Ana Sayfa Blog Sayfa 16

Grev ve sendikal hakların kullanılması kolaylaştırılıyor

Sendikalar tarafından finansal olarak desteklenen İşçi Partisi tarafından geçtiğimiz ay parlamentoya sunulan ve bu sayımızda detaylı bir şekilde işlenen İstihdam Hakları Yasa Tasarısı’nın içinde yer alan 28 reform arasında, işçilerin sendikalar aracılığıyla toplu olarak örgütlenmelerini güçlendirmeyi amaçlayan çeşitli hükümler de yer alıyor. İşçi Partisi tarafından bir nesil boyunca işçi haklarında yapılan en önemli iyileştirme olarak müjdelenen yasa tasarısı içerisinde grev ve grev oylamalarını kolaylaştıracak düzenlemeler yer alıyor.

Muhafazakar Partisi tarafından 2016 yılında çıkartılan anti-sendikal yasa uyarınca, sendikaların, işçilerin oylama sonucunda aldıkları greve çıkma yetkileri altı ay sonra sona eriyor. Altı ay içinde anlaşmazlığı çözülmeyen sendikalar yeniden grev kararı alabilmesi için bir kez daha oylama yapması gerekiyor. Özellikle son iki yıl içinde başta, pratisyen hekimler, demir yolu çalışanları, kamu çalışanları ve öğretmenler olmak üzere birçok işkolunda işçiler ve emekçiler bir yılı aşkın süre devam eden anlaşmazlıklar nedeniyle grev oylamalarını tekrarlamak zorunda kaldı. Resmi rakamlara göre iki yıl içinde hemen hemen her sektörde yapılan grevler 5.7 milyondan fazla iş günü kaybına yol açarak son 30 yılın en yüksek rakamına ulaştı.

İşçi Partisi hazırladığı İstihdam Hakları Yasa Tasarısı ile sendikaların bir oylamada aldıkları grev yetki süresi bir yıla uzatılıyor. İşçi Partisi ikinci oylamayı da kazanma şansı çok yüksek olan sendikaların ‘idari maliyetleri’ ile birlikte pratikte geçerliliği olmayan bir zorunluluğu ortadan kaldırarak sendikalardan daha fazla destek almanın yolunu açmış olacak. Tasarı içerisinde yapılmak istenen bir başka değişiklik de grev oylamasında işgücünün %50’sinin oy kullanması zorunluluğunun kaldırılması. Sendikaların grev sürecinde tabanda çalışma yapması ve üyeleriyle doğrudan yüz yüze gelmesini zorunlu kılan bu zorunluluk bir taraftan sendikaların işini kolaylaştırırken bir taraftan da taban çalışmasını zayıflatacak.

Tasarı kapsamında hükümet ayrıca, sendikaların işverenler ve şirketler tarafından tanınmasını da kolaylaştırmayı hedefliyor. Sendikaların en önemli işlevlerinden biri olan toplu iş sözleşmeleri ile işçileri temsil etme hakkı mevcut yasalar nedeniyle ancak sınırlı sektörde uygulanabiliyor. Mevcut yasalara göre bir sendikanın işveren tarafından tanınma başvuru yapabilmesi için o iş yerindeki işgücünün en az %10’unun sendika üyesi olması şart. Şu anda parlamentoda görüşülen tasarıda bu oranın %2’ye düşürülmesi önerilmektedir.

Yine mevcut kurallara göre bir sendikanın işveren tarafından tanınması için tüm iş gücünün en az %40’ının sendikanın tanınması lehinde oy kullanması gerekmektedir, ancak hükümetin yeni önerileri kapsamında bu baraj da kaldırılacak. Tasarının yasalaşması halinde en son Amazon örneğinde olduğu gibi işverenler sendikaların zorunlu oldukları oranları tutturmalarını önlemek için son dakikada işçi istihdam etmek gibi ayak oyunları boşa düşürülecek. GMB Sendikası Temmuz ayında Amazon işçilerini toplu sözleşmede temsil etme hakkını, işverenin sendikayı engellemek için son dönemde fazladan işçi istihdam etmesi nedeniyle 28 oyla kaybetmişti.

Tasarıda olan bir başka değişiklik de sendikaların greve çıkmak için işverene tanıdıkları süreye dair. Mevcut düzenlemeye göre sendikalar grev tarihi işverenlere en az 14 gün önceden tebliğ etmek zorunda. Tasarıda bu sürenin yedi güne düşürülmesi öneriliyor.

Muhafazakâr Parti tarafından en son çıkartılan ve kritik sektörlere grevlerde hizmetin minimum oranda devam ettirilmesi zorunluluğu getiren ( The Strikes (Minimum Service Levels) Act) yasanın da fesih edilmesi de tasarıda yer almakta. Muhafazakâr Parti’nin özellikle pratisyen hekimlerin grevini ve demiryolu çalışanlarının grevlerini etkisizleştirmek için çıkarttığı bu yasa grevlere çıkan işçilerin kararlı tutumları neticesinde şimdiye kadar zaten uygulanmaya konamamıştı.

