Ana Sayfa Blog Sayfa 25

Hükümet ‘aşırılık’ tanımını değiştirdi yeni düzenleme neden eleştiriliyor?

İngiltere hükümeti, “aşırılık” (extremism) olarak ifade ettiği olgu için yeni bir tanım getirdi. Buna göre, “şiddet, nefret ya da hoşgörüsüzlüğe” dayalı bir ideolojiyi desteklediği varsayılan grupların kamu fonlarından faydalanması ve yetkililerle görüşmesi engellenecek.

Yerel yönetimlerden sorumlu bakan Michael Gove,14 Mart’ta Avam Kamarası’nda yeni ‘aşırılık’ tanımını açıklarken “ülkenin demokratik değerlerini koruma” gerekçesini kullandı.

Yeni aşırılık tanımı “şiddet, nefret ya da hoşgörüsüzlüğe dayanan” ve “başkalarının temel hak ve özgürlüklerini ortadan kaldırmayı veya yok etmeyi; veya liberal parlamenter demokrasi sistemini zayıflatma, devirme veya değiştirme amacını taşıyan bir ideolojinin desteklenmesi” olarak ifade ediliyor.

Yeni tanım yasal bir düzenlemeden ziyade kılavuz niteliğinde. Ancak bu adım, eyleme geçmeden düşüncenin gözetim altına alınmasını hedeflediği gerekçesiyle eleştiriliyor.

Başbakanlık ofisi, yeni tanımın kapsamına giren grupların tam listesinin önümüzdeki haftalarda açıklanacağını bildirdi.

Aşırılık konusu son haftalarda sık sık gündemde. Gove, İsrail ile Hamas arasındaki çatışmanın Yahudi düşmanlığı ve Müslüman karşıtı nefret suçlarında “korkunç bir artışa” yol açtığını, aşırılık yanlısı grupların Birleşik Krallık değerlerini “tehdit ettiğini”, gençleri radikalleştirdiğini ve toplum içinde “daha fazla kutuplaşma” yarattığını söyledi.

Başbakan Rishi Sunak,Mart ayı başında yaptığı bir konuşmada aşırılığı “demokrasiye tehdit” olarak nitelendirmişti.

Sunak, Filistin yanlısı tutumuyla bilinen George Galloway’in Rochdale’deki ara seçimde milletvekilliğini kazanması ardından yaptığı konuşmada “İslamcı aşırılık yanlıları ve aşırı sağcı gruplar zehir yayıyor” demişti.

Bakan Goveyeni tanım kapsamında ilk aşamada değerlendirmeye alınacak beş örgütün ismini verdi; bunlardan ikisinin “Neo-Nazi ideolojisini” desteklediğini, diğerlerinin de “İslamcı yönelimi” konusunda endişeleri olduğunu söyledi. Bu gruplar şunlar:

Britanya Nasyonal Sosyalist Hareketi (British NationalSocialistMovement – neo-Nazi örgütü)

Yurtsever Alternatif (PatrioticAlternative – neo-Nazi örgütü)

Britanya Müslüman Birliği – Müslüman Kardeşler’in Britanya kolu (MuslimAssociation of Britain)

Cage (‘teröre karşı savaş’ gerekçesiyle ABD’nin Guantanamo üssünde gözaltında tuttuğu tutuklular için kampanya yürüten grup)

MEND (MuslimEngagementand Development – Müslüman Katılımı ve Gelişimi adlı STK)

Aşırılık yanlısı olarak nitelenen gruplar hükümetin kararına itiraz edemeyecek ancak karara karşı yargıya başvurabilecek.

Yeni tanıma tepkiler ne oldu?

Ana muhalefetteki İşçi Partisi lideri KeirStarmer, Sunak’ın “birliği savunma konusunda ve kabul edilemez ve ürkütücü davranışları kınamakta haklı olduğunu” söyledi.

İşçi Partisi lideri yardımcısı Angela Rayner, partisinin bu konuda “iyi niyetle” hükümetle çalışacağını kaydetti, ancak izlenecek politikaların “insanları birleştirmesi” gerektiğiniekledi.

