Ana Sayfa Blog Sayfa 8

Avrupa 2024-25: Krizler, çelişkiler ve mücadele

0

Yücel Özdemir (Evrensel)

Avrupa’nın değişik ülkelerinde 2024’te gerçekleşen ve ortak özellik taşıyan olayların başında İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kapitalist sistemin temel dayanağı sosyal demokrat ve muhafazakar Hristiyan demokrat partilerin güç kaybetmeye kısmen devam etmesi, aşırı sağın ise yükselmesi geliyor. 9 Haziran’da yapılan Avrupa Parlamentosu seçimleri bunu çarpıcı olarak gösterdi. Fransa, İtalya, Hollanda ve Avusturya’da aşırı sağcı, milliyetçi partiler birinci olurken Almanya’nın da aralarında olduğu birçok ülkede ikinci oldular.

Keza, İngiltere’de yapılan genel seçimlerde her ne kadar 14 yıl aradan sonra İşçi Partisi yeniden birinci parti olup hükümeti kursa da aşırı sağcı Reform Partisi de oylarını yüzde 12.3 artırarak, yüze 14.3 ile ilk kez meclisin üçüncü büyük gücü oldu. Donald Trump’ın ABD’de yeniden seçimleri kazanmasını da Avrupa’daki gelişmelere eklediğimizde, son birkaç yıldır yükseliş içinde olan aşırı sağ, milliyetçi ve faşist parti ve liderler 2024’te yerlerini sağlamlaştırdı. Daha önce sermaye partilerini protesto amacıyla verilen oylar, giderek kalıcı hale geliyor. Asıl tehlikeli ve belirleyici olan da bu kalıcılık.

Bunun da etkisiyle Avrupa genelinde göçmenler ve mültecilere yönelik uygulamalar sertleşti, temel hak ve özgürlükler biraz daha kısıtlandı. Burjuva partileri arasında göçmenler ve mültecilere karşı hoşgörüsüzlük arttı. 14 Mayıs’ta yürürlüğe giren Avrupa Ortak Sığınma Sistemi, AB’ye gelip iltica başvurusunda bulunmayı adeta imkansız hale getirdi. Aşırı sağın kullandığı demagojik söylemlerle mücadele yerine, onları alıp kullanma ve uygulama yaygın hale geldi.

Bu eğilimin 2025’te de devam edip etmeyeceğinin ilk göstergelerinden biri Almanya’daki erken seçimler olacak. Bu yıl içinde Doğu Almanya’daki üç eyalette yapılan seçimlerde ortalama yüzde 30 oy alan aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) Partisinin 23 Şubat’taki geçimlerde oylarını iki katına çıkarma ihtimali var. Bu da Almanya’da, Fransa’dakine benzer bir “siyasi kriz”in kapıda olduğu anlamına gelecek. Almanya ve Fransa’da ekonomik ve sosyal sorunların etkisiyle “siyasi istikrarsızlığın” sertleşerek devam edeceği anlaşılıyor.

Avrupa’da 2024’ün ortaya çıkardığı bir diğer önemli gelişme olan AB’nin motor ülkesi Almanya’dan başlayarak ekonomideki durgunluk 2025’te de devam edecek. Avro Bölgesi’nde büyüme 0.8 olurken, en büyük ekonomiye sahip Almanya’da büyüme oranı 0.1’de kaldı. Yani büyümedi. Genel olarak enflasyonda bir gerileme olurken bunun temel gıda maddelerine yansıması az oldu. Almanya merkezli yapılan değerlendirmelerin çoğu durgunluğun 2025’te de devam edeceği, buna bağlı olarak fabrika kapanmalarının, işten atmaların hız kazanacağı yönünde… Küresel rekabetin de etkisiyle Avrupa’da özellikle otomobil sektöründe “aşırı üretim krizi” kendisini en açık şekilde Volkswagen’de gösterdi. Bunun Avrupa’da yeni tekelleri içine alarak genişleme potansiyeli yüksek. Trump’ın 20 Ocak’ta göreve başlamasından sonra AB ürünlerine gümrük vergisi getirmesi durumunda ise kriz hızlanacak.

Dış politika açısından ise AB’nin önümüzdeki süreçte daha bölünmüş, daha parçalı hale gelmesi bekleniyor. Ukrayna savaşı ekseninde son bir yıl içinde olup bitenlere baktığımızda her ülkenin kendi çıkarlarına göre hareket ettiği, ortak bir dış politikanın olmadığı görüldü. Buna rağmen AB’nin kaynaklarından Ukrayna’ya mali ve ekonomik destek akmaya devam etti. Rusya ile karşı karşıya gelmek istemeyen ülkeler, savaşın uzaması durumunda daha fazla aykırı davranacaklar. Macaristan Başbakanı Viktor Orban, temmuz ayında AB dönem başkanı sıfatıyla Ukrayna savaşının başlamasından bu yana Putin’i Moskova’da ziyaret eden ilk liderdi. Almanya Başbakanı Olaf Scholz iki yıllık aradan sonra Putin ile ilk telefonlaşan lider oldu. Son olarak da bu hafta başında Slovakya Başbakanı Robert Fico, Putin’i ziyaret etti.

Ukrayna savaşının uzaması durumunda AB içinde Rusya konusundaki görüş ayrılıkları 2025’te derinleşerek devam edecek gibi görünüyor. ABD’nin Ukrayna’ya verdiği askeri ve mali desteği kesmesi durumunda savaşın nasıl devam edeceği de bir muamma.

Bu nedenle 2025 Ukrayna savaşı için bir “kader yılı” olabilir.

Emekçi sınıflar, antifaşist ve savaş karşıtı hareketler açısından 2024 hareketli geçti. Yılın başında Avrupa genelinde çiftçiler traktörleriyle yollara dökülerek AB’nin tarım politikasını protesto ettiler. Almanya’da yükselen aşırı sağa karşı ocak ayında başlayarak haftalarca süren eylemlerde 4 milyona yakın insan ırkçılığa, milliyetçiliğe ve faşizme tepkisini ortaya koydu. Fransa’da emeklilik yaşına karşı başlayan mücadele 2024’te de etkisini hissettirdi, sosyal temelli eylemler devam etti. Almanya’da işten atmalara karşı, ücret artışları için yüz binlerce metal işçisi eylemlere katıldı. İtalya’da aşırı sağcı hükümetin yaptığı sosyal kısıtlamalara karşı sendikalar iki kez grev çağrısı yaptı.

Birçok ülkede sermaye, askeri harcamaların da etkisiyle büyüyen bütçe açıklarının faturasını emekçi sınıfların sosyal haklarından, ücretlerinden kesintiler yaparak denkleştirmek istiyor. Sınıflar arası çelişkilerin, yoksulluğun her geçen yıl biraz daha arttığı kıta Avrupa’sında halkın bu politikalara daha fazla seyirci kalmayacağını ise Fransa, Almanya, İtalya sokaklarındaki eylemler gösteriyor.

 

Belalı 2024 Soan erdi, 2025’e hangi çöpler kaldı?

Dünya, 2024’e Japonya’nın Noto Yarımadası’nda meydana gelen 7.6 büyüklüğündeki depremle girdi. 1 Ocak‘ta meydana gelen deprem sonucu 241 kişi hayatını kaybetti, 1286 kişi yaralandı.  Sarsıntılar sonrası oluşan tsunami nedeniyle bölge genelinde 1.9 kilometrekarelik alan sular altında kaldı.

