Ana Sayfa Blog Sayfa 2

Eşitsizlik ve şiddet hayatımızın her alanında… Haydi daha fazla mücadeleye! 

 

Day-Mer Kadın Komisyonu 

8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi İngiltere’de de farkındalık toplantıları, şenlik, yürüyüş gibi çeşitli etkinliklerle kutlanıyor.  

Sözde en gelişmiş ülkelerden birinde yaşasak da Britanya’da kadınlar hala toplumsal yaşamda ve çalışma hayatında eşit haklar için mücadele veriyor. Kadınlar hala evde, işyerinde kısacası hayatın her alanında şiddetin her haliyle yüz yüze geliyor.  

Cinsiyete dayalı ücret eşitsizliği 

Sendikalar Birliği TUC’nin 16 Şubat Kadınların Ücret Günü’nde yayınladığı rapor cinsiyete dayalı ücret eşitsizliğini bir kez daha gözler önüne serdi. Analiz ortalama bir kadının ortalama bir erkeğe kıyasla yaklaşık yedi hafta boyunca fiilen ücretsiz çalıştığını ortaya koyuyor. Bu eşitsizliğin nedeni ise tüm çalışanlar için cinsiyete dayalı ücret farkının şu anda yüzde 13.1 olması. Ayrıca cinsiyete dayalı ücret farkının daha fazla olduğu bazı sektörlerde ve bölgelerde, kadınların fiilen daha da uzun süre ücretsiz çalıştığı vurgulanıyor.  

Bunun nedeni, kadınların erkeklere kıyasla daha düşük ücretli işlerde istihdam edilme ve yaşamları boyunca bakım sorumluluklarını yerine getirmek için yarı zamanlı çalışma olasılıklarının daha yüksek olması ve bu nedenle önemli bir ücret kesintisine maruz kalmaları.  

TUC analizi, cinsiyete dayalı ücret farkının kadınları kariyerleri boyunca, işe ilk adım attıkları andan emekliliklerine kadar etkilediğini gösteriyor. Cinsiyete dayalı ücret farkı en çok orta yaşlı ve daha yaşlı kadınlar için geçerli:  

Cinsiyete dayalı ücret farkı 40 ila 49 yaş arasındaki kadınlarda yüzde 16.5,  50-59 yaş arası kadınlar  yüzde 18.9 iken 60 yaş ve üzeri kadınlarda yüzde 17.5’tir.  TUC, kadınların ücretsiz bakım sorumluluklarını daha fazla üstlenmeleri nedeniyle, kadınlar yaşlandıkça cinsiyete dayalı ücret farkının genişlediğini söylüyor.   

TUC, Hükümetin İstihdam Hakları Yasa Tasarısının, 250’den fazla çalışanı olan işverenlerin bu açığı azaltmak için attıkları adımları açıklamalarını sağlayarak açığın kapatılmasına yardımcı olacağını söylüyor.   

Ayrıca, İstihdam Hakları Yasa Tasarısı’nın, ilk günden itibaren hastalık ödeneği hakkı getirmesi ve kadınları orantısız bir şekilde etkileyen sıfır saat sözleşmelerini yasaklaması çalışan kadınlar için “büyük bir destek” olarak görülüyor.  

Yayınlanan analizde sektörel olarak da cinsiyete dayalı ücret farkına değiniliyor. Birçok sektörde ücret farklılıklarının hala ciddi boyutlarda. Sağlık ve sosyal hizmetlerde bu oranın yüzde 11.2 olduğu yani ortalama bir kadının bir yıl boyunca 41 gün ücretsiz çalıştığı vurgulanıyor. Bilgi ve iletişim rollerinde cinsiyete dayalı ücret farkı yüzde 16.7 iken, finans ve sigorta alanında bu fark yüzde 29.8’e çıkıyor 

Kısacası 8 Mart’ın taleplerinde biri olan kadınların eşit iş için eşit ve daha iyi bir ücret mücadelesi hala güncelliğini koruyor.  

Hamileysen işten atılabilirsin 

Pregnant Then Screwed kampanya grubunun Women in Data kurumuyla ortaklaşa hazırladığı hamile olan veya hamilelik izninde olan kadınların işten atılmaları ile ilgili yayınladığı rapor da dikkat çekici.  

Şubat sonunda yayınlanan raporda her yıl 74 bin kadının hamile olduğu veya hamilelik izninde olduğu için işten atıldığı belirtiliyor. Kampanya grubu 2016 yılında bu rakamın 54 bin iken gelinen aşamada azalması yerine bu sayının artmasının sürpriz olmadığını söyledi.   

Raporda ayrıca hamilelik izninden döndükten sonra işe başlayan kadınların işyerinde yaşadıkları negatif tecrübelerden dolayı işi bırakmak zorunda kaldığı da belirtiliyor.  

Şiddetsiz günümüz yok 

Kadınlar hayatın her alanında şiddete uğramaya devam ediyor.  Britanya’da her dört kadından biri hayatının bir döneminde aile içi şiddete maruz kalıyor.  Geçtiğimiz yıl İngiltere ve Galler’de her on iki kadından en az biri takip, taciz, cinsel saldırı ve aile içi şiddet dahil olmak üzere erkek şiddetine uğradı.   

Kadın cinayetleri en gelişmiş ülkelerde de yaşanıyor. Britanya’da her hafta iki kadın partnerleri ya da eski partnerleri tarafından öldürülürken, bazıları da aile içi şiddet travması nedeniyle intihara bile yönelebiliyor.  

Kadın-çocuk demeden şiddetin en barbar halini gördüğümüz ve binlerce Filistinlinin ölümüne neden olan savaş ve buna benzer savaşlarda en fazla kadınlar ve çocuklar etkileniyor, tecavüze uğruyor ve ölüyor.  

Şiddeti doğuran ve besleyen kapitalist sistem, erkek egemen, ataerkil toplum düzeni. Şiddetin yanı sıra ücret eşitsizliğini, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini körükleyen, yoksulu daha yoksul zengini daha zengin yapan kapitalist sistem ise, bu sistemden canı yanan kadınların ve erkeklerin hayatın her alanında birlikte mücadelesi elbette önemlidir.  

Ama emekçi kadınlar olarak bizlerin haklarımız ve daha iyi bir toplumsal düzen için mücadeleye daha ileriden ve örgütlü bir şekilde katılmamız için daha fazla nedenimiz var. Kaybedecek zamanımız yok. Haklarımızı almak için haydi mücadeleye! 