Hükümetin yeni tanımı, daha fazla bölünmeye yol açma riski ve ifade özgürlüğü açısından sonuçları bakımından eleştiriliyor.

Londra Belediye Başkanı SadiqKhan, hükümetin yeni aşırılık politikasının bazı grupları yeraltına çekmesi ve bölünmeleri azaltmak yerine arttırmasından endişe duyduğunu söyledi.

Hükümetin “terör mevzuatını” bağımsız olarak gözden geçiren JonathanHall, “Aşırılık tanımını güncellemeye yönelik her girişim başarısız oldu çünkü neyin önlenmeye çalışıldığı hiç net değil” ifadeleriyle bu girişimi eleştirdi.

İktidardaki Muhafazakar Parti’den üç eski içişleri bakanı da hükümeti, genel seçim yılında aşırıcılığı siyasi puan toplamak için kullanmaması yönünde uyardı.

Canterbury ve York Başpiskoposlarıdaha fazla bölünmeye yol açma riski nedeniyle uyarıda bulundu. Muhafazakar Parti’nin bazı milletvekilleri de kürtaj karşıtı kampanyacılar ya da toplumsal cinsiyet eleştirisi yapan görüşlere sahip kişilerin de yeni tanımın kapsamına girebileceğinden endişe ediyor.

İnsan hakları uzmanı avukat Adam Wagner, tanımın muğlak ifadeleri nedeniyle, herhangi bir hükümetin bunu adaletsiz bir şekilde uygulama tehlikesi olduğunu, hükümetin siyasi olarak hemfikir olmadığı hareketleri ‘aşırılık yanlısı’ olarak tanımlaması, ama kendisine yakın ve oy verecek grupları bunun dışında tutmasının beklendiğini vurguladı.

 

İlticacılar için planlanan kamplar otellerden daha pahalı

0

İngiltere’ye iltica talebinde bulunanların büyük çoğunluğu başvuruları sonuçlanıncaya kadar otellere yerleştiriliyor ve otellerin giderleri İçişleri Bakanlığı tarafından karşılanıyor. Konut maliyetlerini azaltmak için oteller yerine alternatif yerleşim yeri arayışında olan İçişleri Bakanlığı geçen yıl tartışmalı bir biçimde kamuoyunun gündemine gelen Bibby Stockholm isimli gemi de dahil kullanılmayan askeri ve öğrenci yurtlarına ilticacıları yerleştirmek için harekete geçmiş durumda.

Hükümetin harcamalarını denetleyen Ulusal Teftiş Dairesi (The National Audit Office)’nin İşçileri Bakanlığı’nın ilticacıları yerleştirme planı yaptığı dört kampa ilişkin maliyet hesabına göre bu tesisleri işletmek otellerden daha pahalıya mal olacak. Ulusal Teftiş Dairesi’nin yaptığı hesaplamaya göre, dört kampın önümüzdeki on yıl için toplam maliyeti 1.2 milyar sterlin olacak. Bu maliyet, aynı dönemde oteller için yapılan ödemelerden 46 milyon sterlin daha fazla. İşçileri Bakanlığı’nın ilticacıları yerleştirmeyi planladığı dört alandan ikisi kullanımda. Kullanımda olan İltica yerleşim kamplarından biri İngiltere’ninGüney Batı sahiline demirlenmiş Bibby Stockholm diğeri ise Essex bölgesinde bulunan eski Kraliyet Hava Üssü Wethersfield. Diğer iki yerleşim alanı ise Lincolnshire yakınlarındaki Scamptoneski askeri tesisi diğeri ise Huddersfield’de bulunan eski bir öğrenci yurdu.