ABD’li nöroteknoloji şirketi Neuralink’in kurucusu Elon Musk, 30 Ocak’ta, ilk kez bir insana beyin çipinin yerleştirildiğini açıkladı. Musk, yaklaşık bir ay sonra, beyin çipi yerleştirdikleri kişinin düşünce yoluyla bilgisayar faresini kontrol edebildiğini belirtti.

24 Şubat itibarıyla, Rusya-Ukrayna savaşı üçüncü yılına girdi. ABD’nin yeni başkanı Donald Trump, Ukrayna’daki savaşı “bir günde” bitirmeyi taahhüt etmişti. Rusya’nın Ukrayna’nın Dnipro şehrine yeni bir tip balistik füzeyle saldırmasının ardından gerilim iyice tırmandı. Son durumda, Kiev, Trump’ın göreve gelmesiyle birlikte Ukrayna ve Rusya arasında müzakere sürecini başlatmaya çalışmasını bekliyor.

22 Mart‘ta Rusya’da başkent Moskova’da Crocus City Hall adlı konser salonunda düzenlenen saldırıda 145 kişi hayatını kaybetti. Dört saldırgan öldürülürken, Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütünün üstlendiği saldırı sonrası Rusya’da yas ilan edildi.

ABD’li fizikçi ve yazar Michio Kaku, yapay zekanın insanlığa bir tehdit oluşturabileceğini fakat bunu kontrol altına almak için hâlâ zaman olduğunu söyledi.

19 Mayıs‘ta İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’yi taşıyan askeri helikopter, Azerbaycan sınırındaki Culfa kasabası yakınlarında düştü. Kazada Reisi’nin yanı sıra Dışişleri Bakanı Hüseyin Emirabdullahiyan, Tebriz Valisi Malik Rahmeti ve İran lideri Ali Hamaney’in Tebriz Temsilcisi Muhammed Ali Al-i Haşim ve helikopterdeki personel de öldü.

14 Temmuz‘da Trump’ın başkanlık seçimleri öncesinde Pensilvanya’da düzenlediği seçim kampanyası sırasında kürsüde konuşurken yaklaşık 7 el silah sesine benzer patlamalar duyuldu.

Yine temmuz ayında dünya gündemine damga vuran olay, Hamas’ın siyasi lideri İsmail Haniye’nin İran’ın başkenti Tahran’da öldürülmesiydi. 31 Temmuz’daki Haniye suikastı, o gün itibarıyla, 7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’de düzenlediği saldırılara verilen en büyük yanıt oldu.

Bangladeş’te 1971’deki Bağımsızlık Savaşı’nda görev alan kişilerin çocuklarına kamuda kontenjan ayrılması kararının ardından ülkede büyük protestolar baş gösterdi.

Gösteriler sırasında şiddet olayları artarak devam ederken Başbakan Şeyh Hasina 5 Ağustos‘ta resmi konutundan ayrılarak askeri helikopterle Hindistan’a gitti, göstericiler ise bu sırada Başbakan’ın resmi konutunu bastı.

Eylül ayında dünya gündemine İsrail’in Lübnan’daki saldırıları damga vurdu.

17 ve 18 Eylül’de, Hizbullah’a ait binlerce çağrı cihazı ve yüzlerce telsiz eş zamanlı olarak patlatıldı. Lübnan hükümetine göre saldırılarda en az 12’si sivil 42 kişi öldü, en az 4 bin kişi de yaralandı.

İsrail, 27 Eylül’de ise bu kez Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ı başkent Beyrut’un güneyindeki Dahiye mahallesinde düzenlediği hava saldırılarında öldürdü.

Güney Afrika Cumhuriyeti, İsrail’in 7 Ekim 2023’ten itibaren Gazze’de işlediği fiillerle 1948 tarihli Birleşmiş Milletler (BM) Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ni ihlal ettiği gerekçesiyle UAD’de 29 Aralık 2023’te dava açarak geçici tedbir kararı alınmasını talep etti.

ABD’de 5 Kasım‘da yapılan seçimlerde, Cumhuriyetçi Parti’nin adayı Donald Trump, Demokrat rakibi Başkan Yardımcısı Kamala Harris’i yenerek yeniden başkan seçildi.

Yılın son ayında ise gündemi Suriye’deki gelişmeler belirledi. Ülkede 13 yıldan uzun süren iç savaşın ardından yeni bir döneme girildi. Heyet Tahrir eş-Şam öncülüğündeki muhalif grupların Humus’u almaları ardından 8 Aralık’ta başkent Şam’a girmesiyle Esad yönetimi çöktü.

Beşar Esad, ülkesinden ayrılarak Rusya’ya kaçtı. Kremlin, Esad’ın sığınma başvurusunu kabul etti.

Yılın son haftasında, Yemen’deki Husilerin lideri Abdulmelik el-Husi, Husilere bağlı Yemen Silahlı Kuvvetlerinin, Gazze’ye destek operasyonları kapsamında füze ve insansız hava araçlarıyla (İHA) ABD ve İsrail hedeflerine yönelik 22 saldırı düzenlediğini duyurdu.

Sonuç olarak dünya gündemini belirleyen bütün bu gelişmeler, 2025’e devredildi.

TÜRKİYE’DE 2024

Türkiye’de yılın son haftası, asgari ücret tartışmalarıyla geçti ve sonunda bütün işçi ve emekçileri, bu arada elbette emeklileri de perişan eden bir sonuç ortaya çıktı.

Çeşitli sermaye çevrelerinin beklentisi doğrultusunda yapılan faiz indirimiyle birlikte açıklanan asgari ücret düzeyi, yoksulluğun ve çaresizliğin bütün sınırlarını zorladı. 2025, Türkiye işçi sınıfının, kendisine yönelik bu açık düşmanlığa birleşik ve güçlü bir karşılık verip vermediğiyle belirlenen bir yıl olacak.

İmralı görüşmeleri sonucu açıklanan belgeler, Abdullah Öcalan’ın Türkiye gerici güçleriyle Ortadoğu’da büyük bir plan çerçevesinde “çözüm” aradığını gösterdi. Yerel Seçimlerden başarıyla çıkan CHP ise, bu “büyük plan” içinde ayağını sürüyerek, çeşitli gerici gerekçeler ileri sürerek ağız kenarıyla muhalefet ederek bu plan içinde yer almaya niyetli olduğunu gösterdi. 2025, bu yeni girişimin Kürt halkı başta olmak üzere Türkiye ve bölge halklarına neler getireceğini ya da belki hiçbir şey getirmeyeceğini gösterecek.

Bütün bir 2024 yılı boyunca ülkenin çeşitli işyerlerinde farklı işkollarında işçi grevlerine, uzun soluklu ve kimi zaman başarılı direnişlere sahne oldu. Bütün imkansızlıklara, sendikal ayak oyunlarına ve sendika şeflerinin ikiyüzlülüklerine rağmen, işçi sınıfı kendi gücünü denedi, özellikle sınıfın birlik ve dayanışması sağlandığında neler başarabileceğini gösterdi.

Ülke bütününde, çöken tarım ve hayvancılık politikalarının kurbanı olan kırsal nüfus, diğer taraftan ormanlarına, akarsularına sahip çıkarak çok önemli çevre direnişlerine imza attı.

