Ana Sayfa Blog Sayfa 7

Ocak – Sağlıkta neler oluyor?

Erken evrede kanser teşhisi rekor seviyede

Ulusal Sağlık Servisi NHS’in son verilerine göre, erken evrede kanser teşhisi konulan hastaların oranı rekor seviyeye çıktı. Veriler, Eylül 2023 ile Ağustos 2024 arasında en yaygın 13 kanser türüne dair tespitlerin hastaların hayatta kalma şansını artıran birinci ve ikinci evrede yapılma oranın yüzde 58.7’ye çıktığını gösteriyor. Bu oran pandemi öncesine göre yüzde 2.7 ve kayıtların tutulmaya başladığından bu yana ise 10 kat daha fazla. Ancak kaydedilen ilerlemeye rağmen İngiltere’nin 2028 yılına kadar erken evrede kanser teşhis hedefi olan yüzde 75’e ulaşması oldukça zor gözüküyor. Ayrıca erken teşhislerdeki artışa rağmen kanser hastalarının tedavisinin erken başlatılmasında hala ilerleme sağlanabilmiş değil. Kanser teşhisi konulan her üç kişiden biri acil bir sevkten sonra 62 günden fazla bekliyor ve bu da İngiltere’de kanser hastalarının ölüm oranlarının Avrupa ülkelerinden fazla olmasına neden oluyor. Yani kanser hastaları için erken teşhis kadar erken tedavide de rekor seviyelere çıkmak gerekli.

Ölümcül hastalara ötanazi hakkı parlamentodan geçti

Tedavisi olmayan hastalığı olanların, tıbbı yardım alarak, kendi iradesiyle hayatına son vermesi anlamına gelen ötanazi hakkı ya da halk arasındaki telaffuzu ile ötenazi Birleşik Krallık parlamentosunda ilk onayını aldı. Ölümcül Hastalığa Sahip Yetişkinler (Yaşamın Sonu) Yasa Tasarısı, İşçi Partisi Milletvekili Kim Leadbeater tarafından parlamentoya sunulmuştu. Tasarı, ölümcül derecede hasta olan kişilere yaşamlarına son vermeyi seçme hakkı verilmesini önermekte. Westminster Parlamentosu, İngiltere ve Galler’de destekli ölümü yasallaştıracak tasarıyı 29 Kasım’da kabul etti. Ölümcül hastaları ne zaman öleceklerini seçebilmeye bir adım daha yaklaştıran tasarının yasalaşabilmesi için hem Avam Kamarası hem de Lordlar Kamarası tarafından daha birkaç kez incelenmesi ve onaylanması gerekecek.

Yardımlı ölüm hakkı, altı ay ya da daha az yaşam beklentisi olan kişilere, taleplerinin iki doktor ve bir yargıç tarafından onaylanması koşuluyla tanınacak.

Tasarıya göre yaşamına son vermek isteyen herkesin;

18 yaşından büyük olması, İngiltere ve Galler’de yaşaması ve en az 12 aydır bir aile hekimine (GP) kayıtlı olması

Seçim yapmak için zihinsel kapasiteye sahip olması ve zorlama veya baskıdan uzak, açık, kararlı ve bilgilendirilmiş bir talepte bulunması

Altı ay içinde ölmesi bekleniyorsa,

Ölmek istediğine dair şahitlerin huzurunda imzalanan iki ayrı beyanda bulunması

Her değerlendirme arasında en az yedi gün olacak şekilde iki bağımsız doktoru kararlı olduğuna ikna etmesi gibi bir dizi yasal prosedürü yerine getirmesi şart.

Tekliflere göre, bir kişi yaşamına son vermek için her talepte bulunduğunda bir Yüksek Mahkeme yargıcının onayını alması gerekecek. Hasta, kararın ardından 14 gün beklemek zorunda kalacak ve bu sürede kararını yeniden gözden geçirecek.

Hastanın yaşamına son vermek için kullanılacak madde bir doktor tarafından hazırlanacak, ancak kişi bunu kendisi alacaktır.

Tasarı, koordinatör doktoru, Sağlık Bakanı tarafından belirlenecek bir düzeyde “eğitim, nitelik ve deneyime” sahip kayıtlı bir tıp doktoru olarak tanımlamaktadır.

Sahtekarlık yapmak, baskı uygulamak ya da birini yaşamına son vermek istediğini beyan etmeye zorlamak yasa dışı olacak ve 14 yıl hapis cezası verilebilecek.

Grip vakaları tehlikeli boyutlara ulaştı

Her yıl kış aylarında artan grip vakaları, bu yıl tehlikeli boyutlara ulaşmış durumda. NHS’in tedavi olanaklarının hükümet tarafından kısıtlanması ölümlerin de artmasına neden olabilir.

2024 yılının son haftasında yapılan sayıma göre, bir önceki yıl ayna haftaya oranla 3.5 kat artış gösterdi. Yılın son haftasında günde 5 binden fazla grip hastası İngiltere’de hastanelere başvurarak tedavi altına alındı. NHS’in bütçesinin yetersizliği, hem grip hastalarının yeterince hızlı bir tedavi almasını ve hem de başka hastaların tedavilerinin yapılmasını da engelliyor. Sağlık çalışanlarının da yetersiz olmasından dolayı, çalışanların çok daha fazla çalışmak zorunda kaldığı belirtiliyor. Hükümetin sağlığa yeterince bütçe ayırmaması, halkın sağlığını tehlikeye atıyor.

Sağlık yetkilileri yeni yıl ile birlikte başlayan kış soğuklarının hassas hastalar ve sağlık sistemi üzerindeki etkisi konusundaki endişelerini dile getirerek, hakkı olanların grip aşılarını yaptırmalarını istedi. Hastaneler bu yıl grip, Covid ve norovirüs (kış kusma virüsü) dahil diğer kış virüslerinin yarattığı baskısıyla başa çıkmaya yardımcı olmak için yatak kapasitelerini arttırdılar.