İngiltere’de kusma ve ishal nedeniyle hastaneye kaldırılanların sayısı rekor düzeyde 

NHS England verilerine göre Şubat ortasında günde ortalama bin 160 hasta kusma ve ishale yol açan Norovirüs nedeniyle hastaneye kaldırıldı. Bu rakam geçen yılın aynı dönemindeki seviyenin iki katı ve kayıtların tutulmaya başlandığı 2012 yılından bu yana en yüksek seviyeye ulaştı. Hastane yataklarının yüzde 1’inden fazlası bu hastalığa yakalanan hastalara ayrıldı.

Buna karşılık grip vakaları düşmeye devam ediyor ve bu nedenle hastanede yatanların sayısı bin 700 civarında.

Uzmanlar, norovirüse yakalanan hasta sayısının rekor düzeye ulaşmasını “endişe verici” olarak değerlendiriyor ve diğer kış virüsleriyle birlikte her gün binden fazla hastanın tedavi için başvuruda bulunduğu belirtiliyor.

Norovirüsün yayılmaması için ellerin sık sık sabun ve suyla yıkanması ve iki gün boyunca semptom göstermeyene kadar diğer insanlarla bir araya gelmekten kaçınılması öneriliyor.

Sağlıklı insanların çoğu Norovirüs’ten birkaç gün içinde kurtuluyor, ancak savunmasız kişilerde ve küçük çocuklarda ciddi sorunlara neden olabiliyor.

Norovirüs kaptıysanız ne yapmalısınız? 

  • Evde kalın ve kusma ve ishal durduktan iki gün sonrasına kadar işe veya okula dönmeyin 
  • Bol sıvı tüketin 
  • Ellerinizi düzenli olarak sabun ve suyla yıkayın, alkollü el jelleri işe yaramaz 
  • Küçük çocuklarda ve farklı sağlık sorunları olanlarda hastalık birkaç gün sonra geçmiyorsa mutlaka doktora danışın.

Ağızdaki bakteriler bunama riskine işaret edebilir 

İngiltere’de yapılan bir araştırmaya göre insanların ağızlarındaki bakteriler, yaş ilerledikçe gelecekteki beyin fonksiyonlarıyla ilgili ipuçları verebilir. 

Exeter Üniversitesi liderliğinde yapılan çalışmada, belirli bakteri türlerinin daha iyi hafıza ve dikkatle, diğerlerinin de Alzheimer ve beyin sağlığındaki diğer sorunlarla ilişkili olduğu tespit edildi. 

Araştırma ekibinin lideri Dr. Joanna L’Heureux’a göre “Sorun yaşamaya başlamadan ya da teşhis için doktora gitmeyi düşünmeden önce bile Alzheimer geniniz olup olmadığını tahmin edecek durumda olabiliriz”. 

Uzmanlar nitrat yönünden zengin yeşil yapraklı gıdalar gibi bazı sağlıklı yiyeceklerin belirli bakterilerin oluşumunu artırıp artırmayacağını inceliyor. 

Çalışmaya katılan uzmanlardan Prof. Anne Corbett’e göre, “Belirli bakteriler beyin işlevlerini desteklerken bazıları da gerilemeye yol açıyor. Ağızdaki bakteri dengesini değiştirecek tedaviler, bunamayı önlemede çözümün bir kısmı olabilir”. 

Araştırmada, porpiromonas bakterisi olan bireylerde daha çok hafıza sorunları olduğu tespit edildi. Düşük nitrat oranlarıyla bağlantılı prevotella adlı bakteri grubunun ise Alzheimer hastalığının risk genini taşıyanlarda daha çok görüldüğü belirtiliyor. 

Uzmanlar, nitrat için kırmızı pancar, ıspanak, roka, marul gibi yeşil yapraklı sebzelere ağırlık verilmesini, alkol ve işlenmiş ve şekerli gıdalardan uzak durulmasını öneriyor.  

 

Sigarayı bırakan birçok insan kilo aldığını söylüyor. 

Araştırmalar sigarayı bırakmanın tuzlu, şekerli, yağlı gıdalara yönelme olasılığını artırdığını gösteriyor. 

Sigaranın içindeki nikotin maddesi bağımlılığa yol açıyor ve yokluğu, yoğun istek, sinirlilik, huzursuzluk ve uyku sorunları gibi yoksunluk belirtilerini tetikleyebilliyor. 

Nikotin iştahı ve gıda alımını baskılıyor. Yokluğunda ise daha fazla yeme ve kilo alımı söz konusu olabiliyor.  

İnsanlar sigarayı bırakırken nikotin isteğiyle başa çıkmanın bir yolu olarak abur cubura yönelebilir. Sigarayı bıraktıktan sonra tat ve koku duyuları iyileştiği için yemeklerden daha fazla haz alınıyor ve dudak tiryakiliğinin yerine sürekli olarak bir şeyler atıştırma yoluna gidilebiliyor. 

Ancak açlık duygusu nikotin yoksunluğunun yaygın bir yan etkisi ve tamamen kişinin kendi kontrolünde olabilir. Ayrıca sigarayı bırakınca alınan kilolar, sigarayı bırakmanın faydalarını ortadan kaldırmıyor. 

Sigarayı bırakanlara düzenli ve dengeli öğünler yemeye odaklanmaları ve sabah kahvaltılarını protein ağırlıklı yapmaları tavsiye ediliyor.

İngiltere savunma harcamalarını 13,4 milyar sterlin artıracak

İngiltere Başbakanı Keir Starmer, savunma harcamalarının artırılacağını açıkladı. Bu artış diğer ülkelere yapılan kalkınma yardımlarından kesinti yoluyla finanse edilecek. 

Starmer, Şubat ayı sonunda parlamentoda yaptığı açıklamada 2027 yılına kadar savunma harcamalarının Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’nın (GSYH) yüzde 2,5’ine yükseltileceğini, 2029 sonrasında ise bu oranın yüzde 3’e çıkarılmasının planlandığını belirtti. 

ABD Başkanı Donald Trump ile görüşmesi öncesinde, konuşan Starmer, “Güvenlik için zor kararlar alınması gerektiğini”, savunma harcamalarındaki artışı finanse edebilmek için GSYİH’den kalkınma yardımlarına ayrılan payın yüzde 0,5’ten 2027 yılına kadar yüzde 0,3’e düşürüleceğini söyledi. 

İngiltere’nin savunma harcamalarının payı şu anda yüzde 2,3 ile yaklaşık 54 milyar sterlin seviyesinde. Harcamaların yüzde 2,5 oranına çıkarılmasıyla savunmaya yıllık ek 13,4 milyar sterlin harcanacak. 