Yukarıda sıralanan, grev ve sendika haklarının kullanmasını zorlaştıran mevcut düzenlemelerin çoğu Muhafazakâr Parti tarafından 2016 yılında çıkartılan anti-sendikal yasasından kaynaklanmakta. Değiştirilmek istenen yasalar getirmiş olduğu kısıtlamalara karşın sendikaları daha fazla taban çalışması yapmaya da zorlamaktaydı. Keir Starmer liderliğindeki İşçi Partisi çıkartacağı yeni yasa ile sadece bürokrasiyi azaltarak sendikalar ile arasında açılan mesafeyi daraltmayı hedeflerken, sendikaları sadece ekonomik alanda mücadeleye hapseden ve dayanışma grevi gibi işler arasındaki birliği ve mücadeleyi güçlendirecek olan hakları kullanmasını engelleyen Margaret Thatcher tarafından getirilen yasalara dokunmuyor. Ki Thatcher tarafından çıkartılan yasalara Tony Blair liderliğindeki İşçi Partisi’de 13 yıllık iktidarı döneminde de dokunulmamıştı. Giderek zorlaşan çalışma ve yaşam koşulları karşısında üyelerinin haklarını korumak isteyen sendikaların yapması gereken bu reformlarla yetinmemek ve Thatcher tarafından getirilen anti-sendikal yasaların iptal edilmesini talep etmek olmalı.

 

Londra Metrosu’nda grev kararı alındı

İngiltere’de Tren Sürücüleri Sendikası (ASLEF), önerilen yüzde 3.8 zammı kabul etmeyerek üyelerini grev oylamasına çağırdı. Metro çalışanları 1, 7 ve 12 Kasım günleri için grev kararı aldı.

İngiltere’nin başkenti Londra’daki metro hattında çalışan makinistler ve güvenlik işçileri grev kararı aldı. İlk grev 1 Kasım Cuma günü yapılacak. Güvenlik işçileri ise 7 ve 12 Kasım’da greve çıkacak. Tren Sürücüleri Sendikası (ASLEF), işveren olan Londra Ulaşım şirketinin önerdiği yüzde 3.8 oranındaki zammı kabul etmedikleri ve bu oranın yükseltilmesini talep ettikleri açıklaması yaptı.

ASLEF, talep ettiği oranı ise açıklamadı ancak işverenin önerisi hayata geçerse üyelerinin “ülkedeki en az ücret alan makinistler” olacağını vurgulayarak daha yüksek bir oranla masaya gelinmesini istedi. Bu talebi kabul etmeyen Londra Ulaşım ise, kendi teklifinin yeterli olduğunu iddia ediyor. Bunun üzerine ASLEF üyelerini grev oylamasına çağırdı. Makinistler ve güvenlik işçilerinin yüzde 98’i grevden yana oy kullandı.

İstihdam Hakları Yasa Tasarısı ne içeriyor, nasıl karşılandı, eleştiriler neler?

İşçi Partisi hükümeti İstihdam Hakları Yasa Tasarısı’nı 10 Ekim’de Parlamentoya sundu. Planın işçiler, işverenler ve sendikalar arasındaki ilişkiyi geliştirmeyi amaçlayan adımlardan biri olduğu belirtildi.

İşçi Partisi’nin seçim vaatlerinden biri işçi haklarına ilişkin mevzuatı 100 gün içinde yürürlüğe koymaktı. Ancak bazı durumlarda çalışanlar yeni haklardan yararlanmak için 1000 güne yakın beklemek zorunda kalacaklar. Ayrıntıların çoğuna henüz karar verilmiş değil.

Tasarının içerdiği yeni düzenlemeler özetle şunlar:

  • Sıfır-saatli sözleşmeler: İşverenin sadece ihtiyaç duyuduğu zamanlarda işçiyi çağırdığı bu güvencesiz işlerde işçiye makul bir zamanda bildirim yapmaları ve belli bir saat çalışma garantisi içeren sözleşmeler sunmaları gerekecek.
  • Esnek çalışma: İşçiden gelen esnek (belli günler veya saatler) çalışma taleplerini işverenin reddetmesi halinde bunu gerekçelendirmeleri gerekecek.
  • Deneme süreleri: Hükümet, yeni işe alımlar için yasal bir deneme süresi konusunda istişarede bulunacak ve önerilen sınır dokuz ay olacak.
  • Hastalık ödeneği: Çalışanlar yasal hastalık ücreti alma hakkına sahip olacak.
  • Hamile kadınlar için yasal koruma: Yeni anneler işe döndükten sonra en az altı ay boyunca işten çıkarılmaya karşı yasal korumaya sahip olacak.
  • İlk gün hakları: Çalışanlar işe başladıkları ilk günden itibaren bazı yasal haklara sahip olacaklar.
  • İşten çıkarma ve yeniden işe alma: Tasarı işverenin dayattığı koşulları yerine getirmek için işçinin sözleşmesine son verilmesi ve yeni koşullarla işe alınması veya yerine başkasının alınması uygulamalarına son veriyor.
  • İşten uzak kalma hakkı: Yasa tasarısı, çalışanın izinli olduğu günlerde işle ilgili e-postalara bakma veya cevap verme gibi işlerden de yükümlü olmadığını vurguluyor.
  • Tasarıda ayrıca bir Adil Çalışma Ajansı kurulması, yetişkin sosyal bakımında ücretlerin iyileştirilmesi ve sendika yasalarının güncellenmesine yönelik hükümler de yer alıyor.

Tasarı nasıl karşılandı, eleştiriler neler?

Britanya Sanayi Konfederasyonu (CBI) gibi büyük işveren örgütleri ve Sendikalar Birliği (TUC) tasarıyı olumlu karşılarken, ülkenin en büyük sendikalarından

Unite, önlemlerin yeterince ileri gitmediği kanısında.

Ayrıca tasarının çalışanların gücünü artırmaktan ziyade, onları daha üretken hale getirme ihtiyacından kaynaklandığı belirtiliyor. İşçi Partisi ülkede üretkenliği ve verimliliği artırma vaadiyle büyük şirketlerin desteğini alarak iktidara geldi.