Yatak yetersizliği

Hastanelerdeki doluluktan dolayı bir hasta sedyede tedavi edildi. Yapılan açıklamaya göre, yılın son haftasında hastaneye kaldırılan 12 binden fazla hasta, en az bir saat ambulans içinde bekletilerek yatakların boşalmasını bekledi. Birçok acil hastanın bu nedenle hayatlarını kaybettiği belirtiliyor.

Acile ambulansla taşınan hastaların ambulansta bekletilmesinden dolayı hem hasta ve hem de sağlık çalışanları zor durumda bırakılıyor. Yılın son haftasına ait rakamlar, yaklaşık 12 bin 200 hastanın hastanede bakılmadan önce bir saatten fazla ambulanslarda bekletildiğini gösteriyor.

Grip vakalarındaki artış nedeniyle yılın ilk gününden itibaren hastane ziyaretleri ciddi şekilde kısıtlandı. Birçok hastane ziyaretleri sadece yaşam sonu bakımı alan hastalarla sınırlandığını duyurdu ve ziyaretçilerden maske takmalarını talep etti.

 

Yazarımız Ahmet Güven Kürt masalları “Çerok”u okurla buluşturdu

Araştırmacı-yazar Ahmet Güven, İç Toroslar bölgesinin masallarını “Çerok” adıyla kitaplaştırdı. Londra’da yaşayan ve gazetemiz Gerçek’in çıktığı günden beri yazarı olan Güven, Çerok ile 4. kez okurlarıyla buluştu. Yazar daha önce, Düşlerimin Gül Şafakları, Alevilik Nedir ve Nar Taneleri isimli kitaplarıyla okur karşısına çıkmıştı.

5 Ocak günü Göçmen İşçiler Kültür Merkezi’inde (Gik-Der) gerçekleşen imza gününde Güven, kitap çalışması ve sürecini kısaca anlatırken, kitabın neden Kürtçe ve yöresel dillere bağlı kalınarak yazıldığına da açıklık getirdi.

Afşin, Elbistan, Kürecik ve Sarız çevresindeki masalları kitabına taşıyan yazar, bu bölgelerdeki büyüklerden yararlandığını ve hayatını kaybeden insanlarla bazı masalların kaybolmaması için çaba sarf ettiğini belirtti. Güven, bir çok kişinin daha önce yaşamını yitirmesinin de bazı masalların detayını yakalamada eksik kalındığını da sözlerine ekledi.

“Masallarda kötü halklar yoktur”

Yerel sözcük ve deyimlere bağlı kaldığını, ama tüm anlatımların iyilik beslediğini de söyleyen Güven, “Masallarda kötü halklar yoktur. İyilik ve kötülük vardır” diyerek, bu konuda çalışma yapan bir çok araştırmacıdan da söz etti.

Güven, masallarla ilgili çalışmasının zorlu yanlarını “salgın dönemine rastlaması, memlekete gidememesi ve sözlü tarih çalışması yapacağı yaşlıları kaybetmesi” olarak açıkladı.

Yazar, çalışma yöntemini de bölgede yaşlılarla yüzyüyüze görüşme, bazen de görüntülü telefonla sohbet ve bir çok arkadaşının kayıt yapma suretiyle yardımcı olduklarını söyledi.

Çerok’ta toplam 29 masal Kürtçe yer alıyor. Güven’e göre, en azından derlenen bu masalların kaybolmasının önüne engel olundu.

Bize çekilmiş telgraf

Takvim yaprakları 24 Ocak 1993’ü gösteriyor. Ankara kar altında. Arkadaşım Emrah’la Konur Sokak’taki İletişim kitabevinde Tanıl Bora ve Melih Pekdemir’in memleketin bitmeyen derdi ‘Türkiye’de demokrasinin sorunları’nı tartıştığı paneldeyiz. Etkinlik devam ederken Tanıl Bora’nın önüne bir not geldi. Asık yüzü, düğümlenmiş sesiyle notu bizimle paylaştı. Gazeteci Uğur Mumcu suikasta uğramış! Salonda kaygılı bir uğultu dolaştı, sonra sessizlik…Kısa süren bir tereddütten sonra panele devam etme kararı alındı. Melih Pekdemir’in ağzından, Adalet Ağaoğlu’na ait olduğunu söylediği bir cümle döküldü: ‘Bir gün hiç almamış gibi yapamayacağın bir telgraf alırsın…’

O gün aldığımız haber almamış gibi yapamayacağımız bir telgraftı. Mumcu’nun cenaze töreninde Ankara sokaklarında yüzbinlerce kişiydik. Maktulün politik görüşlerine çok katılmasak bile bize çekilen telgrafa cevap verdik. Üç maymunu taklit etmek, onlardan rol çalmak, gözlerinin bağlandığı, başında sorgucuların bulunduğu mekânda anlamlıdır belki. Fakat diğer zamanlarda bilmek, görmek, duymak, bunlardan kendine vazife çıkartmak ve hareket etmek insanı ahlaklı kılar zannımca. Hayatımın ondan sonraki dönemlerinde, bana ulaşan bütün telgraflara cevap vermeye çalıştım nefesim yettiğince. Etliye de sütlüye de karıştım…Dünyanın her köşesi haksızlık ve adaletsizlikle sallanırken gözünü kapatmaya çalışanlar böyle yaparak haysiyetle ölme haklarını kaybettiklerini düşünürler mi acaba? Haksızlık ve adaletsizliğin olduğu yerde kimse korunaklı kalamaz.