Türkiye’nin içine sürüklendiği toplumsal çürümenin bir işareti olan çocuk ve kadın cinayetleri, 2024’e acıların ve korkuların damgası vurdu. Bu çerçevede yine aynı çürümenin devlet boyutunu gösteren adaletsiz kararlar, yargının rüşvet ve yolsuzluk batağına batmış olduğunu gösterdi. Yargıdaki çürümenin bir başka göstergesi ise, Anayasa Mahkemesi’nin fiilen devre dışı bırakılması oldu. Gerek uluslararası mahkemelerin gerekse Türkiye’deki yüksek yargının kararlarının hiçe sayılması, diktatörlüğün pervasız saldırılarını gözler önüne serdi.

Parlamentonun tümüyle işlevsizleştirilmesi, başta CHP olmak üzere muhalefet partilerinin etkisizleştirilmesi tek adama diktatörlüğünün duvarlarını pekiştirdi.

Bununla birlikte bir bütün olarak kafa ya da kol emeğiyle geçinmeye çalışanların artan öfkesi ve mücadele etme arzusu yükseliyor ve halk muhalefeti kendisini örgütlemeye ve mücadeleye yöneltecek bir güç arayışına devam ediyor.

Dünya gibi Türkiye de 2025’e çözümü için kapitalizmin ve emperyalizmin yıkılmasının zorunlu olduğu sorunlar yığınıyla giriyor.

 

DGB ve BAF Suriye’de Alevilerin ve azınlıkların katledilmesini protesto etti

Demokratik Güç Birliği Britanya ve Britanya Alevi Federasyonu tarafından 30 Aralık Pazartesi günü ortaklaşa düzenlenen protesto, izlediği politikalarla HTŞ ve bileşenlerini meşrulaştıran ve azınlıklara yönelik soykırımlara ve baskılara sesiz kalarak destek veren İngiltere Başbakan’ı Sir Keir Starmer’ın resmi konutu önünde gerçekleştirildi. İngiltere’de yerli ve yabancı turistlerin en çok ziyaret ettiği yerlerden biri olan Başbakanlık Konutu önünde İngilizce ‘‘Azınlıklar Suriye’de Cihatçılar Tarafından Öldürülüyor’’ pankartı açan göstericiler taleplerini ve tepkilerini dile getiren İngilizce dövizler de taşıdılar. Taşınan dövizlerde ‘’ HTŞ ve IŞİD Suriye’de Alevileri Öldürüyor’’, ‘’Radikal İslamcılar Suriye’de Alevileri Katlediyor’’, Birleşik Krallık, HTŞ’ye Desteğini Kes’’, ‘’Suriye’deki Aleviler Yalnız Değildir’’, Erdoğan ve Colani Suriye’de Alevileri Katlediyor’’ ve ‘‘Suriye’deki Azınlıklar İçin Ayağa Kalk’’ gibi talep, kaygı ve çağrılar yer aldı. İngiltere kamuoyunu bilgilendirmek için çıkartılan İngilizce bildirilerin de dağıtıldığı protesto boyunca hoparlörlerden de deyişler çalındı.

Britanya Alevi Federasyonu tarafından hazırlanan basın açıklaması hem İngilizce hem de Türkçe olarak okundu. Basın açıklamasında, uluslararası destekle Suriye’de tüm kontrolü ele geçiren İslamcı çetelerin azınlıkların hayatlarını ve geleceklerini tehdit ettiğine dikkat çekildi. Basın açıklamasında Britanya ve uluslararası güçlerin radikal çeteleri desteklemek yerine Suriye de tüm halkların eşitliği ve geleceği için yatırım yapması, yardım ihtiyacı olan insanlara destek olması, bölgeye silah satmak yerine insani yardım götürmesi, tıbbi donanımlı ekiplerin çocuklar başta olmak üzere tüm ihtiyaç sahibi insanlara destek sağlaması, Türkiye’nin bölgeye yönelik agresif tavırlarından vazgeçmesi için yaptırımların uygulanması talep edildi.

Basın açıklamasında ayrıca, Britanya ve uluslararası güçlerin radikal çeteleri desteklemek yerine Suriye de tüm halkların eşitliği ve geleceği için yatırım yapması, yardım ihtiyacı olan insanlara destek olması, bölgeye silah satmak yerine insani yardım götürmesi, tıbbi donanımlı ekiplerin çocuklar başta olmak üzere tüm ihtiyaç sahibi insanlara destek sağlaması, Türkiye’nin bölgeye yönelik agresif tavırlarından vazgeçmesi için yaptırımların uygulanması talep edildi. Uluslararası kamuoyunda meşrulaştırılmaya çalışılan radikal cihatçı grupların, sahada masum insanlara en vahşi yöntemlerle saldırdığına vurgu yapılan basın açıklamasında Aleviler, etnik azınlıklar ve farklı inanç toplulukları, bu vahşetin başlıca hedefi haline getirildiğine dair şu tespit ve kaygılara yer verildi.

‘‘Suriye’de Alevilere ve diğer azınlıklara yönelik yapılan zulüm, insanlık değerlerini ayaklar altına almaktadır. Kutsal mekânlar yakılmakta, ibadethaneler yağmalanmakta, mezarlıklar tahrip edilmektedir.

 

Alevi köyleri bombalanmakta, insanlar katledilmekte ve yerlerinden edilmektedir. Mallarına ve mülklerine el konulmakta, ganimet gibi paylaştırılmaktadır.

Bu vahşet dünyanın gözü önünde yaşanırken, Britanya ve diğer uluslararası güçler sessiz kalmakta hatta HTŞ gibi düne kadar terör listesinde olan guruplara milyonlarca pound yardım yapılmaktadır. Evrensel değerlerle bağdaşmayan bu hukuk tanımazlık derhal son bulmalıdır.’’

Basın açıklamasında katliamlar ve baskılar karşısında Alevilerin adalet ve direniş geleneklerini sürdürdüğü ve mücadele kararlılığı da dile getirildi. ‘‘Dün Kerbela’da Hüseyin’in safında nasıl dimdik durduysak, Banaz’da Pir Sultan, Dersim’de Seyyid Rıza olduysak, bugün de Suriye’deki katliamların karşısında aynı kararlılıkla duruyoruz. Aleviler, bu kanlı planlara boyun eğmeyecek, asla diz çökmeyecektir.

 

Dost da düşman da bilmelidir ki, bu katliamların faillerini de destekçilerini de sessiz kalanları da unutmayacağız. Tarih bu utancı yazacak ve hak ettikleri lanetle anacaktır. Bugün susmak, yarın aynı zulmün kapımıza dayanmasına göz yummaktır.’’

Basın açıklaması dayanışma çağrısı ile son buldu.

Britanya Alevi Federasyonu’nun basın açıklamasının ardından Demokratşk Güç Birliği Britanya ve Suriye’deki Arap Alevileri temsilen de birer konuşma yapıldı. Yapılan konuşmalarda Aralarında İngiltere’nin de olduğu Batılı ülkelerin desteği ile Suriye’de iktidarı ele geçiren İslamcı cihadistlerin tüm etnik azınlıklar için tehlike oluşturduğu ifade edildi. İsrail’in Filistin’de uyguladığı soy kırımın suç ortağı olan İngiltere’nin şimdi de radikal dinci gruplarla suç ortaklığı yaptı dile getirilerek, olası bir soykırımın önlenebilmesi için hemen harekete geçilmesi talep edildi.