Ülke ekonomisinin belirgin bir özelliği, verimliliğin düşük olması. Son on yıldır yorumcular, Birleşik Krallık’ın dünyadaki en kötü işçi haklarına sahip ülkelerden biri olmasını düşük verimlilikle ilişkilendiriyor. Yeni hakların çalışanların daha verimli hale getirilmesini sağlayacağı beklentisine işaret ediliyor.

Onlarca yıldır özelleştirilmiş sektörlerde şirketler karlarını artırma güdüsüyle hareket edip yatırım yapmadığından, altyapı çok geri kaldı. İşçi Partisi bu tür yatırımlar için şirketlere sermaye enjekte edilmesiyle üretkenliği artırmayı planlıyor. Yeni istihdam haklarıyla, emeğin daha etkin bir şekilde sömürülmesi ve bu süreçte sendikaları yanına çekmeyi hedeflediği ifade ediliyor.

Tasarı hazırlanırken bakanlar, sendika yetkilileri ve iş dünyası temsilcileriyle toplantılar yapıldı. Ancak çok az gerçek istişare yapıldığı belirtiliyor.

Tasarıda en göze batan eksiklikler sendikal haklarla ilgili. Tasarı, Muhafazakar Parti hükümetininin sendikaların grev oylamalarında asgari katılım ve grev sırasında asgari hizmet seviyeleri gerektiren yasaların hızla kaldırılmasını öngörürken, işçilere ücret ve koşullar konusunda sendikal pazarlık hakkı vermiyor.

Tasarının önümüzdeki yılın Haziran ya da Temmuz ayına kadar yasalaşması beklenmiyor. Ancak pek çok yeni düzenlemenin hayata geçirilmesi uzun zaman alacak. Bazı konularda istişareler devam edecek ve değişiklikler daha sonra ayrıca çıkarılacak mevzuatlarla uygulanacak. Haksız işten çıkarmalara karşı yeni haklar ise 2026 sonbaharına kadar yürürlüğe girmeyecek.

İşe yeni başlayan işçiler için deneme süresinin uzunluğu 6-12 ay arasında bir dönem için istişare ediliyor. Sendikalar daha kısa, işverenler daha uzun deneme süresi için bastırırken, hükümetin tercihi 9 ay.

“Sömürücü” sıfır-saatlik sözleşmelerin yasaklanması önerisi üzerinde devam eden bir tartışma var. Hükümetin planına göre, bir çalışan 12 haftalık bir süre boyunca düzenli bir çalışma düzeni oluşturduğunda, işveren düzenli bir iş sözleşmesi teklif etmekle yükümlü olacak. İşçinin bunu kabul etme zorunluluğu olmayacak.

Unite sendikası, ‘sömürücü’ kelimesinin bazı şirketler tarafından bir boşluk olarak kullanılacağını düşünüyor.

Unite ayrıca “işten çıkar ve yeniden işe al” uygulamasına – işçilerin işten çıkarılması ve daha düşük ücret ve/veya şart ve koşullarla yeniden işe alınması – istisnai durumlarda hala izin verileceğinden endişe duyuyor. Tasarı, işletme iflas etme tehlikesiyle karşı karşıyaysa, işten çıkarma ve yeniden işe almaya (farklı bir isim altında) izin veriyor.

İşçi Partisi’nin seçim öncesi hazırladığı taslağın içerdiği bir dizi önlem ise şimdilik “çok zor” kategorisinde ertelendi. Buna, kamu hizmetlerinde benzer işleri yapan kurum içi ve “sözleşmeli” personel arasında eşit ücret sağlanmasını kolaylaştıracak tedbirler de dahil.

Ayrıca, kısmen teknik olarak serbest meslek sahibi olan ancak aslında büyük ölçüde tek bir işveren için çalışan ancak çalışanlardan daha az haklara sahip olan kişileri korumak için “tek bir işçi statüsü” yaratma taahhüdü de vardı. Bu konu yasal açıdan karmaşık olarak görülüp mevzuattan ayrı olarak ele alınacak.

İşçi Partisi, bir yandan Unite sendikasından gelen eleştirilerin yanı sıra, bu düzenlemelerin kendilerini olumsuz etkileyeceğini belirten Küçük İşletmeler Federasyonu’ndan gelen itirazlarla da karşı karşıya. Ancak çoğu sendikadan gelen onay sesiyle bu uyumsuz seslerin bastırılmasını umuyor.

 

Haringey Belediyesi bakım onarım işçileri süresiz grev kararı aldı

Yaklaşık 10 yıldır ücretlerine zam alamayan Haringey Belediyesi’nde çalışan bakım ve onarım işçileri, son iki yıldır dönem dönem yaptıkları grevlerini süresiz greve dönüştürdü.

Defalarca belediye yönetimi ile görüşmek ve ücret sorununu çözmek isteyen işçiler ve üye oldukları UNITE sendikası, belediye tarafından ciddi bir muhataplık göremedi. Lordship Line üzerindeki merkezleri önünde defalarca eylem yapan işçiler, 10 yıldır yükseltilmeyen ücretlerine zam istiyor.

10 yılın enflasyon oranı sadece hesaba katıldığında her işçi en az, yılda 6 bin sterlin kayıba uğradı. Belediye yönetimi görüşmelere yanaşmazken, işçiler Lordship Lane ve Wood Green Metro İstasyonu önünde eylemlerine devam ediyorlar.

Haringey Belediyesi’nin tutumu karşısında tepkisini gösteren UNITE Genel Sekreteri Sharon Graham, “Haringey Belediyesi İşçi Partisi’nin yönettiği bir belediyedir. İşçilerin haklarının verilmesi konusunda Muhafazakarları aratmayan bir belediye olodu. Belediye, bir an önce işçiler ve işçilerin temsilcileriyle masaya oturmalı ve işçilerin taleplerini yerine getirmelidir” açıklaması yaptı.