Mahir Çayan ve arkadaşları (hepsinin adlarını bilirim ve saygıyla anarım) Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in yakalanmalarını kendilerine çekilmiş bir telgraf olarak düşünüp harekete geçtiler. Tarihe Kızıldere Katliamı olarak geçen eylemde canlarını ortaya atmalarının sebeplerinden biri de devrimci ahlaklarıydı. Sol politik aktörlerin dünyada ve Türkiye’de birbirleriyle dayanıştıklarını, ortak eylem gerçekleştirdiklerini biliriz. Kızıldere olayı ise dünyada eşi benzeri olmayan bir eylemdir. Bir örgüt başka bir örgütün liderlerini kurtarmak için harekete geçer ve en önemli militanlarını kaybeder. Onları o gün harekete geçiren sadece politik kararları değil adaletsizliğe karşı eyleme geçme pratiğidir aynı zamanda.

Haksızlığa ve şiddete karşı tavır almanın yolları çok çeşitli artık. Sokaklar, vicdanlı ve ahlaklı insanların adaletsizliğe karşı buluştuğu alanlar olmaya devam ediyor ve etmeli. 21. Yüzyılın ilk on yılı geride kalırken dünya siyasi tarihinin en eski ve çetrefilli sorunlarından Filistin-İsrail meselesi yine çatışmaya dönmüş, barış pazarlıkları hareketlenmişti. Londra’da savaş karşıtı koalisyon Filistin’de barışa çağrı yapan bir dizi gösteri düzenlenmişti. O gösterilere siyasi yelpazenin her ucundan binlerce insan katıldı. İngiltere’nin solcuları, o günlerde İsrail’e karşı eyleme geçmiş Hizbullah’ı destekleyen Müslüman gruplarla yan yana protesto eylemlerindeydi haftalarca. Barış isteyen, vicdanlı ve ahlaklı kişiler, Nasrullah resimlerinin arkasından yürümekte hiçbir beis görmedi. Mesele bize çekilen telgrafı almamış gibi yapmamak, haksızlığa karşı durmaktı. Renkli saçlı, şortlu, Londra’lı barış aktivistlerinin sakallı cübbeli Hizbullah liderinin resimlerini taşımaları görülmeye değerdi doğrusu…O protestolardan birinde Arapça döviz taşıyan Müslüman bir kızın yanına gittim, ‘Ne yazıyor bu dövizde?’ diye sordum. Kız gülümseyerek cevap verdi, ’Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır!’ dedi. Sokağa çıkmak insanı özgürleştirir. Mesela, seküler hayatımızın diğer alanlarında mesafeli durduğumuz bir politika yapma biçimiyle bizi yan yana getirir, bir ortak derdimiz olabileceğini/olduğunu hatırlatır.

Haksızlık ve adaletsizlik karşısında susanlar rahatça yaşayıp sessizce öleceklerini düşünmemelidir. Çünkü haksızlık ve adaletsizliğin olduğu yerde kimse korunaklı kalamaz…

 

‘Utanç Taraf Değiştirmeli’: Gisele Pelicot

Fransa’nın Mazan kentinde yaşayan 72 yaşında 3 çocuk 7 torun sahibi Gisel’ın hayatı bundan dört yıl önce Güney Fransa’da bir karokala çağrıldığında tamamen değişiyor. 50 yıl birlikte yaşadığı kocası Dominique Pelicot ve tanımadığı onlarca erkeğin 2011 ile 2020 yılları arasında kendi evleri ve kendi yataklarında şuuru yerinde değilken kendisine tecavüz ettikleri video kayıtlarını izliyor.

Peki, bu videolara polis nasıl ulaşıyor? Dominique Policot bir süpermarkette güvenlik görevlileri tarafından kadınların etek altı fotoğraflarını çekmeye çalışırken yakalanıyor ve polis telefonunu ve bilgisayarını incelediğinde 20 binden fazla tecavüz videosunu tespit ediyor. Ve Gisele Fransa tarihinin belki de en tartışmalı davalarından birinin tecavüz mağduru oluyor.

Gisele mahkeme sürecinde gizli kalma hakkını kullanmayı red etti. Pelicot: “Tecavüze uğrayan tüm kadınların ‘Madam Pelicot bunu yaptı, ben de yapabilirim’ demesini isterim. Artık utanmalarını istemiyorum” dedi.

10 yıl boyunca yaşları 26 ile 74 arasında değişen 50 erkek, ki henüz kimliği tespit edilememiş 31 erkek daha var, itfaiyeci, tır şoförü, asker, güvenlik görevlisi, dj bu saldırganlık çarkı içinde yer alıyor… Fransa kamuoyu tecavüz suçlularına Monsieur-Tout-Le-Monde (Bay Herkes) adını takıyor! Bu şu anlamada geliyor: bu tür tecavüz, cinsel saldırı gibi suçların faillerini çok uzaklarda aramayın, herkes olabilir. Çok yakınınızda olabilirler. Hatta 50 yıllık kocanız bile olabilir.

Dominique verdiği ağır sakinleştiriciler ve uyku ilaçlarıyla kendisini kaybeden eşine “Bay Herkes”lerin tecavüz etmelerini sağlayarak bunları kaydetti. Videoları izleyen soruşturmanın yöneticisi ‘tiksindirici ve şok edici’ yorumunu yapıyordu. Gisele aldığı ilaçların etkisiyle gün boyu uyuyor, saçları dökülüyor ve gittikçe zayıflıyordu.

Kendisine ne olduğunu bir türlü anlayamayan Gisele, Domininique yakalanmasa belki de yıllar yıllar boyu bu işkenceyi çekmeye devam edecekti. Bu yüzden kadınlara şöyle seslendi Gisele: “Bir sabah uyandığında önceki geceye dair hiçbir şey hatırlamayan her kadının dediklerimi hatırlamasını istiyorum. Bir daha hiçbir kadının kimyasal tahakküm kurbanı olmaması için sen kötülük sunağında kurban edildim ve bu konuda konuşmamız gerekiyor.

Ele geçirilen videolarda Gisele’in kızı Caroline’e iç çamaşırları içinde bilinçsiz bir halde yatan bir kadının fotoğrafı gösterildiğinde, kendi fotoğrafına baktığını fark ettiğini ve kendisi için o an hayatın durduğunu söyledi. Mahkeme süresince Dominique kızına ve torunlarına asla dokunmadığını söylerken Caroline her defasında buna inanmadığını ifade itti.