Başbakanlık Konutu 10 Downing Street önünde yapılan protesto gösterisi, Suriye’deki gelişmelere bağlı olarak yapılacak olan eylem ve etkinliklere katılım çağrısı ile son buldu.

 

Londra’da kayıp Türk profesörün cesedi bulundu

26 Kasım günü Londra’da kaybolan 48 yaşındaki makine mühendisi Profesör Orhan Ekren’i arama çalışmaları 3 haftadır devam ediyordu. Ekren’in cansız bedenine 20 Aralık’ta ulaşıldığı açıklandı.

Başkentin bir saat kadar dışındaki Milton Keynes’de yaşayan Ekren kaybolduğu gün bir vize görüşmesi için Londra’ya gelmişti. Londra’yı gezerken fotoğraflar paylaştığı eşi, kendisini ortak kullandıkları bir uygulama üzerinden takip ettiğini anlatmıştı.

Ekren’in, kentin eğlence merkezlerinden Camden’da bir pub’dan eşiyle paylaştığı mesaj, aralarındaki son temas oldu. Akademisyen Banu Ekren, kaybolduğu gün son kez eşiyle iletişim kurmaya çalıştığında aramanın meşgule düştüğünü ve sonra telefonun sinyal vermeyi kestiğini aktardı.

AA’nın haberine göre, Prof. Dr. Orhan Ekren’in cansız bedeni, telefonunun son olarak sinyal verdiği nokta yakınlarında bulundu. Eşi Banu Ekren, Türk akademisyenin cansız bedeninin Londra’daki Regent kanalında bulunduğunu açıkladı. Ekren’in paylaştığı bilgilere göre, 15 Aralık’ta bir temizlik işçisi, Londra’nın Camden bölgesinden geçen Regent kanalında bir cansız beden bulunduğu ihbarı yaptı. Polisin kimlik tespiti için aileye fotoğraflar gönderdiğini anlatan Ekren, kimlik tespitinin 17 Aralık’ta tamamlandığını kaydetti.

Ekren, İngiltere’de otopsi çalışmalarının devam ettiğini, cenaze töreninin Orhan Ekren’in cenazesinin teslim alınmasından sonra İzmir’in Torbalı ilçesinde yapılacağını söyledi. Çift, Türkiye’den 3 yıl önce iki kızlarıyla birlikte İngiltere’ye taşınmış, Orhan Ekren enerji sektöründe çalışıyordu.

 

Malezya’dan Londra’ya uzanan “Nefes Köprüsü”

Malezyalı göçmen ressam Alya Hatta, Londra’da ilk sergisini gerçekleştirdi. İlk gününü özel olarak basın ve yakın çevresine ayıran Hatta, Türkiye’den de Evrensel ve Londra’dan Gerçek’i davet etti.

Londra’nın merkezinde Oxford Street yakınlarında bir salonda gerçekleşen sergiye ilgi yoğun oldu. İlk sergisini geçtiğimiz yıl Berlin’de gerçekleştiren sanatçı, geri dönüşümün önemine vurgu yapmak için de özel materyallar kullanmış.

“Dünyamızda o kadar çok sorun yaşıyoruz ki…”

8 yıl önce Malezya’dan Londra’ya okumak üzere gelen genç sanatçı, ailesi ile olan diyaloglarını, uzaklarda olmasının verdiği zorlukları ve telefon görüşmelerinin kendisi üzerinde bıraktığı etkilerini fırçasına yansıtmış.

Ressamın Malezya’dan, kardeşlerinin ve akrabalarının eski elbiselerinden oluşan kumaşları kullanması dikkat çekti. Çeşitli ağaç dallarını da çizgileri ile buluşturan sanatçı, bu materyallerin hepsini Malezya’dan temin ediyor.

Her şeyin geri dönüşümde değerlendirilmesine dikkat çeken genç ressam, doğduğu bölgeden elde ettiği çeşitli kumaşlar üzerinde yaptığı resimlerle izleyici karşısına çıktı. “Dünyamızda o kadar çok sorun yaşıyoruz ki, hangi birine dikkat çekeceğini şaşırıyorsun” diyen sanatçı, kültürel farklılıklara da vurgu yapıyor. Sergi 8-30 Kasım tarihleri arasında açık kaldı.

Salona giren her davetliyi karşılayan Alya Hatta, Malezya’dan Londra’ya bir “nefes köprüsü” kurmaya çalıştığını belirtti.

Dünyanın devasa sorunları karşısında, bazen küçük ve anlamlı eleştirilerle etkili mesajlar vermek gerektiğini söyleyen sanatçı, sadece geri dönüşüm politikalarının ele alınmasıyla dünyanın halinin ortaya çıkacağını belirtiyor.

Müslüman bir ailede dünyaya geldiğini ve bazı sınırları aşarak farklı kültürlerin kaynaşmasının da insana nefes aldırdığını belirten sanatçının eserlerinde yeşili çok kullanmış olması da dikkat çekiyor.

Çeşitli canlı yaprak ve dalları da kullanan sanatçı, canlı renklerle manzara ve güzellikler içine gözyaşlarını yerleştirerek, güzel dünyamızda mutlu olmamanın eleştirisini sergiliyor.

Birçok eseri, ailesi içinde yaşadıkları ve diyaloglarının verdiği fikirle çizdiğini söyleyen sanatçı, sergisinin, dünyanın bir başka köşesinde yaşananları anlamanın vesilesi olabileceğini düşünüyor.

 

Londra’nın merkezinde 22. kez “savaşa hayır” dendi

Bir yıldan fazladır Filistin’deki katliam ve soykırım devam ediyor. Savaşın durması için İngiltere’de yapılan eylemler kapsamında merkezi ve kitlesel olarak düzenlenen gösterilerin 22.si 30 Kasım günü gerçekleştirildi.

Eylem yine çok kitleseldi. 150 binden fazla kişi Hyde Park’ta buluşup Başbakanlık önüne yürüdü. Çok sayıda sendikanın ve kampanya grubunun yürüyüşte yerini alması dikkat çekerken, yine ülkenin dört bir tarafından katılımcılar vardı.

Manchester’dan Brighton’a, Portsmouth’dan Bristol’a kadar birçok şehirden savaş karşıtları otobüslerle Londra’ya bir kez daha akın etti.

“Silah satışını durdurun”

On binlerce kişinin pankart ve dövizlerindeki mesaj çok netti. Netenyahu gibi Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin de yakalama kararı çıkardığı “savaş suçlularına” İngiltere devletinin silah desteğinde bulunmaması istendi.

Silah satışlarının derhal durmasını isteyen göstericiler, sık sık Filistin’e özgürlük sloganları da attı. Keir Starmer’in katliama destek vermesini eleştiren birçok konuşmacı “Elinde masum Filistin halkının kanı var” diyerek, İsrail’e desteğin derhal durması ve ambargo uygulanmasını istedi.