Starmer hükümetinin “Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana savunma harcamalarında en büyük sürekli artışı başlatacağını” söyledi. 

26 Şubat’ta Washington’da ABD Başkanı Donald Trump’ı ziyaret eden Starmer, görüşmesi öncesinde, Trump’ın Avrupalı müttefiklerine savunma harcamalarını artırmaları yönündeki talebine yanıt vermiş oldu.  

İngiltere mevcut ve olası savaşlarda daha aktif rol oynamak için, kendi halkına sunduğu hizmetlerden ve yoksul ülkelere kalkınma yardımı adıyla verdiği yardımlardan kesinti yapacak. 

Etkisi dışarıyla sınırlı kalmayacak 

Starmer hükümetinde uluslararası kalkınma bakanı Anneliese Dodds, yapılan kesintiyle Gazze, Sudan ve Ukrayna’ya yapılan yardımları korumanın ‘imkansız’ olacağını belirterek istifa etti. 

Ancak savunma bütçesindeki artıştan etkilenenler, şu anda göründüğü şekliyle sadece denizaşırı ülkelerdeki en yoksullar olmayacak. Daha sonra hükümetin yeni finansman kaynağı için sosyal yardım bütçesinden kesintiye yönelmesi çok büyük bir ihtimal ve Muhafazakâr Parti lideri Kemi Badenoch daha şimdiden buna işaret ediyor. 

Kamu hizmetlerinde kesintiye gidilmeden savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 3’ü seviyesine çıkarma hedefine ulaşmanın pek de mümkün olmadığı belirtiliyor. 

 

İflasın eşiğindeki belediyelere İstisnai Mali Destek yardımı

İngiltere’de 2020 yılından beri yürürlükte olan İstisnai Mali Destek yardımlarına başvuru yapan belediyelerin sayısı rekor seviyeye çıktı. Aralarında Enfield ve Haringey belediyelerinin de bulunduğu 30 yerel yönetim hesaplarını dengeleyebilmek ve bütçe açıklarını gidermek için ek borçlanmaya gitti.  

Hükümet, iflasın eşiğinde olan 30 yerel yönetime Nisan’dan itibaren kullanılmak üzere yaklaşık 1.5 milyar sterlin değerinde İstisnai Mali Destek (Exceptional Financial Support – EFS) verdi. 30 belediye içerisinde en büyük mali desteği 180 milyon sterlin yardım ile Britanya’nın en büyük ikinci kenti olan Birmingham aldı. İki yıl içinde üç kez iflas eden Croydon Belediyesi 136 milyon sterlin, Bradford 127 milyon sterlin aldı. Windsor and Maidenhead belediyesinin de 100 milyon sterlinden fazla borçlanmasına izin verildi. Her üç belediyenin ayakta kalabilmek için bu yıl 100 milyon sterlinden fazla borçlanmasına izin verilirken, belediye vergi faturalarında (Council Tax) yüzde 10’a varan artışlar yapmalarına da izin verildi. Croydon gibi geçtiğimiz yıllarda iflas eden Birmingham, Nottingham, Slough, Thurrock ve Woking belediyeleri de hükümetten mali destek aldı.  

Türk ve Kürt nüfusun yoğun olduğu ve en çok Türkçe konuşan encümenin seçildiği Enfield Belediyesi 30 milyon sterlin İstisnai Mali Destek alırken, Haringey Belediyesi 65 milyon sterlin talebinde bulundu.  

Belediyelere yapılan İstisnai Mali Destek yardımına dair bir açıklama yapan Konut, Topluluklar ve Yerel Yönetimler Bakanlığı (MHCLG), son müdahalenin “hayati” kamu hizmetleri sunmayı, toplum varlıklarını korumayı ve ekonomik istikrarı “teşvik etmeyi” amaçladığını söyledi.  Önceki yıllarda yerel yönetimler nakit elde etmek için varlıklarını da satabiliyordu. Ancak hükümet ilk kez, belediyelerin halka ait arazileri ve miras varlıklarını elden çıkarmasına itiraz etti.  

İstisnai Mali Destek paketleri, belediyelerin gelir harcamalarını finanse etmek için, gelecekte varlıklarını elden çıkararak ve ön saflardaki hizmetlerde kesintiye giderek borcu ödeyecekleri temelinde sermaye kredisi almalarına olanak tanıyor. 

Hükümet ilk kez, EFS yardımı alan belediyelerin “toplum ve miras varlıkları” olarak adlandırdığı varlıkları satmasını engelleyen koşullar getirdi.  

 

EFS paketlerinin sayısında bir önceki yıla göre yüzde 50’lik artış, siyasi partilerden bağımsız olarak, İngiltere’nin her yerinde, kırsal ve kentsel alanlarda, belediyelerin hızla eriyen ve yetersiz hale gelen bütçelerini işaret etmekte. Destek paketleri 2021 yılında uygulamaya konulduğundan bu yana çoğaldı. O dönemde EFS alan az sayıdaki belediye, riskli emlak yatırımları sonucunda iflas ettiklerini açıkladıktan sonra yardım talebinde bulunmuştu. Şimdi ise EFS verilen belediyelerin çoğunun, kemer sıkma politikaları, yüksek enflasyon maliyetleri ve yetişkinlere yönelik sosyal bakım, çocuk koruma ve evsizlik hizmetlerine yönelik artan taleple birlikte yıllarca süren yapısal yetersiz finansmanın mağdurları olduğu düşünülüyor.  

Muhafazakâr Parti’nin 2010 yılından itibaren uyguladığı kemer sıkma politikalarına itiraz etmeden olduğu gibi kabul eden çoğunluğu İşçi Partili belediyeler, bugün halkın tüm itirazlarına rağmen sesiz kalmalarının ve Muhafazakar Hükümet’e itaat etmelerinin bedelini ödüyor. Muhafazakarların kemer sıkma uygulamalarından belediyeler de büyük zarar gördü. Yapılan hesaplamalara göre 2010 yılından bu yana belediyelere sağlanan fonlarda yılda 15 milyar Sterlinlik kesinti yapılmış. Tahminler bu kesintilerin biriktirmiş olduğu mali zorluklar yüzünden tüm belediyelerin yarısının önümüzdeki beş yıl içinde etkin bir ‘iflas’ ile karşı karşıya kalacakları yönünde. 