Çocukluğunda kendisi de cinsel istismar ve tecavüze uğramış olan Dominique, Gisele’i uyutarak çok sayıda erkeğin tecavüzünü teşvik ve organize ettiğini kabul etti. Tecavüz sanıklarından 54’ü belirlendi, ama 21’inin kimliği henüz tespit edilemedi.

Fransa’nın Avignon kentinde görülen mahkemede 19 Aralık Perşembe günü kararlar açıklandı. Dominique Pelicot tüm ithamlardan suçlu bulundu. Sanıklardan her biri, ki bunlar 50 Bay Herkes, en az bir suçlamadan hüküm giydi. Ancak aldıkları hapis cezaları savçıların talep ettiğinden daha az oldu.

Kararların açıklanmasından sonra mahkeme binası önünde konuşan Gisele, “Çocuklarını, torunlarını, tüm diğer aileleri ve sıklıkla gölgede kalan hikayelerin kurbanlarını düşündüğünü” belirtti ve “aynı mücadeleyi veriyoruz” dedi.

Gisele kendisine destek veren herkese minnettar olduğunu vurguladı ve toplum neler olduğunu görsün diye mahkemenin kapılarını açmasından asla pişmanlık duymadığını belirtti.

Davanın duyulmasından itibaren Fransa başta olmak üzere Gisel’e destek dalga dalga yayıldı ve büyüdü. Kadınlar Gisele’in büyük bir cesaret, onur ve insanlık gösterdiğine inanıyor, onun utancın taraf değiştirmesini istediğini ve sayesinde utancın taraf değiştirdiğini düşünüyorlar.

Yaşadığı korkunç trajediyle Gisele bir simge haline geldi. Dava başladığında “2 hafta dayanabilirsem bu bile benim için çok olacak” diyen Gisele, üç buçuk ay dayandı ve her şey sona erdiği için huzurlu.

Ancak bir yerlerde korkunç acılar çeken kadınlar olduğunu biliyoruz. Her gün gazetelerde, haberlerde isimlerine rastlıyor, okuyor, duyuyoruz. Eşleri, sevgileri, aile bireyleri tarafından mağdur edilen, cinsel istismara uğrayan, öldürülen kadınlar… Her kadın için her gün yeniden ve yeniden mücadele etmekten vazgeçmediğimiz yeni bir yıla girelim ve birbirimizin ellerini daha sıkı sıkı tutalım kızkardeşlerim.

Kuzey Koreli askerler Ukrayna’da Rusya adına savaşıyor

Batı’nın Kuzey Kore askerlerine karşı tepkisiz kalmasını geçmişte eleştiren Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, “Kuzey Kore ile yaşanan bu ilk çatışmaların dünyada yeni bir istikrarsızlık dönemini başlattığını” söyledi.

Seul’dan yapılan açıklamada ise “[iki tarafın] askerleri arasında yakın menzilde çatışma gerçekleşmediğine inanıldığı” ancak “cephe hattı yakınlarında” az sayıda Kuzey Kore askerini içeren bir “olay” yaşandığı ifade edildi.

Kiev, Rusya’nın Ukrayna askerlerinin kontrolündeki Kursk sınır bölgesinde 11 bin Kuzey Kore askerinin konumlandığını tahmin ettiğini açıklamıştı.

 

Kadınlar Trump’ı protestolarla karşılayacak

Söylemleri ve uçuk görüşleri ile sadece ABD’de değil, dünyanın dört bir tarafındaki sağcılara, ırkçılara, cinsiyetçilere, homofobiklere, göçmen karşıtlarına ve kadın haklarını tanımayan hükümetlere güç ve cesaret veren Trump, İngiltere’de dahil dünyanın birçok yerinde yapılacak olan kadın yürüyüşleri ile protesto edilecek. İkinci kez ABD Başkanlık seçimlerini kazanan Trump, ilk yemin töreni öncesinde de dünyanın dört bir tarafında yapılan yürüyüşlerle protesto edilmişti. Trump’ın ilk yemin töreni öncesi ABD’de kadınlar tarafından 2017 yılında gerçekleştirilen yürüyüş, George Floyd protestoları başlayana kadar ABD tarihinin en kitlesel eylemi olarak tarihe geçti. 21 Ocak 2017’de Washington’da yapılan protesto ile eş zamanlı olarak Londra’da yapılan yürüyüşte yine tarihsel bir katılımla gerçekleşti. Londra’da sokaklara çıkan yaklaşık 100 bin kadın Amerika’daki hem cinslerine destek verirken kendi hükümetlerinin Trump’la olan ilişkilerini de protesto ettiler.

İngiltere’deki yürüyüşler 13 Kasım’da kurulan UK Women’s March 2025, isimli kadın grubu tarafından örgütleniyor. Faaliyetlerini ağırlıklı olarak sosyal medya üzerinden yapan grubun üye sayısı şimdiden 15 bini geçmiş durumda. Gazetemizin baskıya hazırlandığı sırada Londra yürüyüş güzergahını daha kesinleştirmemiş olan UK Women’s March 2025’in yürüyüşe dair çağrısını sizinle paylaşıyoruz.

Donald Trump’ın Ocak 2025’te ABD başkanı olarak geri döneceği ve Nigel Farage’ın Birleşik Krallık’ta kürtaj karşıtlığını üstleneceği şu günlerde sesimizi duyurmanın zamanı geldi.

Yürüyoruz çünkü Birleşik Krallık’ta kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddet 2018’den bu yana % 37 arttı ve artık ulusal acil durum ilan edildi.

Yürüyoruz çünkü İngiltere ve Galler’de kürtaj, 1967 tarihli Kürtaj Yasası’nın katı gerekliliklerine göre yapılmadığı takdirde, teknik olarak hala en fazla ömür boyu hapis cezası gerektiren bir suçtur.