 

Avrupa silah sanayisinin yoğunlaşma planları

0

Büyük savunma şirketlerinin yöneticileri geçen hafta Hamburg’da yapılan gizli bir toplantıda Avrupa savunma sanayisinin yoğunlaşmasını planladılar. Avrupa’nın savunma bütçesi 280 milyar dolar artabilir. Avrupa NATO ülkelerindeki savunma sanayisinin önde gelen temsilcileri, sanayiyi yoğunlaştırmak ve savunma üretimini Avrupa sınırları ötesinde büyük ölçüde genişletmek için çalışıyor.

Bu, geçen hafta İngiliz uçak gemisi HMS Queen Elizabeth’in Hamburg limanında demirli olduğu bir sırada Avrupalı ​​savunma yöneticilerinin anonim olarak katıldığı bir toplantıya ilişkin bir rapordan ortaya çıkıyor. Gizli toplantı, Ekim ayında Londra’da imzalanan ve Alman-İngiliz ortak silahlanma projelerini öngören bir askeri ve silahlanma anlaşması olan Trinity House Anlaşması ile bağlantılıydı.

Hamburg toplantısına ilişkin raporda, Avrupa askeri bütçelerinde 2024 yılı için planlanan 436 milyar ABD dolarının yakın zamanda artırılacağının varsayıldığı belirtiliyor; eğer savunma bütçesini ekonomik üretimin yüzde 3’üne çıkarmayı amaçlayan anlaşma gerçekleşirse, kısa süre içinde ilave 280 milyar dolar elde edilebilecek. AB savunma sanayisini birleştirmeye yönelik yaklaşımlar halihazırda mevcut.

Alman ordusuna göre, İngiliz uçak gemisi HMS Queen Elizabeth’in geçen hafta Pazartesi’den Cumartesi’ye kadar Hamburg limanında kalmasının resmi nedeni, Alman Donanması ile Kraliyet Donanması arasındaki işbirliğini derinleştirme girişimiydi.Silahlı kuvvetlerin iki kolu, “onlarca yıldır” “son derece iyi ve önemli bir işbirliği ve güvenilir ortaklık” yoluyla birbirine bağlı; Alman ordusu Bundeswehr, “gemilerinin, teknelerinin ve uçaklarının” uzun süredir sadece manevralarda değil, aynı zamanda “farklı misyonlara sahip görevlerde” de “mükemmel” bir şekilde birlikte çalıştığını açıklıyor.

Pratik işbirliğinin yanı sıra, Flensburg’daki Mürwik Deniz Okulu ve Dartmouth’taki Britanya Kraliyet Deniz Koleji’nin birlikte çalıştığı subay eğitiminde de böyle bir işbirliği var. HMS Queen Elizabeth’in kalışı sadece daha yakın denizcilik ilişkileri geliştirmekle ilgili değildi: Aynı zamanda, şu anda Hamburg’da faaliyet gösteren üç şirketten biri olan 1. Ulusal Güvenlik Şirketi Hamburg’a, “liman tesislerinin güvenliğinin sağlanması” konusundaki uzmanlık alanlarında eğitim fırsatı da sundu.

Alman limanları, savaş durumunda çok özel bir öneme sahip çünkü bunlar, Kuzey Amerika’dan potansiyel yeni bir Doğu Cephesine asker ve silah taşımak için kullanılacak. Bu, Alman-İngiliz deniz işbirliğinin genişlemesinin ve dolayısıyla aynı zamanda da arka planını oluşturmakta. Savunma Bakanı Boris Pistorius ve İngiliz mevkidaşı John Healey’nin 23 Ekim’de Londra’da imzaladığı Trinity House Anlaşması.

Alman-İngiliz askeri ve silahlanma işbirliğinin genel olarak genişletilmesini öngören bu anlaşma, Britanya ve Fransa tarafından Kasım 2010’da imzalanan Lancaster House Anlaşmalarını örnek almakta. Lancaster House Anlaşmaları ilk pratik testini Mart 2011’de Londra ve Paris’in ortaklaşa yürüttüğü Libya savaşında gerçekleştirdi.

Trinity House Anlaşması, diğer şeylerin yanı sıra, NATO’nun doğu kanadında ortak manevralar yapılmasını sağlıyor ve Alman askeri uçaklarının Birleşik Krallık’a ilk kalıcı transferi olan Alman Boeing P-8A Poseidon deniz devriye uçağının RAF Lossiemouth Hava Üssü’ne transferini öngörüyor. Lossiemouth’tan Kuzey Atlantik’in izlenmesinde görev alacaklar.

Ayrıca Trinity House Anlaşması daha yoğun bir silah işbirliğini öngörüyor. Bu, diğer bazı şeylerin yanı sıra, orta menzilli silahların ortak geliştirilmesini, insansız hava araçlarının üretimini ve Britanya’da bir Rheinmetall topçu tüpü fabrikasının inşasını da içeriyor.

Trinity House Anlaşması’nda öngörülen Alman-İngiliz silah işbirliğinin yoğunlaştırılması temelinde, tüm Avrupa’daki silah şirketleri arasındaki işbirliği artık güçlendirilecek. Frankfurter Allgemeine Zeitung’un haberine göre bu konu, geçen hafta HMS Queen Elizabeth gemisinin Hamburg limanındayken büyük savunma şirketlerinin temsilcileriyle yaptığı toplantının konusuydu. Rapora göre, esas olarak, Avrupa NATO devletlerini savaşa dönüşen büyük çatışmalara uygun hale getirmekle ilgiliydi; ayrıca bu, özellikle önemli ölçüde daha büyük miktarlarda, “silahların daha hızlı ve daha iyi üretilmesini” gerektirecek.

HMS Queen Elizabeth’teki toplantıya hangi savunma şirketlerinin katıldığı bilinmiyor. Toplantı kapsamında yalnızca bireysel şirketlere teklif verildi. Bunlar arasında İngiliz silah devi BAE Systems, Alman-Fransız Airbus Grubu, İtalyan silah devi Leonardo ve Eurofighter’ın önemli bir tedarikçisi olan Rolls Royce yer alıyor. Trinity House Anlaşması’nda belirtilenlerin ötesindeki spesifik projelerden (eğer tartışıldıysa) de bahsedilmedi. En son altıncı nesil savaş uçakları için yalnızca iki projeye atıfta bulunuldu: AB’deki şirketler tarafından Alman-Fransız liderliğinde geliştirilen FCAS (Geleceğin Savaş Hava Sistemi) ve İngiliz-İtalyan rekabeti olan Tempest.

Ancak Hamburg toplantısı aynı zamanda Alman-İngiliz silah işbirliğinin ötesinde işbirliği çabalarını da geliştirmeyi başardı. Alman Rheinmetall grubu geçtiğimiz günlerde İtalyan savunma devi Leonardo ile ortaklaşa yeni muharebe tankları geliştirmek ve üretmek üzere bir ortak girişim kurduğunu duyurdu. Rheinmetall, Boxer tekerlekli zırhlı aracını daha da geliştirmek ve İngiliz ordusunu donatmak için kullanmak üzere halihazırda İngiliz savunma endüstrisiyle birlikte çalışıyor. Grup ayrıca gelecekteki savaşlar için özellikle önem taşıyan Avrupa topçu mühimmatı üretimini de konsolide etmeyi amaçlıyor ve ABD’nin sanayi devleri Lockheed Martin, Raytheon ve Northrop Grumman’a “Avrupa sistem evi” olarak katılmak istediğini açıkladı. Avrupa NATO devletlerinin savunma sanayilerini birleştirmeye yönelik yaklaşımlar zaten mevcut ve en azından bazıları Rheinmetall örneğinde olduğu gibi Alman liderliği altında.