Merkezi hükümetin ilelebet devam etmeyecek olan İstisnai Mali Destek paketlerinin yerini maalesef arttırılan belediye vergileri ve eksiltilen hizmetler alacak. Ülkenin ve yerel belediyelerdeki gidişatın halka yeni yükler getireceği gün gibi açık, o yüzden daha fazla tahammül edemeyeceğimiz kesintiler ve zamlara karşı, savaşlara ve silahlanma yerine halkın ihtiyaçlarını önceleyen politikalar için yerellerde başlatılan inisiyatiflere ve kampanyalara güç vermek ve içerisinde yer almak zorundayız. Yakınmak yerine mücadele ederek haklarımıza ve geleceğimize sahip çıkabiliriz.

Avrupa’ya seyahatler vizeli mi olacak?

‘‘Fısıltı gazetesi’’nde son dönemlerde öne çıkan ve kulaktan kulağa yayılan haberlerden biri de Avrupa seyahat vizesi. Avrupa’ya seyahatlerde vize uygulaması ne zaman başlayacak? Bu vize uygulaması İngiliz vatandaşlığı olanları da kapsıyor mu? Vize başvuruları ücretli mi? Kaç para olacak? Benzeri sorular son dönemlerde Londra’nın göçmen emekçileri arasında daha sık duyulmaya başlandı.

Yardım alanların yurt dışı sürelerine ilişkin yapılan sansasyonel haberler ve bu haberlerin yarattığı mağduriyetleri göz önünde bulundurarak, olası mağduriyetleri en aza indirmek için bu konudaki gelişmeleri ve Avrupa Birliği’nin planlarını erkenden okuyucularımız ve toplumumuzla paylaşmak istedik.

 

Avrupa Seyahat Bilgi ve Yetkilendirme Sistemi’ne (ETIAS) yolda 

Avrupa Birliği, sınır kontrollerinin dijitalleştirilmesinin bir parçası olan (Entry/Exit System – EES) Giriş/Çıkış Sistemi ile bağlantılı olarak vizeden muaf ülkelerin vatandaşlarının Schengen Bölgesi’ne veya Kıbrıs’a kısa süreli girişleri öncesinde seyahat bildirimi yapılması şartı getirmeye hazırlanıyor.  

Şu anda hala Avrupa Komisyonu tarafından onaylanması beklenen düzenleme muhtemelen bu yılın ikinci yarısında uygulanmaya başlanacak. Aylar öncesinden duyurusu yapılacak olan uygulamanın başlaması halinde İngiliz pasaportu olan herkes Avrupa Birliği ülkelerinden birine seyahat etmeden önce, elektronik seyahat izni için başvuru yapmak zorunda kalacak.  

Uygulamaya konulacak olan sistemin adı European Travel Information and Authorisation System – ETIAS (Avrupa Seyahat Bilgi ve Yetkilendirme Sistemi). İngiliz pasaportu olmayan Türk vatandaşları bu uygulama kapsamında olmadığı için onlar seyahat izni değil, Schengen Vizesi almaya devam edecek.  

Yukarıda kısaca değindiğimiz Avrupa Seyahat Bilgi ve Yetkilendirme Sistemi’ne dair en çok akla gelen sorulara başlıklar altında cevap verelim.  

ETIAS ne zaman uygulanmaya başlanacak? 

AB’nin hedefi 2025 ikinci yarısında başlatmak. 

Başvurular Nasıl Yapılacak? 

ETIAS başvuruları internet üzerinden ve seyahat öncesinde, seyahat eden kişinin yaşına bakılmaksızın herkes için yapılmak zorunda. Herhangi bir aksaklık yaşanmaması için seyahat etmeden en az 72 saat önce başvuru yapılması tavsiye ediliyor. 

Başvuru için ne tür bilgi ve belgeler gerekli? 

Başvuru için; isim, anne ve babanın ismi, doğum tarihi, cinsiyet, pasaport numarası, varsa iş ve okul bilgileri, sağlık, seyahat etmek istediğiniz Avrupa ülkesi ve kalacak adresiniz, suç kaydı ve AB sığınma geçmişine ilişkin bilgiler gerekli olacak. Belge olarak ise pasaportunuz ve ödeme yapmak için banka kartınızın olması yeterli.  

Başvuru ücreti var mı? 

Olmaz mı? ETIAS başvuru ücreti 7 Euro olarak belirlenmiş durumda. Yalnız 18 yaş altında ve 70 yaş üstünde olanlar ücret ödemekten muaf tutulacak. 

Başvurular ne kadar sürede sonuçlanacak? 

Başvuruların yüzde 95’i bir dakika içerisinde sonuçlanacak. Ek dokümanlar ve kontrollere ihtiyaç duyulması halinde işlem süresi 96 güne kadar çıkabilecek. Başvurunun ret edilmesi halinde, gerekçe ve gerekçeyi sunan ülkenin bilgileri itiraz için başvuru sahibine iletilecek.  

Seyahat izninin geçerlilik süresi var mı? 

Evet var. Her bir seyahat izni üç yıl geçerli olacak. Üç yıl içinde pasaportlarının günü bitenler, yeniden başvuru yapmak zorunda kalacak.  

Seyahat izninin fiziksel bir kopyasını yanımda taşımam gerekir mi? 

Hayır gerekli değil. Ne seyahat izninin onaylandığını gösteren e-mailin fiziksel bir kopyasını ne de elektronik bir kopyasını taşımanıza gerek yok. ETIAS elektronik bir seyahat izni olduğu için sınır kontrollerini yapanlar kendi sistemleri aracılığı ile geçerlilik kontrolünü yapabilirler.  

Kendi arabam ya da karayoluyla Avrupa’ya seyahat edersem izne ihtiyacım var mı? 

İstisnası olmak koşulu ile var. Şöyle ki: Seyahat İzni kendi arabası ile seyahat edenler dahil herkesten istenecektir ancak, bu uygulama kara yolu ile seyahat edenler için uygulanmanın başlamasından sonraki üç yıl boyunca uygulanmayacaktır. Yani Avrupa’ya kendi arabanızla ya da başka birisinin arabasında yolcu olarak gidiyorsanız üç yıl boyunca bu uygulamadan muaf kalacaksınız.

‘Kaçak’ yollarla gelen göçmenler İngiliz vatandaşı olamayacak

Göçmenlik karşıtlığında ırkçı partiler ve sağcılarla yarış halinde olan İşçi Partisi vatandaşlık başvurularına yeni bir düzenleme getirdi. 10 Şubat’ta uygulanmaya başlanan bu düzenlemeyle, Manş Denizi’nden botlarla gelenler de dahil Birleşik Krallık’a “kaçak” yollarla gelen göçmenlerin vatandaşlığa başvuru hakkı süresiz olarak ortadan kaldırıldı. “Yasadışı” yollardan gelmek sadece botlarla gelenleri değil, bir araçta saklanarak İngiltere sınırlarını geçenleri de kapsıyor.

