbury’s değil. Çok sayıda işletme aynı hafta içerisinde işçi çıkaracağı duyurusunda bulundu. Birçoğunun Nisan’da başlayacak olan işveren sigorta katkı payındaki artışı bahane gösterdiği işten çıkartmaların boyutu, pandemi dönemi dışında tutulduğunda 2009’dan buyana ki en üst seviye olarak değerlendiriliyor. Birçok şirket işten çıkartmaların yanı sıra yeni işçi alımlarını askıya alırken, gönüllü olarak işten çıkanların yerine yeni işçileri istihdam etmiyor. Sainsbury’s, 3 bin işçiyi işten atarak şu anda 148 bin olan mevcut işgücünün yüzde iki azaltmış olacak.

Süpermarket zincirlerinden Sainsbury’s, 3 binden fazla çalışanını işten çıkaracağını ve mağaza içi kafelerinin tamamını kapatacağını açıkladı. Şirket, bu kararı yıllık 1 milyar sterlin tasarruf hedefinin bir parçası olarak aldı.

Sainsbury’s CEO’su Simon Roberts, alınan kararların şirketin verimliliğini artırmaya yönelik olduğunu ifade etti. Şirket, kalan 61 mağaza içi kafenin yanı sıra pastane, sıcak yemek ve pizza tezgahlarını da kapatacak. Bu alanlardaki popüler ürünler, normal market raflarına taşınacak. Roberts, müşterilerin kafeleri düzenli olarak kullanmadığını ancak market içindeki gıda salonlarının ve satış noktalarının daha fazla ilgi gördüğünü belirtti. Yeniden yapılanma kapsamında, Sainsbury’s baş ofis ve yönetim ekibinde yüzde 20 oranında küçülmeye giderek kıdemli yönetim pozisyonlarının önemli bir kısmını kaldıracak. Şirket, işten çıkarılan çalışanlar için yeniden yerleştirme fırsatlarını değerlendireceğini de ekledi.

Sainsbury’s’in ardından aynı sektörde yer alan zincir mağazalardan Morrison da 200 işçi çıkaracağını duyurdu. Morrison’ın işten çıkartma gerekçesi ise mağazaların bölgesel sorumluluğu pozisyonlarının kaldırılarak merkeze devredilecek olması.

İşçi çıkartacağını duyuran mağazalardan bir diğeri de internet üzerinden satış yapan PrettyLittleThing (PLT) oldu. Bohoo Group’a ait olan PLT, Aralık ayında duyurduğu işten çıkartmalara Manchester’da ki genel merkezinde çalışan 50 işçinin işine son vererek başlayacak. Yaklaşık 200 işçi çıkartacağını açıklayan PHL, işten çıkartmaları çalışanlarına görüntülü aramalarla haber verdi.

Londra’nın hemen hemen her alışveriş merkezinde şubeleri olan giyim mağazalar zinciri River Island’da, Nisan’daki katkı payı artışından önce işçi çıkaracağını duyurdu. İşten çıkartmalara Londra’daki merkezinden başlayacak olan River Island kaç işçi çıkartacağına dair ise bir sayı vermedi. River Island’ın İngiltere çapında 250 mağazası var.

Yaşadıkları ekonomik zorlukları ve artan maliyetleri bahane göstererek işçi çıkarmaya hazırlanan bir diğer işletme de Birleşik Krallık çapında ayakkabı mağazaları olan Schuh. İşgücünü azaltmak için işten çıkartmaları gönüllülük temelinde başlatacağını açıklayan Schuh kaç işçi çıkartacağına dair bir açıklama yapmaktan şimdilik uzak duruyor.

İşçi Partisi’nin ilk bütçesinde arttırdığı işveren sigorta katkı payının bedelini daha önceki yazılarımızda dile getirdiğimiz gibi işçiler ödemeye başladı.

Geçen yıl 700 milyon sterlinden fazla kar elde eden Sainsbury’s devasa karına rağmen artan maliyetin faturasını işten çıkarttığı işçilere kesiyor. Sainsbury’s örneğinde olduğu gibi karlarından işçilere hiçbir zaman pay vermeyi düşünmeyen şirketler karlarından yaşayacakları zararlara işçileri ortak etmekten bir sakınca görmüyor.