İçişleri Bakanlığı’nın amacı, ilticacıların kaldığı otel odası sayısını düşürerek masrafları azaltmak ama şimdiye kadar ki pratiği ve Ulusal Teftiş Dairesi’nin hesaplamaları İçişleri Bakanlığı’nın bu hedefi tutturmayacağı yönünde. Ocak ayı verilerine göre kullanımda olan her iki yerleşim birimine yerleştirilen ilticacıların sayısı toplam kapasitesinin yarısından daha az. Doğru dürüst bir planlama yap(a)mayarak hem otellere hem de yerleşim birimi olarak açtığı tesislere ayrı ayrı masraflar yapan İşçileri Bakanlığı faturayı ilticacılara kesiyor. İşletmesini taşeronlara devreden hükümet hem ilticacıları mağdur edecek hem de kamu kaynaklarını taşeron şirketlere aktarmış olacak. Hükümet uzun vadede işletme giderlerinin düşeceğini iddia ediyor fakat Ulusal Teftiş Dairesi’nin yaptığı analizler bu iddiaları çürütüyor. Yapılan analize göre 2034 yılına kadar dört yerleşim sahasının öngörülen toplam maliyeti, aynı dönemdeki tahmini otel faturasından kaçınılmaz olarak daha yüksek olacak.

İşçileri Bakanlığının ilticacıları yerleştirmek için kullanıma açmayı düşündüğü alanlara bir itiraz da Birleşik Krallık hükümetinin altyapı ve büyük projeler konusundaki uzmanlık merkezi olan Altyapı ve Projeler Kurumu (IPA)’dan geldi. Altyapı ve Projeler Kurumu hazırladığı raporda, İçişleri Bakanlığı’nın bu alanlara ilişkin planlarını yüksek riskli veya gerçekleştirilemez olarak sınıflandırdı. IPA, Kasım 2022’den bu yana İçişleri Bakanlığı’nın sığınmacıların barınmasına ilişkin çalışmaları üzerinde üç inceleme gerçekleştirdi. Üç incelemede de planların; zaman, maliyet ve kalite hedeflerini “ulaşılamaz” olarak sonuçlandırdı ve yetkilileri uyarmak için ‘‘kırmızı’’ ile işaretledi.

Ulusal Teftiş Dairesi başkanı Gareth Davies, İçişleri Bakanlığı’nın toplu yerleşim alanlarına ilişkin planlarının “planlandığı gibi teslim edilemeyeceğine” dair çok sayıda uyarı aldığına dikkat çekti. Ulusal Teftiş Dairesi’nin hazırladığı rapordaki verilerden bazıları şunlar:

– Dört tesis bu ay itibariyle hükümete 230 milyon sterline mal olmuş olacak

– İçişleri Bakanlığı yetkilileri, toplu yerleşim alanları geliştirmeye yönelik kendi planlarını “yüksek riskli veya teslim edilemez” olarak değerlendirdi

– Bakanlık stratejisini “sıfırlıyor” ve şimdi daha küçük ölçekli alternatifler geliştirmeye öncelik veriyor

– Aralık 2023’te İçişleri Bakanlığı 64 bin otel yatağı için 274 milyon sterlin harcadı, ancak bunların sadece 45 bin 800’ü kullanıldı

– Hükümet, kullanmayacağı sahaları geliştirerek “en az” 3.4 milyon sterlin kaybetti

 

Botlarla geçişler polis gözetiminde gerçekleşiyor

Fransa sahillerinden botlarla İngiltere’ye geçen göçmenlerin önemli bir bölümü polis gözetiminde Manş Denizi’ni geçiyor. Fransa ile İngiltere arasında yapılan anlaşmalar olmasına rağmen, geçişlerin polisi gözü önünde gerçekleşiyor olması bir soru işareti olarak ortada duruyor.

Kısa bir süre önce botla İngiltere’ye geçen Dilan Akyüz ve Deniz Kaynakçı gazetemize bilgi vererek, geçişler esnasında yaşadıklarını anlattı. Akyüz ve Kaynakçı, hiç bir engelleme ile karşılaşmadıklarını ifade ederek, geçiş güzergahında yolun yarısına Fransız ve diğer yarısına da İngiliz polisinin eşlik ettiğini anlattılar.