Ayın Artizi: Katil başı Benjamin Netanyahu kasabı

0

Yazın nasıl geçtiğini, sonbaharın nasıl başladığını, dükkandaki durumu, kebapçının getirmekte olduğu dürümleri vs hiçbir şeyi anlatmadan langadank meseleye, Bencamin dallamasına dalmaya girişelim.

Bu, Bencamin’in yüzsüzlükleri hakkında yazılsa da bitirilemeyecek kadar uzun bir artizlik tarihi olmasının yanında temsil ettiği kişilik ya da kişiliksizlik tarzının özel olarak ifşa edilmesi gerekliliğinden dolayı. Denyonun artizlik geçmişi kadar temsil ettiği tür konusunda yanılsamalar da ortaya konmalı ki yazıya sığsın.

Yoksa ben ne desem de sonuçta iyiyseniz iyisinizdir, değilseniz değil; saygı ve hürmetler ve iyi dilekler banko tabii.

Nasıl başlamalı, en baştan mı, pek emin değilim. Ailecek Siyonist olan bir ailenin üçüncü kuşağı olduğu, Amerika yetişmeli olup İsrail’e taa 1960’larda dönüp asker olduğu vs söylenebilir hiç olmazsa asılacağımız kronolojik bağlamda. 3 kere İsrail başbakanı olduğu, bilmem işte 3-4 kere muhalefet lideri olduğu, BM temsilcisi olduğu, şu ya da bu işletme veya teknoloji şirketinde çalıştığı, para babalığı yaptığı vs. Bunların içinde ya da esnasında yaptığı artizlikler de çok kolay görülebilir. Ya da kendisine karşı şu ana kadar süren sahtekarlık vs davaları ve tutuklanma kararları. Pandeminin başında başbakan olacağı kesinleştiğinde, evinin önünde toplanan protestocuları, pandemiden dolayı burada toplanan insan sayısında sınır olması gerekiyor, azaltılsın demesi gibi felan. Ansiklopedi gibi internet sayfaları detaylıyor yaptığı yüzsüzlükleri, ahlaksızlıkları, cellatlıkları, dalkavukluğu, yalakalığı, dallama ve denyolulukları ve şimdi düşünüp sıfatlandırmak istemediğim insan karakterinin iyi olmayan daha birçok özelliğini. Tanıyor ne yazık ki Netanyahu’yu herkes. Bünyamin şampiyon.

Şu geçen yıl 7 Ekim’de başlayan katliam boyunca oynadığı ve oynamakta olduğu baş kasaplık rolüyle bu sayfalarda anılmaya, teşhir edilmeye layık ama gelin görün ki, bu lafı edeceğime inanamıyorum ama, artizlik sıfatı bile sanki fazla geliyor şahsa. Ya da az. Herhalde olsa olsa artizliğin ekstrem sonucu, insan diye geçinen bu numune. Az insan? Savaş ve katliam hakkında duyduğunuz tüm yalanlardan sorumlu olmasının yanında son dönemde bayraktarlığını yaptığı savaşı yayma ve yayılmacı nefret söylemlerinden de baş sorumluluk numunenin yazılanlara dahil edilme nedeni.

Katliam boyunca savunma hakkından söz etmesi mi dersiniz, hastane, çoluk-çocuk, yaşlı genç, herkesin bombalanması mı dersiniz, ya evet barış istiyoruz ama kendi tanımladığımız bir barış bu, sizin savaş kelimesinden anladıklarınıza denk düşmesi de ilginç gibi açıklamalar mı dersiniz, hepsi yeter neden artiz demeye. Son dönemlerde de uzaktan kumanda bomba katliamı yanında Lübnan’a saldırıyı da anlamlandırma biçimleriyle. Bunların hepsini sadece kendisi gibilerin kafasında var olan bir tür halkın kaderi diye lanse etmesi de. Gerçeküstü ve tarih dışı safsata ifrazatlarını politika diye satmalar, her fırsatta kullandığı geri zekalılık aynası grafikler, militarist böbürlenmeler, ahlak tellallığı ve bin bir başka karate filmi jönlüğü tripleri.

Biden, İsrail olmasaydı bile biz yaratırdık diyordu; aslında ne kendisinin ne devletinin dinle hiç alakası olmasa da havalarına rağmen, Amerikana hizmetten başka, Netanyahu onun maşalığını yapıyor, bunun cakasını bile satıyor, sattırılıyor, caka budur’a getiriliyor, Amerika’ya gidip dolaşan, BM’e kızan Bünyamin efendi.

Felan filan işte Bünyamin’in artizliği, bir yüzsüzlük, cellatlık ve vahşet şampiyonluğu. 21. yüzyılın neyi olarak tarihe geçecek fazla tahmine gerek yok. Ne yazık ki numunenin tarihteki ne ilki ne de sonuncusu. Ama Bünyamin’in ele alınmasında kafa bozan şeylerden biri de yahu bu Netanyahu, süren davalardan dolayı, başbakanlıktan olur olmaz hapse atılacağından dolayı bu savaşı sürdürüyor, bu savaş ve katliam bundan dolayı sürüyor geyiği. Hapse atılacağı doğru olabilecek olsa bile savaşın nedeni değil ve böyle dendiği için yanlış kullanılan bir doğru olarak ilginçtir değersizleşiyor.