Vatandaşlık başvurusundaki temel değişiklik Birleşik Krallık’a “yasadışı” yollardan girmiş ya da gelmiş kişileri hedefliyor. Güncellenen kılavuza göre, 10 Şubat 2025 tarihinden itibaren vatandaşlığa kabul edilmek üzere başvuruda bulunan kişiler, Birleşik Krallık’a “yasadışı” yollardan girmiş ya da gelmişlerse, aradan geçen süreye bakılmaksızın başvuruları reddedilecek. Yani düzenleme sadece yürürlüğe girdiği tarihten sonra gelenleri değil, on yıllar öncesinden gelmiş olanları da kapsıyor. Uzun yıllar önce İngiltere’ye kaçak yollarla gelip iltica etmiş ve sonrasında serbestlik almış ama hala vatandaşlık başvurusu yapmamış olanlar bundan sonra isteseler de İngiliz vatandaşı olamayacak.

Birleşik Krallık’ta beş yıl (eşi İngiliz vatandaşı olanlar için üç yıl) yaşayan ve ikametinin son bir yılında serbestliği (eşi İngiliz vatandaşı olanlar hariç) olan herkesin başvuru hakkı kazandığı İngiliz vatandaşlığına ancak belli aralıklarla güncellenen “iyi karakter şartı” kılavuzunda belirtilen kriterlere uyanlar alınmakta.

10 Şubat’tan önce uygulamada olan iyi karakter politikası kapsamında, önceki 10 yıl içinde meydana gelen yasal ikametle ilgili yasadışı giriş ve diğer göçmenlik ihlalleri göz ardı edilebilmekteydi. Serbestliğini aldıktan sonra kişinin karakteriyle ilgili herhangi bir endişenin ortaya çıkmadığı durumlarda, vatandaşlığa kabul başvurusu olumlu olarak sonuçlandırılıyordu.

Ayrıca, İçişleri Bakanlığı’nın şimdiye kadarki uygulaması, kişinin zulümden kaçtığı yerden “doğrudan geldiğinin” düşünüldüğü durumlarda yasadışı girişi göz ardı etmek olmuştur. Bu durum, mültecilerin zulümden korktukları bir yerden doğrudan geldikleri durumlarda göç yasalarını ihlal ettikleri için cezalandırılmamaları gerektiğini söyleyen Birleşmiş Milletler Mülteci Sözleşmesi’nin 31. Maddesini yansıtmaktaydı. Değiştirilen kılavuzda 31. Maddeye atıfta bulunulmuyor. Ayrıca, yine BM Mülteci Sözleşmesi’nin, devletlerin “mültecilerin asimilasyonunu ve vatandaşlığa kabulünü mümkün olduğunca kolaylaştıracaklarını” belirten 34. maddesine de atıf yok.

Yeni düzenlemenin uygulanmaya başladığı 10 Şubat günü yapılan bir kamuoyu araştırması, halk ile politikacıların göçmenlere yaklaşımı arasında büyük bir uçurum olduğunu ortaya koydu. Kamuoyu yoklamasına katılan İşçi Partili seçmenlerin yüzde 62’si göçmenlerin nasıl geldiklerine bakılmaksızın vatandaşlığa kabul edilmeleri gerektiği görüşünü paylaşıyor. İşçi Partisi’nin acımasız ve entegrasyona zarar verici olan bu düzenlemeyi kendisine oy verenler bile kabul etmiyor. Aynı ankete göre halkın sadece onda biri, Muhafazakâr Parti’nin lideri Kemi Badenoch’un vatandaşlık başvurusu için bekleme süresinin 15 yıla çıkarılması fikrine destek veriyor. Yani halk göçmenlerin entegrasyonu ve vatandaşlık hakkını kullanmasından, politikacılar ise ayrımcılık ve göçmenlerin ömür boyu ikinci sınıf vatandaş olmasından yana.

İşçi Partisi’nin uygulamaya soktuğu bu değişiklik sadece Refugee Council ve memurların örgütlü olduğu Kamu ve Ticari Sektör (PCS) sendikası tarafından değil aralarında Stella Creasy’nin de bulunduğu bazı İşçi Partili milletvekilleri tarafından da kınandı. Creasy, bu değişikliğin “mültecilerin sonsuza kadar ikinci sınıf vatandaş olarak kalacağı anlamına geldiğini” söyleyerek itiraz etti.

İngiltere’nin en büyük memur sendikası PCS “yasadışı” yollarla gelen herkesin vatandaşlık kazanmasını engelleme planlarına karşı çıkarak, Başbakan Keir Starmer’ı mültecilere insaniyet göstermeye çağırdı.

PCS Genel Sekreteri Fran Heathcote İşçi Partisine yaptığı çağrıda, “Mevcut hükümetin bir önceki hükümetin göç karşıtı izinden gittiğini görmek büyük hayal kırıklığı yaratıyor. Sert görünerek Reform Partisi seçmenlerini etkilemeye çalışmak yerine, bu konuya insancıl bir yaklaşım sergilemeli ve mültecilerin Birleşik Krallık’a seyahat etmelerine ve varışta taleplerinin adil bir şekilde değerlendirilmesine olanak tanıyan Güvenli Yollar programımızı benimsemelidirler” dedi. Heathcote ayrıca “Bir kişinin İngiliz vatandaşlığına uygunluğu, buraya nasıl geldiğine değil, neden burada olduğuna bağlı olmalıdır” sözleri ile İşçi Partisi’ne izlemesi gereken kriteri hatırlattı.

Süresiz oturum hakkına (ILR) sahip göçmenler İngiliz vatandaşlarının yararlandığı hemen hemen tüm haklara sahip olsalar bile seçme ve seçilme haklarından yararlanamıyor. Ayrıca politik ilticası kabul edilenler kendi ülkelerinin pasaportunu ömür boyu alamıyor. Aldığı takdirde ilticacı statüsünü kaybediyor. Vatandaş olduktan sonra ülkesine gitme hayali olan ilticacıların bu hayali artık gerçekleşemeyecek ve ömür boyu ülkesini bir daha göremeyecek.

Ölümle yaşam arasında tercih etmek zorunda kalanların hayatlarını tehlikeye atarak İngiltere topraklarına çıkmalarını cezalandırmak için vatandaşlık hakkını elinden alan İşçi Partisi, parlamentoya sunduğu Sınır Güvenliği, İltica ve Göçmenlik Yasa Tasarısı (The Border Security, Asylum and Immigration Bill) ile de sığınma talebini terörle mücadele kapsamı içine sokarak sığınmacıları bir ulusal güvenlik meselesi haline getirmenin yolunu açmayı hedefliyor.