Hükümet ırkçı söylemlerini botlarla geçişler üzerinde büyütüyor

Rushi Sunak iktidarı, yıllardır yürüttüğü ırkçı ve düşmanlaştırıcı politikalarını botlarla İngiltere’ye geçiş yapan göçmenler üzerinde kuruyor. Başta İçişleri Bakanları olmak üzere tüm kabinesi ile sürekli göçmenler üzerinden ayrımcı politikalar ve söylemlerle iktidarının ömrünü uzatmanın yollarını ararken, ırkçı-faşits örgütlenmelerin de güçlenmesine vesile oluyor. Fransa ile yapılan sınır anlaşmalarına rağmen, Fransız polisinin gözetimi altında botlara binen göçmenlerin geçişlerine engel olunmazken, İngiliz karasularına ulaşıldığında da İngiliz sahil güvenlik ekipleri tarafından Dover kentine ulaştırılması çıkarılıyor. Bu durum akıllara bir çok soruyla birlikte “Acaba ucuz genç işçi çalıştırma hedefi mi taşıyor” sorusunu sorduruyor.

Bu yolla İngiltere’ye gelen göçmenlerin önemli bir bölümü gençlerden oluşuyor. Büyük bir çoğunluğu iltica başvurusunda bulunurken, yine büyük bir çoğunluğu yakınları ratafından alınıyor ve sahipleniyor.

120 bin kişi geçti 71 kişi hayatını kaybetti

Botlarla İngiltere’ye geçişler son 6 yıldır yoğun bir şekilde yaşanıyor. Daha önce buna ilişkin herhangi bir veri yok. 2018’dfen itibaren İngiltere’ye toplam 120 bin kişinin geçtiği belirtiliyor. Bu geçişler esnasında 71 kişi botlarının batması sonucu denizde boğularak hayatını kaybetti.

Botlarla geçişler en çok 2022 yılında gerçekleşti. Toplam 45 bin 755 kişi İngiltere’ye geçerken, bu sayı 2023’te 29 bin 437’ye geriledi. 2024’te Mart ayı sonu itibariyle ise yaklaşık 5 bin kişi İngiltere’ye geçti.

“Yolun yarısında Fransız, yarısında da İngiliz polisi bize eşlik etti”

Kısa bir süre önce İngiltere’ye botla gelen Dilan Akyüz, botta bindikten kısa bir süre sonra Fransız polisinin yanlarına geldiğini ve İngiliz karasularına kadar kendilerine eşlik ettiğini beklirterek, daha sonra da İngiliz sahil güvenliğinin kendilerine eşlik ettiğini anlatıyor. Akyüz, “Yolun yarısında Fransız, yarısında da İngiliz polisi bize eşlik etti” dedi.

Akyüz, yolculuk boyunca yaşadıklarını şöyle anlattı:

“Fransa’da uzun bir bekleyişin ardından bir sahilden sabah 6-7 sularında  niyahetinde bota binmiştik. 50 metre kadar gittikten sonra botun motoru durdu ve bunu Fransa sahil güvenliği görmüş olmalı ki yanımıza geldi. Bottan inmek isteyip istemediğimizi sordu. Hayır cevabını verdik ve bizden biraz uzaklaştılar. Motor çalıştı ve yola koyulduk.

Hepimiz çok korkuyorduk. Fransa sahil güvenlik botu arkamızda hem bizi takip ediyor, hem de denizin suyuyla botu yittiyordu. Ortalama 30 dakikada bir küçük hız botu bile yanımıza yaklaşıp bizden iyi olup olmadığımızın bilgisini alıyorlardı. Botta kaç çoçuk ve kadın olduğunu da öğrenmeyi ihmal etmediler.

Sabah saat 11’e geldiğinde Fransa sahil güvenliğinin çok arkamızda kaldığını sadece bize baktıklarını gördüm. Etrafımda artık İngiliz bayraklı gemiler vardı. 999’İngiliz polisini arayarak bize yardım etmelerini istedik. Bizi denizin ortasında bulmak için etrafımızdaki  gemilerin üzerlerinde yazan numaraları sordular. Çok geçmeden İngiliz sahil güvenliğini karşımız da gördük. Botun yanına yaklaştılar ve botun içerisine halatlar atıp botu gemiye sabitlediler. Ardından teker teker ellerimizden tutup bizi kendi teknelerine aldılar.