On yılın üzerinde artizlik tahlilleri yapan ve artizlerin her zaman birisinin yalakalığını yaptığı, bu anlamda şu veya bu piyasa kurumunun çıkar ve bakış açılarının yansıması olsa da her artizin bir özgüllüğü olduğunu söyleyen biri olarak bile, Netanyahu’nun söylemlerinin başta Amerikalı emperyalistlerin sonra da belki İsrail’in devlet politikasından böyle bağımsız ele alınması bir sürü şeyi kaçırıyor. Hadi olayların jeostratejik boyutları bir yana bir artizin kendisini nasıl örneklediği de anlaşılmış olmuyor. Yani bu konuda böylesi siyasi bir açıklamaya girmemi gerekli bırakan bazı insanlara da böylece teessüf ediyorum. Oflaysınstan görülenleri herkes görmüyorsa vay halimize!

Netanyahu olsa olsa bu politikaların ve buraya gelmiş uluslararası politikanın zamansal örneği ve kişiliği bu olaylar içinde beliren bir artizlikten çok bu olayların, bu katliam ve vahşetin, bu zulüm ve yıkımın şampiyon ve şakşakçılarının olması gerektiğinden, artizliğin, Netanyahu artizliğinin, durumun doğal ve görünüşe göre de dönemsel, zorunlu, kaçınılmaz ve genel bir sonucu olduğu. Buyrun bakalım insan diye geçen zat hakkında kendinizi espri yapmaya getiremiyorsanız, neyi ifade ettiği hakkında bir sentez yapmaya: Netanyahu artizliği delilik ve çıldırışın artizliği ve geçici geçerliği, bitmese de bitirilmese de infilak etmek zorunda kalacak ne de olsa, ya da, Adanalıların deyimiyle, içine kepecek. Artizliğin genelleştiği ölçüde yok olmaya dönük olduğunu anlattı böylece Bencamin simsarı ki zulüm ve katliam hep biter bir gün.

Özel sonbaharlar efendim.

 

Kıbrıslı gazeteci-yazar Başaran Düzgün Londra’da kitabını imzalayacak

Kıbrıslı Türk gazeteci-yazar Başaran Düzgün’ün ‘Öksüz Atlar Ülkesinde’ adlı yeni romanının tanıtım ve imza etkinliği 5 Ekim Cumartesi günü, saat 15.00’te Kıbrıs Türk Toplum Merkezi’nde (628-630 Green Lanes, London N8 0SD) yapılacak.

Limasollular Derneği himayelerinde gerçekleşecek olan imza gününde, bir dönem Kıbrıs’ın da dahil olduğu gerçek olaylardan esinlenerek yazılan romanın yazarı, hem kitabını tanıtacak, hem soruları yanıtlayacak, hem de İngiltere’de yaşayan kitapseverlerle bir araya gelecek.

Kuzey Kıbrıs’ta muhabirlikle başladığı gazeteciliği Yenidüzen Gazetesi’nde yazı işleri müdürü ve Kıbrıs Gazetesi Yazı İşleri Müdürü olarak da sürdüren Düzgün, Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği, Basın Emekçileri Sendikası ve Türk Ajansı Kıbrıs’ta yöneticilik yaptı. Kıbrıs Gazetesi Yazı İşleri Müdürlüğü döneminde bombalı saldırıya maruz kaldı. Yazdıklarından dolayı 10 yıl hapis istemiyle yargılandı. Pek çok kitabı ve binlerce makalesi olan yazar Havadis Gazetesi, Radyo Havadis ve Havadis Web TV’nin de kurucusu.

 

DAY-MER ve NLCH’den her yaş grubuna hitap eden kurs ve etkinlikler

0

Londra’da yaşayan Türk, Kürt ve Kıbrıslı toplumların sorun ve ihtiyaçlarına yönelik çalışmalar yapan Day-Mer ve Londra Toplum Merkezi’nde yaz tatili nedeniyle ara verilen kurslar Ekim ayında yeniden başladı.

Her iki kurumdaki kültürel ve sanatsal etkinlikler kapsamında; çocukların, gençlerin, kadınların ve yetişkinlerin katılımına açık kursların yanı sıra, söyleşiler, dinletiler, film gösterileri, tiyatro performansları, şenlikler ve diğer sosyal etkinlikler (geceler vb.) bir yıl boyunca devam edecek.

Kayıtlar devam ediyor

Grup halinde yapılan kurslara kayıtlar Ekim boyunca sürecek. Teke tek alınan saz, gitar, piyano gibi kurslara kayıtlar ise yıl boyunca devam ediyor.

Çocuklar ve gençler için kurslar: Saz, gitar, piyano, tiyatro, satranç, matematik ve İngilizce.

Yetişkinler için kurslar: Tiyatro, resim, erbane, ritim, halk dansları, yoga, saz ve fotoğrafçılık.

Kurs günleri: Londra Toplum Merkezinde (NLCH) kurslar Cumartesi, Pazartesi ve Salı günleri, Day-Mer’de ise kurslar Pazartesi ve Çarşamba günleri olacak.

Kurslara katılanların yıl boyunca yaptıkları çalışmaları sergileyebilmeleri için hem dönem içerisinde hem de dönem sonunda çeşitli etkinlikler de düzenleniyor. Çocukların ve gençlerin yeteneklerini geliştirme, özgüven kazanma ve kendini ifade edebilmesi açısından önemli olan kurslar, İngiltere’nin eğitim müfredatına ve grade sınavlarına paralel içerikte düzenleniyor.

Kültür-Sanat etkinlikleri: Kursların yanı sıra düzenli yürütülen çalışmalar arasında Kültür-Sanat Komisyonu tarafından her Salı günü düzenlenen etkinlikler de var. Bu etkinlikler kapsamında ayda bir yazar Aydın Çubukçu’nun sunumuyla Renkli Resimli Felsefe Söyleşileri, film gösterimleri, müzik dinletileri, şiir dinletileri, kitap tanıtımları yapılacak.