Muhafazakârların Ruanda planını iptal eden İşçi Partisi buna karşılık insan kaçakçılarına karşı polisin yetkilerini arttıran yeni bir sınır güvenliği yasa tasarısını Avam Kamarası’na sundu. Parlamentoda görüşülmeye başlanan Sınır Güvenliği, İltica ve Göçmenlik Yasa Tasarısı ile İşçi Partisi insan kaçakçılarını terörist olarak suçlamakta ve Manş Denizi’nden yasadışı geçerken başka bir kişiyi tehlikeye atmak gibi yeni bir suç yaratmakta.

Yasa Tasarısı, sığınma talebini bir ulusal güvenlik meselesi haline getirirken, terörle mücadelenin yetkilerini genişletmekte. Tasarı, belgesiz bir göçmenin seyahatine yardımcı olacak malzeme veya bilgi sağlamanın suç sayılması, sınırda insanların cihazlarına (telefon, tablet) el koyma yetkilerinin genişletilmesi, sığınma talep etme yollarının azaltılması, sınır dışı etme anlaşmalarının yeniden başlatılması, biyometrik gözetimin arttırılması ve sivil özgürlükleri kısıtlayan mahkeme kararlarının genişletilmesi gibi çok sayıda endişe verici maddeyi içeriyor.

Trump’ın Başkanlığı bir Kabus mu?

ABD’yi Paris İklim Anlaşması’ndan ve Dünya Sağlık Örgütü’nden çekmesi, idam cezasının uygulama alanını genişletmesi, milyonlarca göçmeni sınır dışı edeceğini açıklaması, güney sınırında acil durum ilan ederek girmeye çalışan göçmenleri öldürmek üzere askeri birlik göndermesi, 6 Ocak Kongre baskınından sanık olanlara, içlerindeki müseccel suçlular da dahil, af ilan etmesi iktidar sürecinin belli başlı özellikleri hakkında işaretler veriyor.

ABD’nin II. Emperyalist Savaş sonrasında dünya hakimiyeti yolundaki politikalarının ana hatlarını çizen ve sonraki bütün dönemler için geçerli kılınan Truman Doktrininin iki hedefi vardı: ABD emperyalizminin sadece Latin Amerika değil, Avrupa, Afrika ve Asya ülkelerinde de ideolojik, ekonomik, politik ve askeri hegemonyasının sağlanması ve SSCB’ye ve onun müttefiki sosyalist ülkelere karşı ne bahasına olursa olsun mücadele edilmesi… Bu hedefe doru ilerleyişinde devrimler, halk savaşları ve demokratik direnişler nedeniyle zaman zaman aksamalar, gerilemeler yaşansa da ABD bu ana hedeflerden asla şaşmadı.

Beyaz Saray kimi zaman “ılımlı emperyalist”, “insan hakları savunucusu” başkanlar da gördü. 1960’da yapılan seçimlerde Demokrat Parti adayı genç senatör John Fitzgerald Kennedy’nin, üstelik Protestan çoğunluklu ülkede bir Katolik olarak cumhurbaşkanı seçilmesi, tıpkı 48 yıl sonra, 2008 yılında, Kenya kökenli siyah Barack Obama’nın seçilmesinde olduğu gibi, özellikle ABD emperyalizminden çok çekmiş ülkelerde büyük umut yaratmıştı. Çeşitli konularda Sovyetler Birliği ile diyalog kuran ve “barış içinde bir arada yaşamanın” gerçekleşmesi için girişimlerde bulunan Kennedy, ABD içinde ırk ayrımcılığına karşı da bir mücadele başlatmış, siyah öğrencilerin güney eyaletlerdeki üniversitelere girebilmelerini sağlamıştı. Jimmy Carter, Bill Clinton ve Barack Obama da hem uluslararası ilişkiler hem ülke içi demokratikleşme planında bazı önemli adımlar atmışlardı.

Ne var ki Kennedy, aynı zamanda Küba’yı içerden çökertmek için 17 Nisan 1961’de Amerikan uçaklarıyla Küba hava alanlarını bombalatmış, CIA tarafından devşirilip eğitilen Kübalı karşı devrimcileri ABD donanmasının gemileriyle Domuzlar Körfezi’ne çıkartmış, ancak Küba halkının efsanevi direnişiyle yenilgiye uğramıştı. Diğer “demokratik” başkanlar zamanında da özellikle uluslararası planda ABD’nin emperyalist ve komplocu politikalarında hiçbir değişiklik olmamış, Truman Doktriniyle belirlenen hedefler doğrultusunda saldırganlık devam etmişti.

TRUMP, MEGA TRUMAN

Trump’ın ilk ağızda açıkladığı “heyecan yaratan” hedefler, Truman’ın uzun vadeye yayılmış stratejik planını “acil eylem planı” olarak hayata geçirmeye hazırlandığını gösteriyor, hatta ilerisine geçiyor. Trump, Avrupa’da da yükselen en gerici eğilimlerin şefi olarak harekete geçme niyetinde olduğunu gizlemiyor. Fransa’da, Almanya’da ve İngiltere’de hükümet biçimlerine ilişkin dayatmalarda bulunacağı, destekçilerinin ve danışmanlarının açıklamalarından anlaşılıyor. En sağcı, ırkçı, işçi ve emekçi, özellikle de göçmen düşmanı politikaları ve politikacıları açıktan destekliyor, onlara yol gösteriyor.

Yayılmacı hedeflerinin ise kimi çevrelerde alayla karşılansa da ciddi olduğu açık. Donald Trump’ın, gerileyen Batı’nın küresel hakimiyetini sürdürme ve transatlantik ittifak içindeki dengeyi açıkça kendi lehine (Avrupa ülkeleri aleyhine) değiştirme yolundaki büyük mücadelesinde ABD’nin konumunu güçlendirmek istiyor. Trump ABD’nin Grönland’ı ele geçirmesi talebinde bulundu. Danimarka’ya bağlı özerk bir bölge olan ada, stratejik öneme sahip nadir toprak elementleri de dahil olmak üzere büyük ham madde rezervlerine sahip. İklim değişikliği nedeniyle giderek daha fazla deniz ticareti, doğal kaynakların sömürülmesi ve askeri operasyonlara açılan Arktik üzerindeki nüfuz mücadelesinin giderek büyümesi bakımından da olağanüstü bir jeostratejik önemi var. Panama’ya ilişkin hayalleri de “tam egemenlik” hedefinin bir parçası. Bütün bunlar için, özellikle Avrupalı emperyalistleri ikna etmesi gerekiyor, bunun için de kendisine benzer politikacıların iş başında olmasını sağlamaya çalışıyor.