Yürüyoruz çünkü ABD’de üreme hakları eyalet eyalet ortadan kaldırılarak güvenli kürtaja erişim giderek zorlaştırılıyor ve bir kadının hayatını kurtarmak için hayati önem taşıyan sağlık hizmetlerine ihtiyaç duyuluyor.

Yürüyoruz çünkü trans kadınlara ve kız çocuklarına yönelik ayrımcılık ve şiddet dünya çapında artmıştır. Trans karşıtı söylemler, kadınları yüzyıllardır baskı altında tutan toplumsal cinsiyet kalıplarını pekiştirerek kadınların karşılaştıkları gerçek sorunları ele almalarını engellemektedir.

Yürüyoruz çünkü Taliban yönetimi altındaki Afganistan’da kadınların toplum içinde konuşmaları yasaklanarak fiilen susturuldular. Artık eğitim almalarına ya da çalışmalarına izin verilmiyor ve ifade özgürlüğü engelleniyor.

Yürüyoruz çünkü İran’da 13 yaşındaki kız çocukları evliliğe zorlanıyor ve yasa koyucular bu yaşı 9’a indirmeyi planlıyor. Kadınlar kıyafet kısıtlamaları ile karşı karşıya kalmakta ve ihlalleri halinde hapis ve 74 kırbaç cezasına kadar varan ağır cezalara çarptırılmaktadır.

Bunlar, kadın düşmanlığı ve ataerkilliğin dünyanın dört bir yanındaki kadınları etkilediği pek çok yoldan sadece birkaçı. Biz öfkeliyiz ve siz de öfkelenmelisiniz.

Dünya çapında ezilen tüm kadınlarla dayanışmak için 18 Ocak 2025 Cumartesi günü Birleşik Krallık’ın dört bir yanındaki şehirlerde yürüyoruz. Seslerini yükseltemeyenler için sesimizi yükselteceğiz. Tüm kadınlar özgür olana kadar kadınlar özgür değildir.

Şimdi yürüyüş zamanı.

 

Irkçılığı Yenen Sportmen kardeşliği…

100 metre yarışlarında “üstün ırk” temsilcisi Lutz Long idi. Onun iki büyük rakibi “Rüzgârın Oğlu” Afrikalı-Amerikalı Jesse Owens ve Japon atlet Naoto Tajima idi. Yarışı Jessy Owens kazandı. Yalnızca 100 metre yarışını değil, 200m, 4x100m bayrak yarışı ve uzun atlama dallarında da hep o birinci geldi ve dört altın madalya kazandı.

Madalya töreninde, Jesse Owens bir Amerikan askeri gibi, Lutz Long da Nazi selamıyla başarılarını ilan ettiler. Ama Owens da Long da bu resmî tavırlarının ardında bambaşka kişiliklere sahiptiler. Long asla bir ırkçı ve Nazi değildi, Owens ise, olimpiyatlarda başarı kazanan beyaz atletlerden ayrı tutulmuş, aslında bir ırkçı olan Amerikan başkanı Franklin D. Roosevelt tarafından Beyaz Saray’a davet edilmemişti. Sonradan Owens, “beni Hitler değil, Roosevelt aşağıladı” demişti.

Lutz Long ve Owens çok yakın iki arkadaş oldular. 1936 Olimpiyatları’ndan II. Dünya Savaşı günlerine kadar sık sık mektuplaştılar. Savaş sırasında Long Kuzey Afrika ve Sicilya’da savaşırken bile, iki büyük sporcu yazışmaya devam ettiler. Eşleri, aileleri, umutları, korkuları ve aşkları hakkında dertleştiler.

1943’te Kuzey Afrika’da, çölde, Lutz Long “kardeşim” diye hitap ettiği Jesse Owens’a son mektubunu yazdı. Bu mektup Lutz’un insancıl duygularını ve aynı zamanda herhangi bir Alman askerinin yenilgiyi kabul etmiş olmasının ruh halini de yansıtıyor:

Kardeşim Jesse, sadece kuru kum ve ıslak kanın olduğu bir yerdeyim. Kendim için çok korkmuyorum, evde olan kadınım ve babasını hiç tanımamış olan küçük oğlum Karl için korkuyorum.

Dürüstçe söylemem gerekirse, kalbim bana, bunun yazacağım son mektup olduğunu söylüyor. Eğer öyleyse, senden bir şey istiyorum. Bu benim için çok önemli bir şey. Bu savaş bittiğinde Almanya’ya git, bir gün Karl’ımı bul ve ona babasından bahset. Ona, Jesse, bizi savaşın bile ayıramadığını anlat. Diyorum ki—ona bu dünyada insanlar arasında güzel şeyler olabileceğini anlat. Sana duymak istediğini bildiğim bir şey söylüyorum. Ve bu doğru. Berlin’de seninle ilk konuştuğum o saatte, dizinin yere değdiği o saatte, dua ettiğini biliyordum. O zaman nasıl bildiğimi bilmiyorum. Şimdi biliyorum. Bir araya gelmemizin asla tesadüf olmadığını biliyorum. Şimdi, 1936’daki o saatte, der Berliner Olympiade’da olduğundan daha büyük bir amaç için sana geldim.

Ve inanıyorum ki sen dostluğumuzdan daha büyük bir amaç olmadığını bilerek bu mektubu okuyacaksın. Bunun gerçekleşeceğine inanıyorum. Sana söylemem gereken şey bu, Jesse.

Sanırım Tanrı’ya inanıyorum.

Ve ona dua ediyorum ki, bunun sana ulaşması asla mümkün olmasa bile, yazdığım bu sözlerim yine de senin tarafından hissedilecek.

Kardeşin, Lutz

Jesse Owens mektubu aldı, ancak bu sırada arkadaşı ve kardeşi Lutz Sicilya’ya gönderilen askerler arasındaydı ve Amerikan ve İngiliz kuvvetlerine karşı savaşırken öldü.