Kadınlara özel etkinlikler takvimi

Ekim ve Kasım ayları boyunca Day-Mer’de kadınların katılımına açık çok sayıda etkinlik de gerçekleştirilecek. Her Pazartesi günü verilen resim ve yoga derslerinin yanı sıra, 8 ve 15 Ekim’de Dijital Becerileri Geliştirme atölyesi, 22 Ekim’de Meme Kanseri, 5 Kasım’da Ruh Sağlığı ve Menopoz, 19 Kasım’da Endişe ve Kendine Bakım konulu toplantılar yapılacak. 12 Kasım Salı günü ise Londra’nın merkezine bir gezi düzenlenecek.

Danışmanlık hizmeti devam ediyor

Kurs ve etkinliklerin yanı sıra, Universal Credit de dahil sosyal yardımlar, konut, sağlık, eğitim ve göçmenlik konularında danışmanlık hizmeti de Day-Mer’de uzun yıllardan beri kesintisiz devam eden servislerden biri. Day-Mer’de danışmanlık hizmetleri hafta içi ücretsiz olarak veriliyor.

Day-Mer ve Londra Toplum Merkezi bünyesinde yürütülen etkinlik, kurs ve hizmetlerle ilgili ayrıntılı bilgi almak için 02072758440 ve 07494334095 numaralı telefonları arayabilir ya da info@daymer.org  adresine e-mail gönderebilirsiniz.

 

Kar Kardeşliği (Society of the Snow)

0

Eren Tan

Filmi izlemeyenler için uyarı, spoiler içerir.

Kar kardeşliği yakın zamanda izleyip etkilendiğim, sıkmadan kendini izletebilen güzel bir film. Film, Uruguaylı bir Rugby takımının Şili’ye tatil yolculuğunda uçağın dağlara çakılmasının ardından genç üniversiteli öğrencilerin hayatta kalma mücadelesini anlatıyor.
Öğrenci hareketlerinin yoğun olduğu 70’li yıllarda dünyanın birçok bölgesinde devrimci ve sosyalist hareketler canlılık kazanmış ve tüm baskılara rağmen güçlü bir çizgide varlığını sürdürmektedir. Filmdeki kahramanlarımız kendilerini bu hareketten uzak tutup, barlarda toplu alkol alan, rugby oynayan varlıklı ailelerin çocuklarıdır. Grupta mühendis öğrenci, tıp öğrencisi gibi, bulunduğu yerde fark yaratacak ve gruba fayda sağlayacak öğrenciler vardır.
Yolcuların uçağa binmeden grup olarak çektirdiği fotoğrafı filmde de görebiliyoruz. Yolculuğun başlangıcında uçakta mutlu ve neşeli bir hava hakimdir. Sonra uçak feci bir şekilde dağın eteğine çarpar, arka kısmı kopup dağlarda karın içine gömülür. Ön taraf ise şans eseri var olduğu yerde sürüklenerek kara saplanır. İşte asıl mücadele ve azim bu andan sonra ortaya çıkar.

Uçağın düşmesi birçok yolcunun hayatını kaybetmesine neden olur. Hayatta kalabilen yolcuların yaşadığı korku ve çaresizliği yüzlerine yansımaktadır. Uçaktan çıkıp geçen uçaklara yardım çığlıkları atsalar da bembeyaz karda fark edilemeyeceklerini anlarlar.
Uçaktaki koltuklar çıkartılır. Uçağın koltuklarından ısınmak için deri elbise ve soğuktan korunacak malzemeler üretilir. Demirler dışarı çıkarılır ve boş uçakta ısınmak ve barınmak için güvenli bir alan oluşturulur. Yolcular arasında olan mühendis öğrencilerin aldığı sorumluluk ve başarıları takdire şayandır. Çok moral ve motivasyonlu bir şekilde çözüm odaklı hareket ederler. Radyoyu tamir ederler ve umutlarını diri tutmaya çalışırlar. Taa ki radyoda arama kurtarma çalışmalarının sonlandırıldığını duyana kadar. Film bu dakikadan sonra, insanı kötü hissettiren sahnelerle doludur. Tam kurtuluş için umutlandıkları sırada gelen çığ, soğuktan hastalanıp donanlar ve kendini iyiden iyiye hissettiren açlık öğrencileri bir hayli zora sokar.

Öleceği kesinleşenlerden ölmeden önce izin almaları ve öldükten sonra kalanların onları yemeleri, soğuktan yürüyememe, ölüme çok yakın olmaları, kurtuluş olarak gördükleri ölümün bir türlü gelmemesi hepsini ruhsal açıdan kötü etkiler. Hayatta kalma umutları yaptıkları yürüme aparatları sayesinde yeniden canlanır. Ayaklarını bastıkları zemini genişleten aparatlar yaparak kara batmadan rahatça yürüyebilir hale gelirler. Karla kaplı yollardan 13-14 günlük bir yürüyüşün ardından bir köylünün kendilerini fark etmesi kurtuluşun başlangıcı olur. Köylünün kendilerini fark ettiklerini anladıkları anda kurtarılacak olmaları, hayat dolu anlarla birlikte izleyenlerde buruk bir mutluluk bırakır.
Pes etmeden sürekli harekete geçme, doğa şartları ile mücadele etme ve öğrencilerin akıllarını kullanması 2.5 aylık serüvenden sağ çıkmalarını sağlar. Akılcılık mücadele ile birleşince insanların neler yapabileceği filmde çok net bir şekilde izleyiciye aktarılıyor. Zaman zaman yılgınlık ve inançsızlığa düşseler bile asla buna esir olmayıp mücadeleyi sürdürüyorlar. Ve en sonunda şartlar ne olursa olsun kazananlar, direnenler ve yaşama tutulanlar oluyor.