Ortadoğu’ya ilişkin hedefleri ise, İsrail’le birlikte oluşturuluyor ve bunlar bölgenin bütün halkları için felaket çanlarının çalmakta olduğunun işareti.

 

Doğum günü

Aslında tam olarak hangi gün doğduğumu bilmiyorum. Annem beni yılbaşından sonra, Nisan’dan önce, Ankara’nın karlı bir gününde, ’küçük Moskova’ diye anılan gecekondu mahallesi Tuzluçayır’da muhtemelen ‘şirin’ olan evimizde doğurduğunu söylüyor. Televizyonla birlikte hayatın da siyah-beyaz olduğu 70’li yıllarda zamanın dolmasını bekleyemeden sekiz aylıkken dünyaya gözlerimi açıyorum.
Yüce devletimizle daha henüz (belki de hiçbir zaman) hemhal olmadığımızdan mıdır nedir hastaneye gitmek bizimkilerin aklından geçmemiş. Hastaneye gidecek medeni cesaretin ve paranın olmadığı bir döneme denk geldiğim için de olabilir… Doğduğum güne dair rivayetlerin ortada dolaşmasının bir sebebi budur.

Bizimkiler 4-5 yıl sonra NATO yolu, Ege Mahallesi’nde kendi gecekondularını, adına yaraşır bir şekilde bir gecede yapıverip yerleşik düzene geçince biz de kayıt altına alındık sanırım. Annemle babam ilk ürünlerinden memnun kaldılar ki benden sonra seri üretime başlamışlar. İki erkek, iki kız daha dünyaya getirdiler.

Kardeşlerim annemin beni hep daha çok sevdiğini iddia etse de bu da doğum günlerimiz etrafında dolaşan rivayetlerin bir parçası aslında…

Yerleşik düzenle birlikte devletle münasebetimiz de ilerledi. Zekâsı ve pratikliğiyle devlet katında küçük bir memuriyet kazansa da babam hiçbir zaman ‘devlet babamızdır’ diye lüzumlu lüzumsuz konuşmadı. Hatta devleti sevmedi. Bize de devletten uzak durmamızı tembih etti. Mahallemizde sosyal güvencesi olmayan çocukların ve kadınların hastane işlemlerini bizim ve annemin evrakları ile yaptırarak devletle meselesini kendi yöntemiyle sürdürdü. Ankara’daki hastanelerin arşivlerine baksak biz ve annem bir dizi ameliyat geçirmiş çıkarız…

Doğum günü hadisesine dönersek…Benden sonra doğan iki erkek kardeşim de benimle aynı gün doğmuşlar nüfus kayıtlarına göre…Babam ikişer yaş ara ile hepimizin doğduğu günü 1 Şubat yazdırmış kimseye haksızlık olmasın diye…Hepimiz Ankara’da doğmuş olsak da doğum yerimiz Kayseri’nin Sarız ilçesi olarak geçer kayıtlarda. Bizimkiler Ankara’ya göçmeden önce Sarız’da  yerleşikmiş. Bu göçme halini eskiden beri üzerimizde taşırız yani… bunu başka bir yazımda anlatırım.

Çocukluğumda hiç doğum günü teferruatına girmedik. Kutlama uzaktı bize. Fukaralıktan mı yoksa ‘durup ince şeyler düşünecek vakitleri mi olmadı’ hiç bilmedim.  Sonraları okuyup yazmam ilerleyince bu kutlamaların orta sınıf kentli ailelere ait olduğunu anladım. Biz kentli değildik kentte doğmuş olsak da… Kentte tutunmaya çalışan, kamusal alanda var olma mücadelesi verenlerdendik. Sanırım kamusal alan henüz buna hazır değildi. Şairin dediği gibi ‘biz bu kentlere sığdık da bu kentler bize sığmadı usta’…

Doğum günü kutlaması televizyonda gördüğümüz bir kurmaca olarak çocukluk hafızalarımıza kaydedildi hepimizin. Sanırım ilk doğum günü hediyem üniversitenin birinci sınıfında, arkadaşlarım Gülnaz, Mesut, Hacer, Ebru’nun ortaklaşa aldıkları gömlekti. Gömlek o yıllarda moda olan oduncu gömleği idi. Oduncu gömleğivari gömleklere olan düşkünlüğüm o hediyeye dayanır…

Soyadım olan Yadırgı’nın kimliğime geçişi midir nedir, kendimi bildim bileli dünyayı pek bir yadırgadım doğrusu… Anayurt Oteli’ndeki Zebercet, Camus’un Yabancı’sı, Oğuz Atay’ın Turgut’u gibi olmasa da (çünkü onlar roman kahramanıydı benim sadece adım kahraman) bu dünyaya birine bakıp çıkacağım modunda gelmiş gibiyim. Tanpınar’ın ‘Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında’ sözleri ahvalime tercüman olur belki…
Ömrümün ikinci yarısından da büyük bir parça yediğim şu günlerde, şu kadim soru zihnimde dolaşıyor: ‘Bir insan ömrünü neye vermeli?’

Yaşadığımız hayata çok derin anlamlar atfetmemiz kendimizi ayrıcalıklı bir varlık olarak görmemizle doğru orantılı. Her şey olup biterken yaşananlara şahit olmaktan başka bir şey değil hayat… Yaşadığımız ya da yaşamayı tahayyül ettiğimiz dünyalar etrafımızda dönmüyor. Benim için o sorunun cevabı harcanıp giden ömrü neye harcadığımla ilgili…

Halac-ı Mansur, ‘Cehennem acı çektiğimiz yer değildir, acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yerdir’ demiş. Ben başkalarının acılarını duymakla harcamaktayım ömrümü gücüm yettiğince ki ‘Mazlumlar bana darılmasın’…

 

Aileler ve Okul Çalışanlarının Protestoları Sürerken Hackney Belediyesi Okulların Kapatılması Planlarını İlerletiyor

Sonbaharda ortaya atılan önerileri durdurmak için son bir girişimde bulunan veliler, öğretmenler ve öğrenciler 27 Ocak Pazartesi günü yağmurlu bir akşamda Belediye Binasına akın ederek “Hey, Hackney, çocukları rahat bırak!” sloganları attılar.

Kabine üyeleri o akşam belediye salonunda kararlarını vermeden önce merdivenlerde toplandılar.