 

Farage’ı yeterince sağcı bulmayan Reform UK encümenleri istifa etti

Şu anda cezaevinde olan faşist Tommy Robbinson’a açıktan sahip çıkmaktan korkan Farage’ı ‘‘beceriksiz ve kötü niyetli’’ olmak ve eski üyelere “sadakatsizlik” le suçlayan Reform UK’in Derbyshire Belediyesi’nde ki tüm encümen üyeleri istifa etti.

Derbyshire’deki istifaların ardından Reform UK’in encümen üyesi sayısı 50’den 40’a düşmüş oldu. İstifalar, Elon Musk ile Farage arası, Farage’ın faşist bir sokak hareketi kurmaya çalışan Nazi Tommy Robinson ile olan ilişkisi nedeniyle yaşanan görüş ayrılıklarından dolayı bozuldu. Donald Trump hükümetinde de yer alan teknoloji milyarderi Elon Musk’ın reform UK’i övmesi ve bir dahaki seçimlerde maddi yardım vaadinde bulunmasına, Robinson ile arasına mesafe koymaya özen göstererek karşılık veren Farage hem Musk’ın hem de Robinson’a yakın olan üyelerinin tepkisini çekti. Musk, “Reform Partisi’nin yeni bir lidere ihtiyacı var. Farage bunun için gerekenlere sahip değil.” açıklaması ile, kendi belediye encümen üyeleri ise istifa ederek Farage’a karşı tepkilerini açıktan ortaya koymuş oldular.

Reform UK’nin mevcut yönetimde yer almayan üyelerin bir kesimi, istifa eden belediye encümen üyeleri gibi Robinson’u daha açık bir şekilde sahiplenmek istiyor.

İstifa eden meclis üyeleri eski eş başkan yardımcısı Ben Habib’e lider olması için destek veriyorlar.

Habib, Reform UK’nin Robinson ile daha yakın bir ilişki içinde olma arzusunu dile getirerek Farage’ı eleştiriyor. Habib, “Reform’u belki de sterilize etme arayışında, bence Nigel Farage önemli ölçüde Reform’u ilk başta yaratan insanlara sırtını dönüyor.” açıklaması ile görüşlerini ve liderliğe talip olduğunu kamuoyuna duyurdu.

Donald Trump ve Avrupa ülkelerinde aşırı sağın başarılar elde etmesinden güç alan İngiltere’nin faşistleri ve sağcıları oyları ile parlamentoya taşıdıkları en sacı Reform UK artık yeterince radikal bulmuyor ve Tommy Robinson gibi Nazi birisine sahip çıkacak bir lider arıyor. İşçi Partisi ise kendisine en çok oy veren emekçiler ve göçmenleri karşı karşıya getirecek ve başta Reform UK olmak üzere sağcı partileri güçlendirecek olan göçmenlik karşıtlığında ve kemer sıkma politikalarında ısrar ediyor.

İngiltere’nin emek örgütleri, ilerici siyasi oluşumları, partileri ve kampanya grupları ise hem İşçi Partisi’nin hem polisin hem de sağcı basının tüm baskı ve engellemelerine rağmen 1 Şubat’ta olduğu gibi faşistlere karşı sokakta mücadele etmeye devam ediyor. Tüm dünyanın başına bela olan ırkçılık ve aşırı sağın İngiltere’de de yaşamları tehdit eder hale gelmemesi için bulunduğumuz her alanda ırkçılığa karşı mücadele etmek, yerli ve göçmen emekçilerin birliğini savunmak zorundayız.

 

Şubat – Sağlıkta neler oluyor?

Bebekler için K vitamini neden önemli?

Doğumdan hemen sonra yapılması gereken K vitamini aşısı bebekler için hayati önem taşıyor.

K vitamini vücutta kanın pıhtılaşmasına ve kanamanın durmasına yardımcı olan kritik bir vitamin.