Aramızda çoçuk, yaşlı, kadın ve gençler bulunuyordu. Ayırt etmeden bize can yeleği verip bizi ön güverteye aldılar. Dover’e geldiğimizde kontrollü şekilde bizi indirdiler. İner inmez sıcak bir yere aldılar ellerimize sıcak küçük torbalar verdiler. Üstümüz tamamen ıslaktı hemen yeni ayakkabı çorap kazak vb şeyler verdiler. Üstümüzü değiştirdik ve yemek ikram ettiler. Botun içindeki benzinin insan vücudunu tahriş etmesinden endişelenmişlerdi ki hemen sağlık kontrolünden geçirdiler. Ardından ifade, parmak izi, fotoğraf gibi işlemler devam etti. Tercüman da tehmin ettiler. Gece yarısı 3 gibi de otele götürler.

Ülkelerine kaçak girmiş olmamıza rağmen bize kendimizi hiç suçlu hissettirmediler. Kürt ve Alevi olduğum için ülkemde her zaman dışlanmış, mobbing görmüş, devlet şirketlerinde kadro verilmemiş yıllarca sezonluk çalıştırılmış ötekileştirilmiş ve dilim hep yasaklanmış biri olarak burada karşılaştığım durum beni umutsuzlaştırmadı. Ve şimdi artık yeni bir ülkede hayatımı inşa etmenin mücadelesini vereceğim’.

“Niye geldiğinizi biliyoruz”

Yine çok kısa bir süre önce Fransa’dan İngiltere’ye geçen Deniz Kaynakçı ise, hemen hemen hiç bir zorlukla karşılamadan geçtiklerini ifade ediyor. Kaynakçı, İngiliz polisi ile denizin ortasında karşılaştıklarında, “Sakin olun. Niye geldiğinizi biliyoruz. Sizi kurtaracağız” dediklerini anlatıyor.

Deniz Kaynakçı Fransa’dan İngiltere’ye yaptığı bot yolculuğunu şöyle anlatıyor:

“Bota bindikten 10 dakika sonra Fransız polisi yanımıza geldi. Herhangi bir müdahalede bulunmadı. Bizimle birlikte epey ilerledi. Yaklaşık 3 saat boyunca adeta bize eşlik etti. Daha sonra geride kaldıklarını farkettik ve yaklaşık bir saat boyunca yanlız bir şekilde denizde ilerledik.

Daha sonra İngiliz polisi bir tekne ile yanımıza yaklaştı ve tekneden bize seslendi. Anladığımız kadarıyla bize ‘Sakin olun. Sizin niye geldiğinizi biliyoruz. Sizi kurtaracağız’ diyerek, botumuza bir halat attı ve halat ile botumuzu tekneye doğru yaklaştırdı.

Botumuz tekneye temas eder etmez patladı ve batma tehlikesiyle karşı karşıyaydık. Polis, tekneye bizi almaya başlamadan önce, yanıcı ve kesici herhangi bir eşyamız varsa tekne içinde bir kenara koymamızı istedi. Bizi teker teker tekneye aldı ve 25 kişilik bottan tam 65 kişi polisin teknesine transfer olduk. Yaklaşık bir saat 15 dakika da polisin teknesinde yolculuk yaptıktan sonra Dover’e ulaştık.”

 

Emekli kadınların zaferi…

Bütün emekçi kadınların 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün, onların kendilerini daha çok ifade edebildikleri ve emeklerinin karşılıklarını alabildikleri bir güne dönüşmesini diliyorum. Biliyorum her yıl olduğu bu yıl da gibi bazı kuruluşlar 8 Mart’ı “Kadınlar Günü” diye içini bilinçli ya da bilinçsiz boşaltarak kutlayacaklar.