Savaştan otuz yıldan fazla bir süre sonra, yaşlı Jesse Owens Almanya’ya gitti ve en yakın arkadaşının oğlu Karl Long’u buldu. Jesse Owens en iyi arkadaşına verdiği sözü tuttu. Ona hiç tanımadığı babasından, benzersiz arkadaşlıklarından bahsetti. Ona babasının iyi, cesur ve onurlu bir adam olduğunu anlattı. Jesse Owens, Karl’la tanıştıktan kısa bir süre sonra öldü. Faşizmin ve emperyalizmin yalanlarını yere çalan bu iki büyük sporcuya selam olsun.

Suriye: Esad’ın devrilmesi ve sonrası…

DIŞ MÜDAHALELER

ABD doğrudan müdahil olmuştu. Ülkenin kuzeyinde Kürtlerin denetimindeki bölgede askeri üssü bulunuyor. Burada İngiliz askerlerine de yer açmıştı. Zaman zaman hava bombardımanlarına Fransa da katıldı.

Rusya Esad’ın davetiyle gelmişti ve hala ülkenin batısında hava ve deniz üsleri bulunuyor.

İran, Devrim muhafızları ve Kudüs Gücüyle baştan beri rejime desteğe, gerçekteyse İran’ın savunmasını Suriye’den başlatmaya gelmişti. Lübnan Hizbullah’ı Halep ve Humus’un rejimin elinde kalmasına önemli katkıda bulundu.

Türkiye’nin eli başından beri Suriye’den hiç çıkmadı. Muhalifler denen şeriatçı çeteleri destekleyip çoğuna kendi topraklarında karargâh ve lojistik sağlarken, ÖSO’yu besleme çeteler toplamı olarak finanse edip örgütledi ve gerek Suriye’de gerekse bir bölümünü Libya’da kullandı. Üstelik Kürt özerkliğini ileri sürerek Suriye’nin kuzeyine üç askeri harekât düzenledi, Afrin’le doğuya doğru iki Kürt-yoğun bölgeyi daha işgal etti.

Başta Çeçenistan olmak üzere Orta Asya’dan çok sayıda şeriatçı Suriye’ye doluşmuş, El Kaide ve IŞİD içinde örgütlenmişti. HTŞ, sırasıyla ikisinden de koparak “bağımsızlık” ilan etti ve Halep’in ardından çekildiği İdlib’te Türkiye’nin korumasında “kendi” düzenini kurdu.

ABD, İNGİLTERE, İSRAİL, TÜRKİYE, SUUDİLER, BAE BİRLİKTELİĞİ

İşler rutininde giderken Ekim sonunda düğmeye basıldı ve HTŞ İdlib’ten önce Halep’e, oradan Hama ve Humus üzerinden Şam’a kadar hemen hiç direnişle karşılaşmadan ilerleyerek, on gün içinde Esad rejimine son verdi.

Tabii ki HTŞ bir maşadır. Kendi başına yalnızca kendi gücüyle Şam’ı zapt etmesi olanaksızdı.

İsrail’in, özellikle ABD ve İngiltere’nin desteğinde, geçen yıl Ekim’de HAMAS’ın saldırısına anında yanıt verip neredeyse taş taş üstünde bırakmadığı Gazze’nin ardından Lübnan’da hemen bütün öne çıkan komutanlarını suikastlarla öldürdüğü Hizbullah’ın sevk-idaresini kırmakla yetinmedi. İsrail’in savaşı hava bombardımanı ve füzelerle Suriye ve İran’a yaymaya yönelmesi Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesinin sadece bir işaret fişeği değildi. Sınır ve güç ilişkilerinde değişiklikleri de kapsayan “yenilenme” başlamıştı. ABD ve İngiliz donanmasından gemiler doğu Akdeniz’le Basra Körfezi girişini tutmuştu.

Türkiye, önceden başlattığı görüşme çağrılarını ciddileştirmiş, Esad’a boyun eğdirip teslim alma peşindeydi. Bir yandan da Türkiye-Suriye sınırı ve güneyinde sağladığı olanaklarla Amerikan istihbaratı asker kaçaklarını örgütlemeye ve Esad’ın kontrolündeki Suriye Ordusu’na sızıp giderek komuta kademelerine ulaşarak satın alma işlemlerine başlamıştı. Türkiye’nin sağladığı koruma kalkanı ardında ABD özellikle HTŞ’yi silahlandırıp donatmada pinti davranmadı ve buna Türkiye de katıldı.

İsrail bombardıman ve suikastları son derece etkiliydi ve Hizbullah komutanlarıyla sınırlı kalmadı. Lübnan’daki İran Devrim Muhafızlarının iki komutanı da birbirinin peşi sıra suikastla öldürülürken, gerek Lübnan ve gerekse Suriye’deki Kudüs Gücü ve Afganistan’dan getirdiği Şii Fatımuyyun Tugayı üsleri ve silah depoları bombalanarak ciddi hasar aldı.

ABD (İngiltere’nin de katıldığı) yönlendirmesinde gerçekleştirilen organizasyonda Türkiye ve İsrail’le Katar, Suudiler ve Birleşik Arap Emirlikleri arasında görüş ve eylem birliği sağlandı ve HTŞ bu organizasyon kapsamında hareket geçti.

Hatırlanacaktır; Irak işgalinde de Saddam ordusu –Enformasyon bakanının olanca üst perdeden açıklamalarına karşın– ciddi bir direniş gösterememiş, çünkü kilit komutanları satın alınmıştı. Esad devrilirken de böyle oldu. Koşullar zaten saldırı karşısında bir zafer vaat etmiyordu ve direnişin beyhudeliğine ikna olmuş Esad’ın komutanları moral bozukluğunun üstüne binen satın alma operasyonlarıyla bertaraf edilerek, Colani’nin şeriatçı çeteleri ellerini kollarını sağlayarak Şam’a girdiler.