K vitamini eksikliği bebekler için hayati risk teşkil eden iç kanamalara neden olabiliyor; pıhtılaşma bozuklukları ve buna bağlı olarak birçok doku ve organda sorunlara yol açabiliyor.

Bu risklerden korumak için bebeklere, doğum sonrasında K vitamini aşısı uygulanıyor.

Vücutta depolanabilen K vitamini ıspanak, brokoli, lahana gibi yeşil yapraklı sebzelerde, yeşil fasulye, katı ve sıvı yağlar, avokado, yaban mersini, kuru erik, kivi, üzüm ve elma gibi meyvelerde, karaciğer ve tavuk gibi et ürünlerinde bulunuyor.

Ancak bebekler, doğduklarında K vitamini depoları yeterli olmuyor ve bağırsaklarında kendi başına K vitamini üretmek için yeterli bakteri bulunmuyor.

 

Haftada iki saat egzersiz, kalp hastalıklarından ölüm riskini azaltıyor

Araştırmalar, az miktarlarda egzersizin bile çok olumlu etkileri olabileceğini gösteriyor.

Düzenli spor, tansiyonu ve kolesterolü ve dolayısıyla kalp krizi ve felç riskini azaltıyor.

Tamamen hareketsiz bir kişinin, kalp hastalığı riskini azaltmak için sadece küçük miktarda egzersiz yapması yetiyor. Sıfır egzersizden, haftada birkaç saat tempolu yürüyüşe ya da bisiklet sürmeye geçiş, kalp hastalıklarından ölüm riskini yüzde 20’ye kadar azaltabilir.

Ancak forma girdikçe ve egzersiz miktarı arttıkça, kalp sağlığına fayda belli bir noktada sabitleniyor.

Yani hareketsiz yaşam süren biri, haftada birkaç saatlik egzersize başladığında kalp sağlığına en büyük yararı bu aşamada görüyor.

Kalp sağlığı risklerini azaltacak sonuçlar için terlemek gerekiyor. Yüksek yoğunluklu egzersiz, spordan en kısa zaman diliminde faydalanmayı sağlıyor. Genelde arada kısa molalarla 30 ila 60 saniyelik yoğun çalışmalardan oluşan 20 dakikalık seanslardan oluşuyor.

Bu egzersizler çok kısa süreli olsa da yoğunlukları sayesinde birkaç hafta bu tür egzersiz yapıldıktan sonra, kolesterol ve tansiyonda azalma dahil çok sayıda faydası görülebilir.

Çok ağır spor yapmanın tavsiye edilmediği kalp hastalıkları olanların düşük ve orta yoğunluklu egzersiz yapmaları öneriliyor.

 

Okul Döneminde Tatil Yapan Velilere Kesilen Cezalar %24 Arttı

Velilere, çocuklarını okul döneminde izinsiz tatile götürdükleri için kesilen cezalar son bir yılda neredeyse yüzde 24 arttı. Bu hafta açıklanan hükümet verilerine göre, 2023-24 akademik yılında toplam 443 bin 322 ceza kesildi. Bu rakam, önceki yıla göre 87 bin 141 artış anlamına geliyor.

Genel olarak, izinsiz devamsızlık nedeniyle kesilen toplam ceza sayısı 487 bin 344’e ulaştı ve bu, bir önceki yılın 398 bin 796 olan rakamına kıyasla yüzde 22’lik bir artış gösterdi. Cezaların yüzde 91’i izinsiz tatiller nedeniyle verilirken, yüzde 0.2’si geç kalma ve yüzde 8.8’i diğer sebeplerden kaynaklandı.

Artan Cezalar ve Tatil Maliyetlerine Tepkiler

Hükümet, 2012’den bu yana ilk kez cezaları artırarak 28 gün içinde ödenmesi halinde 120 sterlin olan ücreti 160 sterline yükseltti. Ancak bugünkü veriler, bu artış yürürlüğe girmeden önceki döneme ait.

Eğitim uzmanları, cezaların devamsızlığın temel nedenlerini çözmekte yetersiz kaldığını vurguluyor. Okul ve Kolej Liderleri Birliği Genel Sekreteri Pepe Di’Iasio, hükümeti okul tatilleri sırasında “aşırı yüksek” tatil fiyatlarını kontrol altına almaya çağırdı.