 

‘Bilmiyorum seninle sonumuz ne olacak…’

Göçmenliğin en zor tarafı nedir diye sorsalar hiç tereddütsüz ‘En yakınlarının düğününde cenazesinde bulunamamak’ derim. Göçünce ayrıldığın yere bir daha ne zaman ve nasıl döneceğini bilmek zordur. Sadece bıraktığın yerde değil gittiğin yerde de koşulların nasıl olacağını istesen de kestiremezsin kolayca. Yazgını hep başkalarının ıstakalarının insafına bırakmak durumunda kalırsın çoğu zaman*.

Aklının ve duygularının filtresinde süzdüğün anıları gittiğin yere yanında götürürsün belki ama bazılarını da bıraktığın yere serpiştirirsin ki dönüp gelirsen kendini yaban hissetmeyesin. Bazı anılar da o kadar geride kalanlara aittir ki istesen de yanında götüremezsin… Annemle babamın kardeşimin düğününe gitmek için vize alamayışları, arkasından yaşadığımız düğün videosu heyecanı da o anılardan biridir benim için.

Annemle babam, yıllarca, benden çok önce İngiltere’ye göçen kardeşlerini, diğer çocuklarını görmeye gidemediler. İngiltere vize ofislerine yürekleri ellerinde yaptıkları pek çok başvuru çocukları ve akrabaları orada ilticacı olduğu gerekçesiyle ret aldı. Vize memurları ailesinde ilticacı olanların başvurularına potansiyel ilticacı muamelesi yapıp geri çevirir.

Bizimkiler yılmadan defalarca başvuru yapıp ret aldılar ama en çok benden önce İngiltere’ye göçen kardeşim Bahattin’in düğününe gitmek için başvuru yapıp vize alamayınca üzüldüler. Babam ‘Ben emekliliği yaklaşmış bir devlet memuruyum. Niye geri gelmeyeyim?’ diye üstelese de başvurusu kabul edilmedi.

Büyük bir hayal kırıklığıyla eve döndüklerinde havayı yumuşatmak için yolculuğun nasıl olduğunu sordum ama yanıt alamadım. Her gittiği yerden bir ilginç hikayeyle dönen babamın ağzını bıçak açmıyordu. Giden yeni ülkeye zamanla bir şekilde alışıyor da geride kalanlar gidenlerin yokluğuna, birlikte yaşamın kaçırılmış anlarına hiçbir zaman alışamıyor. Anne babalar için çocuklarının yokluğuna katlanmaya dönüşüyor durum bir süre sonra. Kalabalık bir avluda büyüttüğü beş çocuğunu gurbete gönderip babamla baş başa kalan annem ‘Her şeye biraz alıştım ama bir türlü az yemek pişirmeye alışamadım’ dedi bu yaz onları görmeye gittiğimizde.

Bizimkiler vize alamayıp düğüne gidemeyince kardeşim düğünü bir video kaseti yapıp bize gönderdi. Kaset elimize düğünden yaklaşık altı ay sonra ulaştı. Bizimkilerde hüzünle harmanlanmış bir heyecan hasıl oldu. Kaset geldi de nasıl izlenecek? Mahallede video bulmak meşakkatli bir iş. Kaset VHS’mi Beta’mı? Önce onu bileceksin, ona göre video arayacaksın. Makinayı buldun, bir de onu çalıştıracak eleman bulman gerek. Bu durumlarda orta ikide matematik ağır geldiği için tahsil hayatı kısa sürmüş, bir tamircide meslek edinmiş cevval delikanlılara ulaşılması adettendi mahallede.

Bunun da bir ritüeli var tabii… O arkadaşın evine hatırını kıramayacağı birini göndereceksin ki bu genellikle yaşını başını almış neneler olur. ‘İşten sonra bize gelsin’ diye annesine haber bırakacaksın, hatta akşama doğru bir daha annesini tembih edeceksin ki toraman geç kalmasın.

Bizim uzman da elinde kontrol kalemi -ne işe yarayacaksa- uçak mühendisi özgüveniyle akşam eve geldi. Bizimkiler, çocukları ve akrabaları göreceğiz diye sabahtan hüzne başlamışlardı. Annemle nenem bize videoyu izletecek genç için kek yapıp gidemedikleri düğüne ve kaderlerine ağlamışlardı gün boyu…

Video uzmanı toraman bizimkilerin gözlerindeki heyecanı görünce bize yaptığı iyiliğin büyüklüğünü keşfedip o anı uzatmaya karar verdi. ‘Ya, bu Kahraman Abi üniversitede okumuyor muydu? Bu işi nasıl kendisi yapamıyor ki?’ diye odada kendisini onaylayan bakışlar eşliğinde ilk taşı attı. Büyüklük bende kalsın dedim (içimden), hiç ses etmedim. Kekin büyük bir parçası ona verildi kaçak çay eşliğinde. Bizimkiler sabırsızlıkla kekin bitmesini bekliyor, o da bunu biliyor, saltanatının keyfini çıkarıyordu.

Bir zaman sonra nazlanarak kontrol kalemini kulağının arkasına yerleştirdi, videoyu bir iki denemeden sonra çalıştırdı ve kumandayı eline aldı. ‘Gereken yerde müdahaleyi yapacağım’ dedi, içimizi rahatlattı! Bizimkilerde hüzünlü heyecan tavan yapmış, ağlaya ağlaya videoyu izliyorlar. Bahattin ve Semra arabadan inmiş salona doğru geliyorlar, iç çekmeler daha çok duyulmaya başlıyor. Ben çayları tazeliyorum.