İRAN’I ZOR GÜNLER BEKLİYOR

Lübnan ve Suriye’deki doğrudan ve dolaylı güçleri darbelenmiş İran Irak’tan da Haşdi Şabi güçlerini Suriye’ye getiremedi. Üstelik, hedef tahtasına konduğu ilan edilmekle kalınmayıp füze saldırılarına uğramakta olan kendi ülkesi ve liderlerinin suikastlara hedef olabileceği tedirginliğindeki İran önemli ölçüde kendi derdine düşmüştü.

Rusya, Ukrayna batağında olmasına karşın şüphesiz ikinci bir cephede savaşabilme yeteneğine sahipti; ancak hem kendi zorlukları hem de İran ve Suriye’nin tanık olmakta olduğu zayıflıkları böyle bir çatışmaya güç ve finansman ayırmasının gereksizliğini göstermekteydi. Ve olasılıkla ABD ve HTŞ ile görüşmelerinden Esad sonrası bölgede hala güç olabilmeyi sürdürebileceğini öngörerek silaha el atmadı.

YA SONRASI?

Esad kolay devrildi. İran sadece Suriye’de değil ama genel olarak Ortadoğu’da önemli ölçüde güç kaybetti. Desteklediği rejim devrilen Rusya’nın da güç kaybettiği su götürmez.

ABD’nin (ve İngiltere’nin) yanı sıra Ortadoğu’nun yeniden dizayn edilişinin örtülü ittifak halindeki iki başlıca gücü olan İsrail’le Türkiye bundan böyle bölgenin daha fazla sözü geçen ülkeleri olacak. Bir farkla ki, İsrail ABD-İngiltere’nin tam desteğine sahipken, Türkiye, siyasal stratejik yaklaşım ve tutumlarında Kürt sorunu dolayısıyla önemli açı farkı dolayısıyla bu iki yön verici/belirleyici ülkenin strateji ve taktiklerini gözetip uyumlanma durumunda. Suriye ordusunun hemen bütün silah yığınaklarını bombalayıp tahrip eden İsrail ülkenin güneyinde Golan Tepelerini çoktan aşıp işgalini Dürzi bölgesine de genişletti. Sonradan adı MSO olarak değişen ÖSO’nun Kürt güçlerince kolaylıkla püskürtülen zayıf saldırılarıyla ilerleme şansı olmayan Türkiye’nin ise, Rusya ile ABD arasındaki sürtüşmelerden yararlanarak gerçekleştirebildiği kuzeydeki üç işgalini artık ABD onayı olmadan ilerletebilme olanağı yok!

Bu nedenle Bahçeli “Öcalan gelsin DEM Grubunda konuşsun” manevrasına başvurmak zorunda kalmıştı. Şimdi ancak görüşmeler ve önceki “Barış Süreci”nde olduğu gibi Kürtlere hiç hak tanımadan Öcalan’ı iknaya uğraşma yoluyla ilerleme sağlama peşinde Türkiye. Ancak az-çok belirli haklar tanınmadan böyle bir ilerleme olanağı olmadığının anlaşılması uzun sürmeyecektir.

Artık sürecin nasıl şekilleneceği zamana kalmıştır. HTŞ’nin Suriye’ye egemen olması, gücü yetmeyecek olması bir yana, kısa sürede gerçekleşebilecek şey değil. Türkiye’nin HTŞ üzerinden ilerlemeyi zorlaması bu nedenle de zor. Üstelik HTŞ’nin YPG/SDG ile baş edebilmesi mümkün değil.

Karmaşık pazarlık formülleriyle Türkiye’nin de belirli ölçüde kabulleneceği Rojava Kürtlerinin sahip oldukları özerkliği bir biçimde koruyacakları, Amerikan-İngiliz “himayesinde” Selefi Sünni ağırlıklı bir Suriye şimdilik en güçlü ihtimal durumunda.

 

Ortadoğu’nun Çıkmazı

Günümüz dünyasında din ve mezhep savaşları husunda özellikle Ortadoğu yangın yerdir. Irak, Afganistan, Yemen, Lübnan, Bahren ve Suriye gibi ülkelerde mezhepsel iç savaşlar yaşanırken, Türkiye ve İran gibi mezhepçi rejimler bu savaşlarda tarafları mezhebi doğrultusunda destekleyip kışkırtmaktadırlar.

Erkeklerin yürüttüğü savaşların acısını en çok kadınlar ve çocuklar çekmektedir. Esir alınan kadınların ve kızların ganimet olarak görülüp köle pazarında satılması insanlığın büyük ayıbıdır. 2016 yılında İŞİD tarafından esir alınan 3000 bin Ezidi kadının akıbeti halen bilinmemektedir.

Kadını köle olarak görüp aşağılamak, kendisinden olmayanın’’katli vacip’’ deyip hedef göstermek, ’’şehitlik’’ deyip yoksullara yaşamı değil ölümü kutsamak, cahilce nüfus artışını teşvik etmek, artan nüfusu egemenlerin çıkarları doğrultusunda savaşlarda eritmek ve kullanmak insanlık onurunu ayaklar altına almak demektir.

Her çatışma halkların birlikte barış içinde yaşamasını engelleyen ve halklar arasında onlarca, yüzlerce yıl sürecek olan düşmanlık tohumları ekilerek yeni çatışmalara yol açmaktadır.

Halkların barışa ve huzura ihtiyacı vardır. Bütün dinler ve mezhepler insanlığın zenginliğidir ve kültürel zenginliğin şekillenmesinde rolleri büyüktür. Yalnız hiçbir din veya mezhep barışın ve sevginin mezhebi ve dini olarak barışı inşa edemez.

Dolayısıyla barışı inşa etmek için halkların dinler ve inançlar konusunda aydınlanması son derece önemlidir.

Bugün eril dinlerin egemen olduğu Mezopotamya ve Ortadoğu bundan 3000 yıl önce dişil inançların ve dinlerin binlerce yıl hüküm sürdüğünü halkların bilmesi gerekir.