 

ABD seçim sonuçları: Nedeni elbette ekonomiydi

0

Michael Roberts

ABD borsası hızla yükseliyor, dolar döviz piyasalarında hızla değer kazanıyor, ekonomi reel GSYH yaklaşık %2.5 büyümesiyle yoluna devam ediyor ve işsizlik oranı %4.1’i geçmiyor. Görünen o ki, ABD ekonomisi 2020’deki pandemi çöküşünden çıkarken ‘yumuşak iniş’ denilen şeyi başarmış, yani durgunluk olmamış…

Peki neden görev başındaki Demokrat yönetimin adayı Kamala Harris, 2017-21 döneminin Cumhuriyetçi başkanı Donald Trump’a karşı kaybetti? Görünen o ki, seçmenlerin bir kısmında refah ve daha iyi bir dönem iyimserliği yoktu… Bir ankete katılanların %62’si ekonomiyi “çok iyi değil” ya da “kötü” olarak değerlendirdi ki bu da ne eski başkan Joe Biden ne de Harris için herhangi bir siyasi getiri olmamasını açıklıyor.

Bunun nedeni iki yönlü. Birincisi, ABD’nin reel GSYH’si büyüyor ve finansal varlık fiyatları yükseliyor olabilir, ama ortalama Amerikan hane halkı için durum farklı ve neredeyse hiçbiri spekülasyon yapacak finansal varlığa sahip değil. Zengin yatırımcılar servetlerini artırırken, önceki Trump ve Biden yönetimleri altında Amerikalılar korkunç bir salgın yaşadı ve ardından tüketim malları ve hizmet fiyatlarındaki keskin artışa bağlı olarak 1930’lardan bu yana yaşam standartlarında en büyük düşüş yaşandı.

Ortalama ücret artışları altı ay öncesine kadar buna ayak uyduramadı. Ve resmi olarak fiyatlar hala pandemi öncesine göre %20’den daha yüksek, ancak resmi enflasyon endeksi kapsamında olmayan diğer birçok kalem (sigorta, ipotek oranları vb.) roket gibi yükseliyor. Yani vergi ve enflasyon hesaba katıldıktan sonra, ortalama gelirler Biden’ın göreve geldiği zamanki ile hemen hemen aynı.

Yakın zamanda yapılan bir ankete göre Amerikalıların %56’sının ABD’nin resesyonda olduğunu ve %72’sinin enflasyonun yükseldiğini düşünmesine şaşmamak gerek. Dünya borsa yatırımcıları, ‘Muhteşem Yedili’ yüksek teknoloji sosyal medya şirketleri ve milyarderler için harika olabilir ama pek çok Amerikalı için öyle değil….

Amerikalılar, resmi endekslerin ve ana akım ekonomistlerin görmezden geldiği maliyetlerin farkında. Mortgage oranları son 20 yılın en yüksek seviyesine ulaşmış, ev fiyatları rekor seviyelerde. Motor ve sağlık sigortası primleri fırladı. Gerçekten de, ABD’deki gelir ve servet eşitsizliği dünyanın en yüksekleri arasında ve daha da kötüye gidiyor. Amerikalıların en üstteki %1’i tüm kişisel gelirlerin %21’ini alıyor – en alttaki %50’nin payının iki katından fazla! Ve Amerikalıların en tepedeki %1’i tüm kişisel servetin %35’ine, %10’u %71’ine sahip; ama en alttaki %50’nin payı sadece %1!

Gerçek GSYH rakamlarına daha yakından baktığınızda, çoğu Amerikalıya neden pek fayda sağlamadığını görebilirsiniz. Bir de artan stoklar var ki bu da satılmayan mal stokları, yani satılmayan üretim anlamına geliyor. Başta silah üretimi olmak üzere artan hükümet harcamaları da cabası… ABD imalat sektörü 5 Kasım seçimlerine kadar dört ay üst üste daraldı.

ABD’de işsizlik oranının düşük olduğu ilan ediliyor. Ancak istihdamdaki net artışın çoğu yarı zamanlı istihdamda ya da hem federal hem de eyalet düzeyinde devlet hizmetlerinde gerçekleşmekte. Daha iyi ücret veren ve kariyer sunan önemli üretken sektörlerde tam zamanlı istihdam gecikmekte. Eğer bir işçi yaşam standardını korumak için ikinci bir iş yapmak zorunda kalıyorsa, ekonomi hakkında o kadar da iyimser düşünmeyebilir. Gerçekten de ikinci işler önemli ölçüde arttı.

Ve işgücü piyasası daha da kötüye gidiyor. Aylık net istihdam artışı düşüş eğiliminde ve Ekim ayı rakamı sadece +12.000. Hem iş teklifleri hem de işten ayrılma oranları genellikle durgunluk dönemlerinde görülen seviyelere geriledi…

Uzun depresyon

Büyük ekonomiler, benim uzun depresyon olarak adlandırdığım, yani her çöküş ya da daralmadan sonra (2008-09 ve 2020) reel GSYH büyümesinin daha düşük bir yörüngede seyrettiği, yani önceki trendin geri gelmediği bir dönemden geçmekte. Küresel finansal çöküş (2008) ardından 2020’deki pandemi çöküşü sonrası büyüme yörüngesi daha da düştü. Birleşik Krallık 2008 öncesi trendin %17 altındayken, Euro bölgesi %15 ve ABD hala %9 altında…

Harris’in kampanyasının Trump’ın önüne geçememesinin ikinci nedeninin göç meselesi olması büyük bir ironi. Görünen o ki pek çok Amerikalı göçün engellenmesini kilit bir siyasi mesele olarak görüyor – yani düşük reel gelir artışını ve düşük ücretli işleri ‘çok fazla göçmene’ bağlıyorlar ancak durum tam tersi. Gerçekten de eğer göç artışı yavaşlarsa ya da yeni yönetim göç konusunda ciddi kısıtlamalar hatta yasaklar getirirse, ABD ekonomik büyümesi ve yaşam standartları zarar görecek.

ABD ekonomisinin bu on yılın geri kalanında reel GSYH büyümesinde yılda %2.5’lik bir oranı bile koruyabilmesinin tek yolu, işgücünün verimliliğinde çok keskin bir artış sağlamak olacak. Ancak, on yıllar boyunca ABD’nin üretkenlik artışı yavaşlamıştır… Eğer göç engellendiği için istihdam edilen işgücünün büyüklüğündeki artış dursaydı, reel GSYH büyümesi yılda %2’nin altına gerileyecekti.

Hükümetin büyük yüksek teknoloji şirketlerine pompaladığı devasa sübvansiyonların üretkenliği artırıcı projelere yatırımı artıracağı umuluyor. Özellikle de yapay zeka için yapılan büyük harcamaların sonunda üretkenlik artışında sürekli bir adım değişikliği sağlayacağı bekleniyor. Ancak bu beklenti, en azından bu yeni teknolojilerin ABD ekonomisine giriş hızı göz önüne alındığında, belirsiz ve kuşkulu olmaya devam ediyor.