İlk dans müziği duyulur duyulmaz benim patlayan kahkaham bizimkilerin hıçkırıklarına karıştı. Orkestra, gelinle damada ilk dansları için ‘Bilmiyorum seninle sonumuz ne olacak’ şarkısını çalıp daha ilk dakikada yarım kalabilecek bir aşktan söz etmez mi? Gülmez de ne yaparsın? Müziği duymayıp ellerinde mendil, videodaki çocuklarını seyreden bizimkiler uzun süren münasebetsiz gülüşüme bir anlam veremediler.

‘Hayat siz güldüğünüzde korkunçluğundan bir şey kaybetmediği gibi ağladığınızda da gülünçlüğünden bir şey kaybetmez’ demiş Bernard Shaw. Bizimkiler o ilk heyecanlı izleyişten sonra videoyu tekrar tekrar izleyip ağlamaya, çocuklarını özlemeye devam ettiler. Benim gülüşüm de nedeni de onların ne hüzünlerine ne de heyecanlarına fazla dokunmadı. Yıllar sonra, çocuklarını rahatça görebildikleri bu zamanlarda bile kaçırılmış anların acısı içlerinden çıkmadı.

* Murathan Mungan, şiiri-dizesi

Annemle babam en sonunda vize alıp Londra’ya bizi görmeye geldiler! Hem de çok defalar…

 

Medya ve Toplum

Egemen medyanın özellikle televizyonun toplumda sosyal davranışlar üzerinde önemli etkisi var. Medya insanların düşünce ve davranışlarını kontrol eden veya etkileyen birçok yöntem uyguluyor. Televizyonlarda gösterilen şiddetin bazı açılardan gerçek hayatta da rol oynadığını düşünenlerdenim. Bu yazıda konumuz gereği medyanın insan düşünce ve davranışlarını etkileyen üç yöntemi üzerinde duracağım. Bir grubu şeytanlaştırma, duygu sömürüsü ve duyarsızlaştırma.

Yazının tamamının aşağıda paylaşacağım fıkra göz önünde bulundurularak okunmasını temenni ederim.

Fıkra şöyle:

Adamın biri bir gün şeytan taşlamaya gitmiş. Ne kadar taş attıysa Şeytan’a isabet ettirememiş. Öteden Şeytan başını kaldırmış;

“Yaw” demiş, “belini doğrultup doğru dürüst taş atamadın”

Adam demiş “Allahtandır”

“Eee” demiş; ”gözlerin de şaşı bakıyor”

Adam demiş “Allahtandır”

“Bakıyom ağzın da yamulmuş doğru dürüst konuşamıyorsun”

Adam demiş ”Allahtandır”

Dayanamamış Şeytan; “Eee gözünü sevdiğim, madem Allahtandır, öyleyse benden ne istiyorsun?”

Şeytanlaştırma: Türkiye’de egemen medyanın resmi ideoloji dışında kalan halkları veya grupları hedef gösterme konusunda üzerine yok. Son yıllarda en çok şeytanlaştırılanların başında Suriyeliler geliyor. Her yıl bayramda, “Suriyeliler bayramlaşmak için sınırı geçti” deyip Suriyelilere saldırılıyor. Oysa Suriyelilerin bayramlaşmaya değil, Rusya, İran ve Türkiye arasında geçici olarak oluşturulan güvenli bölgeye akrabalarını bulmak için gittikleri belirtiliyor.

Saldırılar bitmiyor. İşsizlik var, sorumlu Suriyeliler. Yoksulluk ve açlık var, sorumlu Suriyeliler. Suç oranı mı yükseldi, sorumlu Suriyeliler. Bütün kötülükleri Suriyelilere yıkıp, “Suriyelileri sınır dışı edin, Suriyelilerin Türkiye’de ne işi var?” denilsin. Peki “Türkiye’nin Suriye’de ne işi var?” diye soralım, cevap ne olur?

Duygu sömürüsü: Türkiye’de egemen özel televizyonlar 1990’larda açıldı. Bu televizyonlar kamusal hizmetten çok özel çıkarları öne çıkaran ticari kanallar. 1990’lardan günümüze çokça duygu sömürüsü yapan haber yayınlanmıştır. İstanbul Boğaz Köprüsünde para karşılığı yaptırılan intihar girişimleri bu rezilliklerden biriydi.

Egemen medyada haberin doğru olup olmaması, kamusal hizmetinden çok reytingi önemlidir. Bunun en son örneğini sekiz yaşında katledilen Narin’in ölümünde gördük. Büyük televizyon kanallarında, sıfatı ne olursa olsun her konuk uzman kesildi. Bazı uzmanların veya sunucuların düştüğü ahlaksızlığın derinliği karşısında insan dehşete düşüyor. Katilleri bulmak yerine kimi Narin’in ölümünü romantize etti, kimi ana memesi gibi dine sarıldı.

Duyarsızlaştırma: Son 30-40 yıldır toplum seçme yetisini kaybetti. Haber kanallarını izlerken savaş, cinayet, tecavüz ve kargaşa hikayelerinin ardı arkası kesilmiyor. İnsanlar artık çoğunlukla haberleri izlerken hiçbir şey olmamış gibi davranabiliyor veya sakin bir şekilde kahvelerini yudumlayabiliyor. Hakim olan atmosfer ise şu: nasıl olsa hiç bir şey değişmiyor ve değişmeyecek.

Bu manipülasyon egemen medyanın manipülasyonudur ve kocaman bir yalandır. Bu yalanı yıkmak, egemen medyanın toplumun düşünce ve davranışını nasıl etkilediğini ve kontrol ettiğini bilmekten ve ona karşı örgütlü olmaktan geçer.