“Bu sorunun basit bir çözümü yok, ancak hükümet, tatil firmalarının fiyatları fahiş seviyelere çıkarmasını engellemenin yollarını araştırmalı,” dedi.

NEU Öğretmenler Sendikası Genel Sekreteri Daniel Kebede ve NAHT Okul Liderleri Sendikası Genel Sekreteri Paul Whiteman da cezaların etkisiz olduğunu belirterek, ailelerin okul tatillerinde daha uygun fiyatlı seyahat edebilmesi için adımlar atılması gerektiğini savundu.

Bölgelere Göre Ceza Oranları

En yüksek ceza oranı yüzde 10.7 ile Yorkshire ve Humber bölgesinde kaydedildi. En düşük oranlar ise İç Londra’da yüzde 3.5 ve Dış Londra’da yüzde 3.4 olarak belirlendi.

Eğitim Bakanı Bridget Phillipson, okul devamsızlığına karşı “ulusal bir çaba” gerektiğini belirterek, hükümetin bu sorunu çözmek için “elinden geleni yapacağını” söyledi. Ancak cezalara da önemli bir rol biçtiğini ekledi:

“Sadece destek sunarak izinsiz tatiller gibi davranışları değiştiremeyiz,” dedi. “Cezalar, herkesin çocukların okula devam etmesini sağlaması için sorumluluk almasını garanti altına alır” açıklamasında bulundu.

Yeni kurallara göre, velilere üç yıl içinde en fazla iki ceza kesilebilecek. Bu sınır aşılırsa ebeveynlik emirleri veya yasal işlemler devreye girecek.

Devamsızlığa Karşı Alınan Ek Önlemler

Bakanlığın verileri, öğrenci devamsızlığını önlemek için alınan diğer önlemlerin de arttığını gösteriyor.

2023-24’te 80 bin 100 vaka, bireysel devamsızlık yönetimi kapsamında değerlendirildi. Bu sayı, bir önceki yıl 77 bin 100’dü. Ayrıca, yerel yönetimler ile veliler arasında yapılan gönüllü anlaşmalar olan ebeveynlik sözleşmeleri 13 bin 600’den 14 bin 900’e yükseldi.

Mahkemeler tarafından verilen ebeveynlik emirleri ise 30’dan 40’a çıktı. Ancak velilere dava açılmadan önce değerlendirilmesi gereken eğitim gözetim emirleri (ESO) 46’dan 30’a geriledi.

Cezalar rekor seviyeye ulaşırken, uzmanlar, özellikle tatil maliyetleri konusunda harekete geçilmesi için hükümete baskı yapmaya devam ediyor.

 

Avrupa’da Aşırı Sağ Partilerin Yükselişi ve Tecrübe

Avrupa’da birinci dünya savaşından sonra yükselen ve ikinci dünya savaşıyla çöken faşist rejimlerden sonra, son yıllarda aşırı sağ partiler tekrar yükselişe geçti. İtalya, Hollanda ve Macaristan’da aşırı sağ veya faşist partiler hükümeti yönetirken, Fransa’da aşırı sağcı Ulusal Birlik (RN) ve Almanya’da aşırı sağcı AfD iktidar kapısına dayanmış durumdadır.

Amerika Birleşik Devletleri’nde Cumhuriyetçi Parti’nin seçimleri kazanmasıyla birlikte Trump ile ilişkili olarak birçok ülkede aşırı sağ ideolojiler güç buldu.

İkinci dünya savaşından sonra Avrupa ülkelerinde bütün partiler tarafından aşırı sağı iktidardan uzak tutma tabusu vardı. Bu tabu ilkin 2000 yılında Avusturya’da yapılan seçimlerde yıkıldı. Seçimlerde birinci çıkan Sosyal Demokrat Parti’nin hükümeti kurmasını engellemek için Hristiyan Demokrat Partisi aşırı sağcı parti FPÖ ile koalisyon hükümeti kurdu.