8 Mart; 1857’de ABD New-York’ta direnişteki 129 kadın tekstil işçisinin yanarak öldüğü gündür. Clara Zetkin ve Rosa Luxemburg’un önerisiyle, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ilan edildi. Üçüncü Kadınlar Konferansında da “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” adını aldı. Türkiye’de ilk defa 1921’de kutlansa da sonra yıllarda yasaklandığını görüyoruz…

8 Martların hamaset edebiyatıyla kutlanması duyarlı herkesi incitmeli derim. Günümüzde kadın bir de ücretli bir işte çalışıyorsa, aile içindeki sömürüye bir de işyerindeki sömürü eklenir… Engels’in “Ailede, erkek burjuvadır; kadın da proleter rolü oynar” sözünü de hani yeri gelmişken ekleyeyim.

Dostlar 8 Mart dolayısıyla bu hafta size İngiltere’de emeklilikte kazanılmış hakları hükümetin beceriksiz yönetimiyle gasp edilen kadınların mücadelesini anlatmak istiyorum. Hükümet emeklilik yaşını 2007’de kadın ve erkekler eşitleyerek 66’ya çıkarmıştı. Haklarını aramak isteyen bir grup kadın 2015’te facebook üzerinden bir araya gelerek Women Against State Pention Inequality’yi (WASPI) kurdu. Amaçları hükümetin kendilerini bilgilendirmeden, oldu bittiyle gaspettikleri haklarını geri almaktı. İlk iş olarak Lenin’in “Ne yapmalı?” kitabındaki gibi basın yayın yolu ile kendilerini anlatmak isteyen kadınlar https://www.waspi.co.uk/ sitesini kurdular. Hakları için yasal girişimde bulunan WASPI kadınları, yanlış karardan dönmesi için de Çalışma ve Emeklilik Bakanlığı’nın (DWP) kapısını da çaldılar.

Medyada kulis de yapan WASPI kadınları, kamuoyunda destekçi bulduğunu söyleyebilirim. Dilleri döndüğünce küçük büyük ulaşabildikleri medya kuruluşlarına dertlerini anlattılar. The Mirror “Her 13 dakikada bir ‘Waspi kadını’ adalet beklerken ölüyor! Politikacıların harekete geçme zamanı geldi” diye başlık attı.

DWP sorunu idari olarak çözmekte ayak diretince de anlaşmazlık “ombudsman”a yansıdı. The Parliamentary and Health Service Ombudsman (PHSO) kadınları haklı buldu. Böylece DWP’nin 1950’lerde doğan 3,8 milyon kadına devlet emeklilik yaşlarının artacağı konusunda yeterince bilgi vermediği ortaya çıkmış oldu. Şimdi top hükümette. Büyük olasılıkla kadınlar her örgütlü mücadelede olduğu gibi haklarını kazanacaklar. “Emekli kadınların zaferi…” diye başlık atmak için belki zaman erken ama çok yakın! İşte 8 Mart ruhu bu!

Dostlar kadının adının mezarlıkta da olmadığını 2017’de kaleme almıştım. Mezar taşında “Nam-ı diğer ‘terzi’ Hasan, ruhuna fatiha” diye yazıyor. Hasan’ın yanındaki mezarda da “Hasan’ın eşi Ayşe” diyor… Ne büyük haksızlık Ayşe’ye… Büyük olasılıkla çocukları da eğitimli ve demokrattır ama algısal körlükten annelerinin büyük bir haksızlığa uğradığını görmüyorlar… Dostlar diyorum ki eğer aile mezarlıklarınızda kadınların adı yoksa, adlarını koymakla işe başlayalım. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nüz kalıcı farkındalıkların yaratıldığı bir güne dönüşsün diliyorum…

 

Kısa kısa sanat haberleri

1. Rengin Kadın Korosu 10 Mart’ta Dominion Centre’de

Rengin Kadın Korosu, 100’e yakın korist, yerel sanatçı ve müzisyenin sahne alacağı “Eşit ve Özgür Bir Dünya İçin Sahne Kadınların” konserine hazırlanıyor.