Kapatılması planlanan okullardan biri olan St Dominic’s Primary’de öğretmen olan Carly Slingsby, belediyenin kararı ne olursa olsun, kendisinin ve diğer pek çok kişinin, toplumun planlara karşı olduğunu göstermek ve okulların duvardaki tuğlalardan ibaret olmadığını belirtmek için orada olduğunu söyledi.

“Hükümetin finansman formülünün işe yaramadığını hepimiz biliyoruz. Okullarımızda kaç çocuk olduğuna bakarak onlara bir fiyat biçmemeliyiz.” Şeklinde konuştu.

Mevcut belediye planlarına göre, Sir Thomas Abney, St Dominic’s, St Mary’s ve Oldhill ilkokullarının her biri, düşen öğrenci sayıları ve belediye bütçesindeki büyük açıktan dolayı kapanabilir veya başka okullarla birleşebilir durumdalar.

Bu yıl yapılan öğrenci sayımı, Ocak 2017’ye kıyasla bölgedeki ilkokullarda 2 bin 400 daha az çocuk olduğunu ve 600 doldurulmamış okul yeri bulunduğunu ortaya koydu – bu son on yılda yaklaşık yüzde 20’lik bir artışı ifade ediyor.

Ancak özel eğitim ihtiyaçları ve engelliler (SEND), personeli işten çıkarma ve parçalanmış okul toplumları ile ilgili kaygılar üzerinden yapılan itirazlara rağmen, belediye bu okulları kapatma veya birleştirme dışındaki alternatiflerin “finansal olarak sürdürülebilir” olmadığını söyledi.

Belediye, şimdi nihai yasal aşamaya geçmeye karar verdi ve yerel toplumun planlara itirazlarını veya yorumlarını iletebilecekleri 28 günlük bir temsil süresini tetikledi.

Nihai kararın Nisan ayında alınması planlanırken, kapanma ve birleşmelerin Ağustos ayı sonuna kadar yürürlüğe girmesi bekleniyor.

Sir Thomas Abney İlköğretim Okulu’nun Holmleigh ile birleştirilmesi ve Holmleigh’in eski yerine taşınması planlanıyor.

Oldhill Community School da Harrington Hill ile birleştirilecek ve Oldhill öğrencileri, daha büyük bir kapasiteye sahip olacak ve Oldhill’in uzmanlaşmış SEND bölümünü yürütmekle görevlendirilecek.

Bağımsız Sosyalist meclis üyesi Penny Wrout, Belediye Binası merdivenlerinde, “bölgemizin can damarı” olan okulların kapatılması yönündeki “aptalca” kararı eleştirdi ve nüfusun azalması sorununun temelinde konut sorununun yattığı yönündeki diğer protestocuların sözlerini yineledi.

 

Malan Barkırın : Bir Ağıdın Öyküsü

Dersim’in sarp dağları, yeşil vadileri ve sularıyla kutsanmış topraklarında, tarih boyunca nice acıların izleri saklı kalmıştı. Bu toprakların insanları, her bir taşın altına bir hikâye, her bir ağaç dalına bir umut saklamışlardı. Ancak, 1938 yılında, bu topraklar büyük bir karanlığa büründü. Dersim Katliamı, bu güzel diyarın bağrını paramparça etti.

Köylerin üzerine kara bulutlar çöktüğünde, Zalî ailesi de diğerleri gibi ölümün soğuk nefesini enselerinde hissetmişti. Ali Zalî, ailesinin en yaşlısı, bu kara günlerde evini terk etmek zorunda kalacaklarını anladığında, gözyaşlarını içine akıtarak kadınları, çocukları topladı. Her biri, sevdiği yerlerden kopmanın acısıyla evlerinin kapısını son kez kilitledi. Anıları geride bırakmak, hayatta kalmak için bir zorunluluk olmuştu. Eşyalarını yükledikleri katırların sırtında, geçmişlerini sırtlanarak, bilinmez bir geleceğe doğru yola çıktılar.

Malan Barkırın, tam da bu ayrılışın ağıtıydı. Şivan Perwer, Dersim’in topraklarından doğan bu acıyı bir türküyle ölümsüzleştirdi. Malan Barkır, evlerini terk etmek zorunda kalan insanların, bir daha dönmemek üzere yollara düşüşünün hikâyesiydi. Her bir dize, toprağını terk edenlerin, geride bıraktıkları yurtlarının ve hayallerinin acısını taşırdı.

Bu türkü, sadece bir ağıt değil, aynı zamanda bir direniş marşıydı. Çünkü Malan Barkırın’da, halkın ne kadar ezildiği değil, ne kadar direndiği anlatılırdı. Türküdeki her bir söz, geçmişe duyulan özlemin ve geleceğe dair umudun bir arada nasıl taşınacağını gösterirdi.

Yıllar geçtikçe, Malan Barkırın, sadece Dersimlilerin değil, acı çeken, yerinden yurdundan edilen herkesin türküsü haline geldi. Farklı coğrafyalardan gençler, bu türküyle halaylar çekti, bazen gözyaşlarını tutamadan, bazen hüzünle gülümseyerek. Malan Barkırın, bir dönemin sessiz çığlığı olarak kalplerde yankılandı.

Ali Zalî’nin torunları, yıllar sonra bu türküyü dinlediklerinde, dedelerinin yaşadığı acıyı hissettiler. Her ne kadar o topraklara dönmek artık mümkün olmasa da, Malan Barkırın onların bir parçası olmuştu. Bu türkü, onların kimliklerini, geçmişlerini ve acılarını hatırlatan bir köprüydü.

Şivan Perwer’in sesinden yükselen Malan Barkırın, artık bir insanın, bir ailenin, bir köyün değil, bir halkın ağıtıydı. Hangi dilde dinlenirse dinlensin, hangi coğrafyada yankılanırsa yankılansın, Malan Barkırın, zulme direnenlerin ve acı çekenlerin sesi olmaya devam etti.

Bu türküyü dinleyen herkes, kendi acılarını, kayıplarını ve mücadelelerini buldu içinde. Zamanla, Malan Barkırın, sadece geçmişin değil, geleceğin de türküsü oldu. Çünkü bu türkü, acının sonsuzluğu kadar, insan ruhunun direncini de anlatıyordu. Ve ne olursa olsun, zulüm karşısında direnenlerin türküsü olmaya devam edecekti.

Malan Barkırın, sadece bir ağıt değil, bir halkın onurunu, acısını ve umutlarını taşır. Ve her yankılanışında, Dersim’in o kadim dağlarında yeniden doğar, yeniden yaşar.

https://youtu.be/5KaTlELBFmI?si=LeU8nLUJGyqiWj3g