Buna karşı, o zaman 14 Avrupa Birliği Ülkesi Avusturya’ya yaptırımlar uyguladı ve diplomatik ilişkilerini nerdeyse askıya aldı. Bu yaptırımlar 7-8 ay kadar sürdü. Daha sonra hiçbir Avrupa Birliği ülkesine uygulanmadı.

Bugün bırakın faşist partilerin hükümet kurmasını veya ortak olmasını Amerikalı teknoloji milyarderi Elon Musk Almanya Başbakanı Olof Scholz’e saldırıp aşırı sağcı Almanya için Alternatif Partisi (AfD)’ni desteklemesi, İngiltere’de Başbakan Keir Starmer’e saldırıp aşırı sağcı Tommy Robinson’a destek vermesi, sahibi olduğu X sosyal medya platformunu aşırı sağı desteklemek için kullanmaktan perva etmiyor.

Gelinen aşamada aşırı sağın söylem ve politikalarına baktığımızda birinci dünya savaşı sonrası yükselen faşizmle benzerlikler taşımaktadır.

Birinci dünya savaşından sonra faşist partiler ekonomik kriz ve 1917 Ekim devrimine karşı çekim merkezi olup milyonlarca insanın hayatına mal oldular. Bugün ise ekonomik kriz ve göçmen karşıtlığı temelinde çekim merkezi olmuş durumdadırlar.

Dolayısıyla aşırı sağın yükselişi endişeye yol açmaktadır. Bundan 25 yıl önce Avrupa ülkelerinde iktidara gelecekleri pek kimsenin aklına gelmezken, son birkaç yılda birçok Avrupa ülkesinde ya iktidarda ya da iktidar ortağıdırlar.

Tarihsel anlamda faşizm konusunda halkların büyük bir tecrübesi vardır. Hitler ve Mussolini rejimleri altında halklar büyük bedeller ödemiş ve faşizm milyonlarca insanın hayatına mal olmuştur. Dün faşizme karşı mücadele eden ve Avrupa’da faşizmi tarihin çöp sepetine atan insanların torunlarının bir kısmın aşırı sağı seçimlerde desteklemesi ve her seçimde artmaları insanlık için hayra alamet değildir.

İnsanlık faşizmin ve aşırı sağın insanlığın düşmanı olduğunu yaşayarak tecrübe etmiştir.

Son yıllarda işsizlik, yoksulluk ve gelecek kaygısı gibi hayati konularda gençlere umut vermeyen ana akım partilerden dolayı gençler aşırı sağa yöneltmektedir.

Sonuç olarak ya aşırı sağ gençlerin statükodan memnuniyetsizliğini örgütleyip, başta göçmenler olmak üzere savunmasız toplulukları hedef haline getirecek ya da sol sosyalist parti ve kurumlar başta işçi sınıfı ve gençler olmak üzere halklara umut veren bir program sunarak toplumsal kesimleri faşizme karşı birleştirerek faşizmi tekrardan tarihin çöp sepetine atacaktır.

 

Milyarderlerin servetleri günlük 35 milyon sterlin artıyor

Yoksulluğu sona erdirmek için faaliyet yürüten İngiltere merkezli Oxfam vakfının yayınlamış olduğu son çalışma, geçen yıl boyunca İngiliz milyarderlerin servetlerine günlük olarak 35 milyon sterlin servet eklediklerini ortaya koydu. Oxfam’ın milyarderlerin servetlerine günlük olarak servet kattıklarına dair araştırmasının raporu, yoksulluktan kaynaklı soğuklara bağlı ölümlerin en çok yaşandığı Ocak ayında yayınlandı. Türkçeye ‘‘Üretenler değil, Gasp edenler’’ (Takers, Not Makers) olarak çevrilebilecek isimli çalışmaya göre, Britanya’daki milyarderlerin toplam serveti 2024 yılında 182 milyar sterline yükselmiş durumda. Oxfam’ın hesaplamalarına göre bu servetin 10 sterlinlik banknotlara çevrilmesi halinde, bu banknotlarla tüm Manchester 1.5 kez kaplanabilir.