Şimdiye kadar üretkenlik artışı esas olarak çevreye zarar veren fosil yakıt endüstrisinde gerçekleşirken, diğer sektörlerde bu yönde çok az işaret görüldü… Sektördeki üretkenlik artışları istihdamın düşmesiyle elde edildi.

Artan borç ve devlet sübvansiyonlarıyla finanse edilen devasa bir yatırım balonunun oluşması gibi ciddi bir risk söz konusu; bu balon, ABD şirket sektörü için yapay zeka ve yüksek teknolojiden elde edilen sermaye getirilerinin gerçekleşmemesi halinde patlayabilir…

Bir anlamda, kimin kazandığının büyük finans ve büyük iş dünyası için pek bir önemi yok. Her iki aday da kendilerini kapitalist sisteme ve bu sistemin sermaye sahipleri için daha iyi işlemesine adamışlar… Gerçek şu ki, “zaman geçtikçe fark kalmayacak”…

Trump’ın ekonomi planın büyük bir unsuru göçü büyük ölçüde azaltmak… Amerikan Göçmenlik Konseyi tarafından kısa süre önce yayınlanan bir rapora göre, hükümetin 2022 yılı itibariyle kalıcı yasal statüye sahip olmayan ve sınır dışı edilme ihtimaliyle karşı karşıya olan yaklaşık 13 milyonluk bir nüfusu sınır dışı etmesi halinde bunun maliyeti çok büyük olacaktır – yaklaşık 305 milyar dolar.

Net göç ABD ekonomisinin diğer G7 ekonomilerinden daha hızlı büyümesine yardımcı oldu. Bu işçilerin toplu sınır dışı edilmeleri ABD GSYH’sini %4.2 ila %6.8 oranında azaltacaktır. Ayrıca vergi gelirlerinde de önemli bir azalmaya yol açacaktır. Göçmen işgücünün ortadan kaldırılması, evlerden işyerlerine ve temel altyapıya kadar tüm sektörleri sekteye uğratacaktır: yüz binlerce ABD doğumlu işçi işini kaybedebilir.

Kemer Sıkma

Trump ABD doğumlu Amerikalılara yardım etmeyi amaçladığını iddia ediyor, ancak gerçekte politikaları sadece çok zenginleri geri kalanlar pahasına daha da zenginleştirecek, ekonomik büyümeyi tehlikeye atacak ve enflasyonu artıracaktır….

Kamu hizmetlerine gelince, bütçe açığının artacağı ve kamu borcunun GSYH’nin %100’ünün çok üzerine çıkacağı düşünüldüğünde, her iki aday da hiçbir şey söylemedi, ancak bu sadece mali kemer sıkmanın büyük ölçüde yolda olduğu anlamına gelebilir. Vergi gelirleri arttırılmayacak – tam tersine. Ukrayna ve Orta Doğu’daki savaşlar için yapılan ‘savunma’ ve silahlanma harcamaları rekor seviyelere ulaştı ve artmaya devam edecek;dolayısıyla eğitim, ulaşım ve sosyal bakım gibi kamu harcamalarından vazgeçilmesi gerekecek.

(Yazarın konuyla ilgili bir makalesinden derlenmiştir.) https://braveneweurope.com/michael-roberts-the-us-presidential-election-the-economy

 

ABD, İsrail üzerinden Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme peşinde

İsrail’in saldırıları dur-durak bilmezken Lübnan’da ateşkes ilan edildi. Ne kadar uyulacak ve sürecektir, bilinmez, ancak, bu ateşkes tüm Ortadoğu’da suların durulması anlamına gelmiyor.

İsrail Filistin ve özellikle Gazze’den geriye pek bir şey bırakmadı. Haniye başta olmak üzere önde gelen HAMAS lider ve komutanlarını öldürürken kendi verdiği rakamlarla sayısı 50 bine ulaşan Filistinliyi kadın-çocuk genç-yaşlı demeden katletti. Lübnan Hizbullah’ının lideri de içinde pek çok komutanını suikast ve hava saldırılarıyla öldürdü. Güney Lübnan’da ilerlemekte zorlanması nedeniyle ateşkesi kabul etti, ancak bunun geçici olduğu öngörülmek gerekirken Suriye ve İran’a yönelik hava saldırıları sürüyor.

Saldırgan İsrail’in kendi özel amaçlarıyla stratejik ve taktik hedef ve planları olduğu kuşkusuz. Ancak bundan ibaret olmadığı ve İsrail’e sınırsız destek sağlayan Amerikan emperyalizminin onu, bölgeye yönelik kendi amaç ve hesapları doğrultusunda kullandığından da kuşku duyulamaz. Ortadoğu’da “birinci kemanı” İsrail olsa bile “orkestra şefi” ABD’dir. Nitekim, bu gerçek, ABD’nin yanına Fransa’yı da alarak kendisini Lübnan’daki ateşkesin baş gözlemcisi ve garantörü olarak dayatıp kabul ettirmesiyle de kanıtlıdır.

Garantörü ABD olan hiçbir gelişmeden hayır geldiği görülmemiştir. Bu ateşkesin de ABD merkezli yeni hamlelerin dayanağı olacağını tahmin etmek için kâhin olmak gerekmiyor.

Ortadoğu, II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından Nasır ve Süveyş Kanalı krizi vb. ile başlayıp Rus sosyal emperyalizminin Mısır, Suriye ve Irak’ı dayanak edinen bölgedeki yayılmasıyla ABD açısından sorun olageldi. Petrol ve gaz rezervleri ve iki kıtayı birbirine bağlayan stratejik konumuyla emperyalistlerin tam bir kapışma alanı.

Şimdi Suriye’nin geleceği, ama onunla sınırlı olmayarak, rejimi değiştiremese bile İran’ın “Şii hilali” denen etki alanından püskürtülmesi, Rusya’nın dayanaksızlaştırılarak bölgeden çekilmeye zorlanması ve Avrupa’yla Afrika’ya yönelik ihracatıyla enerji ithalatının %60’ını Ortadoğu (BAE) üzerinden yapan Çin’in lojistiğinin kesilerek güçsüzleştirilmesi ABD’nin bölgeye yönelik başlıca amaç ve hedefleri durumunda. Bu, başarılabilirse, Ortadoğu’nun ülkelerin sınırlarıyla birlikte yeniden şekillendirilmesi demek. En azından İsrail’i de yönlendiren Amerikan hesabı bu.

Bahçeli ve Erdoğan’ın Öcalan üzerinden “umut hakkı” ve “iç barışın sağlanması” konulu son girişimleri de, tek adam yönetiminin ülke içinde zorlanmasının yanında bölgede yüz yüze kaldığı ABD-İsrail dayatmaları. Erdoğan-Bahçeli, oynamakta oldukları “Kürt kartını” geliştirme peşindeki ABD hamlesi karşısında pozisyonlarını sağlamlaştırmaya çalışıyorlar. Ülke içinde sosyal ve ulusal patlamalardan kaçınmaya çalışırken olabilirse Öcalan’ı ikna edip Rojava’yı da kapsayarak bölgede inisiyatif alma uğraşındalar. Talip oldukları, tabii ki İsrail’le (ve Suudiler başta olmak üzere Arap gericiliğiyle) el ele İran’dan boşalacak alanları kontrol edecek bir bölge gücü olmaktır.