Dünyadaki dinlere ve inançlara bakıldığında bugün aralarındaki fark ne olursa olsun aslından hepsinin kaynağının aynı olduğu, benzer evrelerden geçtiğini görmek zor değildir.

Avrupa’nın 376 yıl önce geride bıraktığı din ve mezhep savaşlarının halen Ortadoğu’da sürmesi insanlığın ayıbıdır.

1618 yılında Avrupa’da başlayan din ve mezhep savaşları 30 yıl sürmüş ve milyonlarca insanın hayatına mal olmuştur. Sonuçta 1648 yılında Vestfalya Antlaşmasıyla barış sağlanmış ve bu antlaşmanın din özgürlüğü üzerinde kapsamlı etkisi olmuştur. Farklı mezheplere inanan insanların bir arada yaşamasının temeli atılmış oldu.

Yıllardır Sünni ve Şii mezhepleri Müslüman siyasetine de iki ayrı siyasi güç olmuştur. Bugün Suriye’de gördüğümüz mezhepsel yaklaşın barışı ve bir arada yaşamayı zorlaştırdığını görüyoruz.

Sonuç olarak Avrupa bundan 376 yıl önce barış antlaşmasıyla, din ve mezhep savaşları denen karanlıktan çıkmış oldu. Ortadoğu’nun da din ve mezhep savaşlarından çıkmaktan başka yolu yoktur. Çıkmalı ki, gelecek kuşakların birbirlerine bakmaya yüzü olsun.

 

Şam’ın düşmesi Hackney’deki emekliyi nasıl etkiler?

İngiltere Merkez Bankası (BoE), 4 milyondan fazla ev sahibinin önümüzdeki üç yıl içinde daha fazla mortgage faizi ödeyeceğini duyurarak ev sahiplerinin gardlarını almalarını istedi. Buna göre; 2027’ye kadar yaklaşık 4,4 milyon hanenin yapacağı ödeme artacak, 420 bin hane için bu artış ayda 500 sterlin bulacak.

Hükümete “Hani ekonomi iyi gidiyordu?” diye sorabilirsiniz tabii. Hükümetten bağımsız BoE topu küresel gelişmelere atıyor. BoE’ye göre; küresel ekonomiye yönelik risklerin arttı. Savaşlar, ticarette gerginlik, siber saldırılar ve jeopolitik sıkıntılar finansal istikrar için “önemli” riskler oluşturuyor.

BoE’nin açıklamasından Suriye’de cihatçıların iktidarı ele geçirmesinin Londra Hackney’deki emekli bir çiftin mortgage faizinin ikiye katlanacağı anlamını çıkarabiliriz. “Yurtta barış, dünyada barış”ı istemek için bir neden daha dostlar. 2021’in sonlarında salgın bitiminde ekonomik kriz ve enflasyon bahanesiyle artmaya başlayan faiz oranları ev ve tüketici kredisi faizi ödeyen çalışanlar ile dezavantajlı yurttaşları zora sokmuştu. Pek çok ev alt gelir grubundan üst gelir grubuna geçmişti. Şimdi de BoE kötü haberi veriyor: Daha beteri yolda! BoE’nin açıklamasına göre “ama kaygılanmamalıymışız”, çünkü faize yani lağıma giden paralarımız artacak olmasına karşın bankacılık sistemi el uzatmaya devam edecek güçteymiş. Biliyoruz bunu zaten. Salgında biz yoksullaşırken bankalar daha da zenginleşmişti.

Ulusal basına göre BoE’nun sözünü etmediği ya da unuttuğu bir risk unsuru da Donald Trump’ın başkanlık koltuğuna oturması sayılıyor… Trump’ın Kanada, Meksika ve Çin’den gelen mallara ithalat tarifeleri koyma planları ticaretin “küresel parçalanma potansiyelini” arttıracağı sanılıyor. Şam’ın ele geçirilmesi Hackney’deki emekliyi etkileyecek domino etkisi yaratması gibi Trump’ın ticari politikalarının “İngiltere’nin finansal istikrarı için riskler oluşturacağı” öngörülüyor.

***

Sosyal hukuk devletinde vatandaşların konut sorunundan işsizliğine pek çok sosyal konuda çözüm üretmek devletin görevidir. Çözemezse de bunu tazmin etmek zorundadır. İngiltere’de yurttaşlar II. Dünya Savaşı sonrasındaki işçi sınıfının bu sosyal kazanımlarından yararlanmayı hâlâ sürdürüyor. Her ne kadar sağından solundan kırpılsa ve özelleştirilse de belediye evleri buna bir örnek.

Geçen hafta yerel basında yer alan habere göre; Tottenham Hale’in merkezinde, 272 yüksek kaliteli sosyal konutun inşası önemli bir aşamayı geride bıraktı. Ashley Road Depo alanında gerçekleştirilen tören, projenin en yüksek noktasına ulaştığını simgeliyor. Törene, Belediye Lideri Cllr Peray Ahmet, Belediye Başkan Yardımcısı Cllr Sarah Williams ve Kabine Üyesi Cllr Ruth Gordon’ın yanı sıra projenin ortakları da katıldı.

Park View Road üzerinde, Tottenham Hale İstasyonu’nun yakınında yer alan konutların tamamı, belediyenin konut listesinde yer alan sakinlere tahsis edilecek. Cllr Sarah Williams, projeyle ilgili “Yeni sakinler, Down Lane Park’a bakan muhteşem manzaralı evlerde yaşayacak. Sürdürülebilir ve ısıtması ekonomik olan konutlar inşa etmek bizim için çok önemli. İnşaatta kullanılan çevre dostu malzemeler, bu konutların hem çevreye hem de kiracıların bütçelerine dost olmasını sağlayacak” diye konuştu.

Belediye, 2031’e kadar 3 bin sosyal konut hedefliyor; bu hedef doğrultusunda 2 bin konutun inşası başlamış veya tamamlanmış durumda. Umarım hedef sekteye uğramaz.