Aynı çalışmaya göre milyarderler sadece İngiltere’de değil tüm dünya çapında servetlerini arttırmaya devam ediyor. Dünya çapında milyarderlerin servetleri bir önceki yıla göre üç kat hızla artarak iki trilyon dolara ulaşmış durumda. Araştırmaya dair bir değerlendirme yapan Oxfam eşitsizlik politikaları lideri Anna Marriott, dünyanın on yıl içinde en az beş trilyonerin ortaya çıkması yolunda ilerlediğine dikkat çekti. Marriott, “İnsanlığın neredeyse yarısı yoksulluk içinde yaşamaya devam ederken, bu zenginlik patlamasını mümkün kılan ve sürdüren küresel ekonomik sistem bozuktur ve hiç uygun değildir” dedi.

Araştırmadaki verilere göre, dünyanın en zengin 10 kişisinin serveti günde yaklaşık 100 milyon dolar (82 milyon sterlin) artarken, dünyanın yüzde 44’ü günde 6.85 dolardan (£5.60) daha az bir gelirle yaşam mücadelesi veriyor. Geçen bir yıl içerisinde İngiltere’de dört yeni milyarder yaratıldığı ve ülkenin mevcut toplam milyarder sayısının 57’ye ulaştığına da dikkat çeken Marriott, İngiliz hükümetini de süper zenginlerin daha yüksek vergilendirilmesi gibi eşitsizlikle mücadele eden ekonomi politikalarına öncelik vermeye çağırdı.

Aynı günlerde Strand Partners tarafından yapılan başka bir araştırma ise İngilizlerin yüzde 88’inin enerji faturalarını ödeme konusunda geçen kış olduğu kadar endişeli olduğunu ortaya koydu. Hayat pahalılığı ve yoksulluğu iliklerine kadar hisseden dar gelirlilerin günlük olarak yüzleştikleri zenginler ve yoksullar arasındaki uçurumun giderek derinleştiği gerçeği bu araştırmalarla bir kez daha kamuoyunun gündemine getirildi.

İngiltere’nin ve dünyanın süper zenginler ile geri kalanları arasındaki uçurumun kontrolden çıktığına bir kez daha dikkat çeken Oxfam’a göre bu eşitsizliğin aynı hızla devam etmesi halinde önümüzdeki on yıl içinde milyarderlerin yerini trilyonerler alacak. Gelecek on yıl içinde beş trilyonerin ortaya çıkacağını hesaplayan Oxfam’a göre, yoksulluk seviyesi ise 1990’dan bu yana neredeyse hiç değişmemiş durumda. Üstelik milyarderlerin servetlerine servet katmak için doğayı hızla tahrip etmelerinin bedelini de yoksullar ödüyor.

Rapora yansıyan verilerle iki katmanlı dünya ve gerçekler:

  • 2024 yılında milyarderlerin toplam serveti 2 trilyon ABD doları arttı ve 204 yeni milyarder türedi. Bu, haftada ortalama neredeyse dört yeni milyarder anlamına gelmektedir.
  • Milyarderlerin toplam serveti 2024 yılında 2023 yılına kıyasla üç kat daha hızlı büyüdü.
  • Her bir milyarderin serveti günde ortalama 2 milyon ABD doları arttı.
  • En zengin 10 milyarderin serveti günde ortalama 100 milyon ABD doları arttı.
  • Geçen yıl Oxfam on yıl içinde bir trilyoner olacağı tahmininde bulunurken, tahminini bu yıl güncellemek zorunda kaldı. Eğer mevcut eğilimler devam ederse, on yıl içinde bir değil beş trilyoner türeyecek.
  • Dünya Bankası’na göre, yoksulluk içinde yaşayan insanların sayısı 1990’dan bu yana neredeyse hiç değişmedi.
  • Milyarderlerin servetinin % 60’ı miras, kayırmacılık yolsuzluk ya da tekel gücünden kaynaklı.
  • Miras yoluyla türeyen milyarderlerin sayısı ilk kez 2023 yılında girişimcilikten türeyenlerin sayısını geçti.
  • Küresel Kuzey’deki en zengin %1’lik kesime 2023 yılında Küresel Güney tarafından finansal sistem aracılığıyla 263 milyar dolar ödenmiştir. Bu rakam saatte 30 milyon doları aşmaktadır.
  • İngiltere’nin bir asırlık sömürgecilik döneminde Hindistan’dan aldığı 64.82 trilyon doların 33.8 trilyon doları en zengin %10’luk kesimin kasasına girdi. Bu servet Londra’yı 50 sterlinlik banknotlarla neredeyse dört kez kaplamaya yetecek kadar büyük.