Sosyalist Kadınlar Birliği tarafından pandemi döneminde adımları atılan Rengin Kadın Korosu bu kez sahnenin tamamını sadece kadınlarla paylaşacak olmanın heyecanını yaşıyor. “Eşit ve Özgür bir dünya için sahne kadınların” şiarıyla düzenlenecek konser, 10 Mart Pazar günü saat 18.30’da Londra Wood Green Dominion Centre salonunda gerçekleşecek.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne adanacak konserde sahne kadınların olacak ve çoğunlukla kadın eserleri seslendirilecek. Konsere ses sanatçıları Çiğdem Aslan, Dila Vardar, Djanan Turan, Gül Bahar, Gülseven Medar, Suna Alan ve Zeyno Durar da eserleri ile destek olacak. Ses sanatçılarına Yasemin Ertürk piyanosuyla, Koza Ünal flütüyle, Belgin Çetin ve Zöhre Ülger bağlamasıyla, Alice Mary Jelaska klarnetiyle, Sara Fotros erbanesiyle, London Frame Drum Academy ve Rengin Erbane ve Bağlama Atölyesi öğrencileri ise ritim ve ezgileriyle eşlik edecek.

Konserde DEM Parti İstanbul Milletvekili Çiçek Otlu da kısa bir konuşma yapacak. Koronun bugüne kadar yürüttüğü çeşitli çalışmalara dikkat çeken koro şefi Zuhal Yıldırım, “ Temmuz 2021 den bu yana gerçekleştirdiğimiz onlarca solo konser ve dinletiyle çok anlamlı ve nitelikli çalışmalara ev sahipliği yaptık Rengin Kadın Korosu olarak. Hepsinden bahsetmek imkânsız, 10 Mart’ta bir yenisini gerçekleştireceğiz” dedi. Yıldırım, eşit ve özgür bir dünya hayali kuran herkesi konsere davet etti.

2. Haşhaş Mehmet Şahbaz: Özlemimi şiirlerle anlatmak istedim

Toplumun yakından tanıdığı Haşhaş Mehmet Şahbaz “Sılaya Deyişler” kitabını 34 yıldır yaşadığı Londra’da sıla hasretini anlattığı şiirlerin “Sılaya Deyişler” kitabında buluştuğunu söyledi.

Şahbaz kısa önce piyasaya çıkan kitabına ilgiden memnun olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Acısıyla tatlısıyla 34 yıl dile kolay. Bana en çok dokunan sıla özlemi ve sevdiklerim oldu. Sılamı dağları, yaylaları ve su içtiğim pınarları hatırladıkça özlemimi şiirlerle anlatmaya çalıştım. Sadece sıla özlemi değil, gurbette ve memlekette gördüğüm eksikliklere de dokunmadan geçmedim.”

3. Nobel ödüllü şair Pablo Neruda’nın, ölümü incelenecek

Mahkeme, Pinochet rejimine karşı çıkan Nobel ödüllü Şilili şair Pablo Neruda’nın gizemli ölümünün yeniden incelenmesine karar verdi.

Şair Neruda’nın ölümü yarım yüzyılı aşkın bir süredir gizemini koruyor. Ailesi ve yakın çevresi uzun süre O’nun bir suikasta kurban gittiğini iddia ediyordu. Resmi versiyona göre, Şilili şair ve komünist politikacı Neruda’nın arkadaşı Başkan Allende’nin darbeyle devirmesinden 12 gün sonra, 23 Eylül 1973’te prostat kanseri ve yetersiz beslenmeden ölmüştü.

Şili mahkemesi, 20. yüzyılın tartışmasız en önemli İspanyolca şairinin ölümüne ilişkin soruşturmanın yeniden açılmasına karar verdi. Mahkemeden yapılan açıklamada, “gerçekleri açıklığa kavuşturmak için yürütülebilecek kesin prosedürler bulunduğundan soruşturmanın kapatılmadığı” belirtildi.

4. Selçuk Aydemir’in yönettiği ‘Efsane’ filmi Londra’da

Senaristliğini ve yönetmenliğini Selçuk Aydemir’in üstlendiği “Efsane” adlı film Lonra’da vizyona girdi.