ABD, savaş tehdidiyle, İran’ı etki alanlarının elinden alınmasına yanıt veremez kıl. Az değildir; “Barış Gücü”ne zaten verilen Türk askerleriyle, İsrail’in mevzilerini bombalamakta olduğu Haşdi Şabinin devreden çıkarılmasıyla Irak’a, Kudüs gücü ve Hizbullah’ın kovalanmasıyla Suriye’ye, Husilerin etkisiz kılınmasıyla Yemen’e uzanacak bir alanda etkili güç olmak Erdoğan’la Bahçeli’nin hülyasıdır!

ABD ve İngiltere’den Ukrayna’ya Uzun Menzilli füze

Ukrayna Savaşı 3 yılını doldurmak üzere. Avrupa’nın ortasındaki bir savaş bu. Milyonlarca Ukraynalı çoktan ülkesini terk etti ve artık Zelensky askere alacak insan bulmakta zorlanıyor. Gönüllü askere yazılma devri sona ereli çok oldu. Artık orduya yaka-paça zorla asker toplanıyor. Nedeni, cephedeki ortalama yaşam süresinin günlerle değil saatlerle ölçülür hale gelmesi.

Savaşın görünüşte işgalci Rusya ile ona direnen Ukrayna arasında olsa bile gerçekte başta ABD ve Avrupa ülkeleri olmak üzere NATO ile Rusya arasında olduğunu bilmeyen kalmadı.Hem NATO ülkeleri ve hem de Rusya’nın binlerce atom başlığına sahip olduğu da biliniyor ve giderek “nükleer silah kullanma” lafı çok edilir oldu. Bundan en çok söz edense Putin.

NATO desteği dolayısıyla, Rusya öngörüldüğü gibi Ukrayna’yı kısa sürede dize getiremeyip savaş yıllara yayılınca savaşın gerçek tarafı olan NATO’nun zengin emperyalist ülkeleriyle onların fonladıkları Polonya gibileri Ukrayna’ya silah sevkiyatını çeşitlendirdiler. Önce sadece Rus uçaklarına karşı savunma silahları verirlerken gönderdikleri silah ve cephane hem nitelik hem de nicelik olarak arttı. Şimdi Ukrayna F-16’ların yanı sıra giderek artarak kısa ve orta menzilli lazer vb. güdümlü füzelere de sahip. Üstelik özellikle ABD bu füzeler için yönlendirici uydu desteği de sağlıyor. Yeni donanımlarıyla Ukrayna bu yaz Rusya’ya bir karşı saldırı düzenleyerek küçümsenmeyecek büyüklükte bir Rus toprağını ele geçirdi. Elinde tutamayıp çekildi, çünkü buna tahammül edemeyen Rusya karşı saldırısı gecikmedi.

Ardından ilk kez Macron’un ortaya attığı NATO ülkelerinin Ukrayna’ya asker gönderme hamlesi geldi. Zaten örneğin füzeleri doğrudan kullanan ve Ukraynalıları eğiten çok sayıda batılı askeri uzman ve eğitmen Rusya’ya karşı bilfiil savaşıyordu. Ancak ülke dışından asker gönderme gerçekleşmeden kaldı. Ama NATO hamlelerinin tırmanışı yenileriyle sürdü, sürüyor.

Nedeni açık. Başta ABD olmak üzere NATO ittifakının motor güçleri rakipleri Rusya’yı olabildiğince yıpratma peşindeler. Çünkü neredeyse Çin-Rusya bloğuyla ABD etrafında bloklaşan batılı ve Japonya gibi doğulu emperyalistler açıkça birbirlerinin boğazına sarılmak üzereler. Özellikle Çin’in sanayisinin modern teknik temeliyle ABD’yi yakalayıp durdurulamaz bir güç olmadan dizginlenmesi ABD ve müttefiklerinin birincil amacı. Çin ise, henüz bugün askeri açıdan eksiklerini Rusya’yla ittifakıyla giderebiliyor ve Rusya’nın güçten düşürülmesi Çin’in önünün kesilmesinin olmazsa olmazı. Rusya bu nedenle AB ve NATO üyesi yapılmak istenen Ukrayna’da savaşa kışkırtıldı.

Rusya savaş ve kendisine yönelik konan benzeri pek görülmemiş yaptırımlar dolayısıyla zorda kalsa da umulduğu kadar zayıflatılıp güçten düşürülemedi. Bunda özellikle Çin’in ekonomik desteğinin rolü büyük.

Rusya fazla zayıflatılamadı, ama bir karşı saldırı denese bile Ukrayna savaşma yeteneğinin sınırlarına dayandı. Silah-cephane sıkıntısı giderilmesine gideriliyor, ama savaşacak insan bulmakta zorlanırken moral olarak da savaşı sürdürmekte zorlanır oldu. Bir yandan zorluklar bir yandan yolsuzluklar nedeniyle Zelensky bakanlar değiştirmekten yorulmaya başladı. Artık yalnızca Ukrayna’da değil, ABD ve Avrupa’da savaşın sürdürülüp sürdürülemeyeceği açıktan tartışılıyor. Trump’ın başka öncelikleri de var, ancak “savaşı bitireceğim” derken en çok bu içinden çıkılmaz hal almakta olan duruma çözüm oluşturma çabasında.

Öte yandan emperyalistler hiçbir zaman “tek ata” oynamamış, tek seçenekli stratejilere sahip olmamışlardır. Bu aklın yolu olduğu kadar emperyalist ülkeler tekelci burjuvazisi ve hükümetlerinin farklı kliklerinin farklı çıkar ve yaklaşımlara sahip olmaları nedeniyle de böyledir.

Şimdi kimilerinin “Biden’in Trump’a savaşı sürdürme dayatması”, kimilerinin de “savaşı sona erdirebilmesi açısından kolaylık sağlaması” olarak değerlendirdiği yeni bir NATO hamlesiyle yüzyüze Rusya, gerçekteyse dünya. ABD ve İngiltere Ukrayna’ya 300 km’ye ulaşan menzilleriyle uzun menzilli füzeler gönderdi. Bu, Ukrayna’nın Rusya içlerine kadar vurabilmesi, az sayıda olmayan Rus kentinin hedef haline gelişi demek.

Birkaç uzun menzilli füzenin kullanılmasının ardından Putin önceden dillendiregeldiğitehdidini somutlaştırdı. Bu kez taktik nükleer silaha başvuracağını açıklarken Rusya’nın nükleer doktrinini de yeniledi. Bu ana kadar Rusya nükleer silaha sahip ülkelerin kendisine yönelik uzun menzilli füze kullanması durumunda nükleer silah kullanmayı öngörürken, artık nükleer silaha sahip olmayan ülkelerin de bu tür girişimlerinin nükleer güçle yanıtlanacağını kayıt altına aldı.

Savaş artık daha ötesi olmayan bir kritik noktada. Ya bitirilecek, bu amaçla görünüşte Rusya ile Ukrayna, gerçekte Rusya’yla NATO masaya oturup “şurası senin burası benim” deyip anlaşacaklar ya da Avrupa’da ilk adım olarak sınırlı etki gücünde de olsa nükleer bombalar patlayacak. Siz sınırlı etkisine bakmayın, nükleer silah devreye girerse belki dakikalar belki günler içinde topyekûn bir yeni nükleer dünya savaşı kaçınılmaz demektir!