 

Hastane koridorlarında ölen hastalar saatlerce fark edilmiyor

Kurumun Britanya’daki hastanelerde çalışan hemşirelerle yaptığı ankete göre, bazı hastalar kendi kendilerini kirletmeye terk ediliyor.

Rapora göre Birleşik Krallık’taki hemşirelerin yüzde 67’si her gün aşırı kalabalık ya da uygun olmayan yerlerde bakım hizmeti verirken, yaklaşık yüzde 20’si bu durumun her hafta yaşandığını belirtiyor.

Her 10 hemşireden dokuzundan fazlası hasta bakımı ve güvenliğinin tehlikede olduğunu ifade etti.

Rapor, yatak ve personel yetersizliği nedeniyle hastaların günlerce sandalyelerde bekletildiği ve koridorlarda yığıldığı “koridor bakımına” son verilmesi için hükümetin acilen harekete geçmesi çağrısında bulunuyor.

Raporda ayrıca tedavilerdeki gecikmelere ve yaşlıların “son derece insanlık dışı ve üçüncü dünya koşullarında bakıldığına” dikkat çekildi.

RCN, hastaların düzenli olarak tuvaletlerde, duş alanlarında, otoparklarda ve ailelerin ölen yakınlarını ziyaret ettikleri görüş odalarında tedavi edildiğini tespit etti.

İngiltere’nin güneydoğusundaki bir hemşire şunları söyledi: “Bir hasta koridorda öldü ama saatlerce fark edilmedi.”

Bir başkası ise şunları söyledi: “Hastalara uygun şekilde tuvaletlerini yaptıramıyorum ve çoğu zaman bazıları idrarını tutamıyor ve kişisel bakım sağlayacak bir alan bulunana kadar dışkı veya idrar içinde bekliyor.”

Galler’den bir hemşire ise şunları ekledi: “Hastalarınızın hiçbirine ihtiyaç duydukları ve hak ettikleri bakımı tam olarak veremiyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz.

“Onur kırıcı bir durum, mahremiyet yok… Böyle bir zamanda hemşire olmak beni gerçekten üzüyor.”

RCN genel müdürü Profesör Nicola Ranger, personelin “artık dayanamadıkları” için işten ayrıldığını söyledi.

Ranger şunları söyledi: “Hastaları Covid’den önce iğrenç ve tamamen kabul edilemez olarak görülen her türlü alana koymak normal hale geldi.”

Prof Ranger, NHS’nin ihtiyacı karşılayacak kadar yatak ya da hemşireye sahip olmadığını ve bu sorunun yıl boyunca devam ettiğini belirterek sözlerini şöyle sürdürdü “Yüksek sayıda grip vakası bunun için bir mazeret olarak kullanılmamalıdır.”

Bakanların “sorunun büyüklüğünü” kabul etmeleri gerektiğini söyleyen Ranger, bunun önceden öngörülmüş olabileceğini de sözlerine ekledi.

Hemşireliğin en fazla sayıda boş kontenjana sahip olduğunu kaydeden Ranger: “Hemşirelere yönelik bakımı iyileştirmediğiniz sürece hastalara yönelik bakımı iyileştiremezsiniz.

“Artık kategorik olarak hastaların bu durumdan dolayı öldüğünü söyleyebiliriz.”

Sağlık Bakanı Wes Streeting Avam Kamarasında yaptığı açıklamada “önümüzdeki kış koridorlarda tedavi gören hastalar olmayacağı” sözünü veremeyeceğini söyledi.

“NHS’imize verilen zararı geri almak vakit alacaktır, ancak bu hükümetin hedefi de budur” dedi.