Uzun yıllar Londra’da yaşayan Cengiz Bozkurt ve Ahmet Kural’ın başrollerini paylaştığı “Efsane” filmini Cineworld Wood Green Sinemasında izlenebilecek. Çekimleri Çorum’da gerçekleştirilen film, 7 bin yıllık yoğurdun sırrını konu ediniyor. Komedi türündeki filmin konusu özetle şöyle:

“Çorum’da yaşayan Sadık ve ailesi binlerce yıllık aile geleneği olarak yoğurtçuluk yapmakta, yoğurtlarının lezzeti ve şifasıyla bilinmektedirler. Bu efsane yoğurdun sırrı ise ailenin en büyüğü olan dede tarafından saklanmakta ve yoğurtları o yapmaktadır. Ancak bir yaz günü dedenin evinin çatısına kar yağması her şeyi değiştirecektir…”

5. Londra’da Kürt tiyatrosu Medes’ten ilk gösterim

Şamil Yılmaz tarafından yazılan oyun “Lizard Evdillehê Marmarok”, Özlem Taş’ın yönetmenliğinde ve oyuncu Sadîn Warger tarafından sahnelendi. Performans Kürtçe olarak gerçekleştirildi ve İngilizce üst yazı kullanıldı. 13-17 Şubat tarihlerinde Tower Theatre’de sahnelenen oyun, büyük beğeni kazandı.

Özlem Taş tarafından kurulan Medes Tiyatrosu, Şamil Yılmaz’ın yazdığı “Lizard Evdillehê Marmarok”u; Gönül Cengiz, Kadriye Orman, Sadîn Warger ve Serhat Gören ile birlikte sahneye koydu. 13 Şubat’ta prömiyerini gerçekleştiren oyun, zaman ve mekân sınırlarını aşan, kimlik, hafıza ve hayatta kalma hikâyesini dokuyan büyüleyici bir tiyatro deneyimi sunuyor. Tarihsel ve kişisel çalkantıların arka planında geçen oyun, kaos ve değişimin ortasında bireylerin ve hikâyelerin nasıl ayakta kaldığına dair dokunaklı bir keşfi anlatıyor.

6. Erkan Oğur ve İsmail Demircioğlu, Londra’ya geliyor

Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu, geleneksel halk müziği ve aşık edebiyatından örnekler sunmak üzere Londra’da konser verecek. Çiğdem Aslan ve Tahir Palalı’nın da yer alacağı konser EartH (Evolutionary Arts Hackney)’de 3 Mart Pazar günü saat 19’da gerçekleşecek. Daha fazla bilgi için Ceyhun Güner’in aranması istendi (0796 1819 071).

7. Hüseyin Aslan karikatürleri DAY MER’de

Karikatürist Hüseyin Aslan’ın çizgileri 27 Şubat’tan itibaren “27 Moorfield Road N17 6PY” adresindeki Kuzey Londra Toplum Merkezi’nde (DAY MER) sergilenmeye başladı.

DAY MER’de 27 Şubat akşamı yapılan imza günü ve şiir dinletisi etkinliğiyle birlikte karikatürlerini sergilemeye başlayan sanatçı, toplumsal konuları ele aldığını söyledi.

Aslan şunları söyledi:

“Gırgır dergisi döneminde 80’li yıllarda çizmeye başladım. Yaşanılan şeyleri çizmeye çalışıyorum. Kapanmadan önce Özgür Gündem’e çiziyordum. Ülkedeki antidemokratik uygulamalar, baskılar, yasak, sansür kısaca faşizm benim konularım. Türkiye’de kişisel ve karma sergilere katıldım. Yerel ve ulusal basına çizdim fakat çember daralınca 8 ay önce Londra’ya geldim. Sanırım uzun süre buradayım. Burada Türkiye’deki gibi çok malzeme olamasa da çiziyor ve portre çalışmaları yapıyorum.”

Aslan’ın “Suyun kalbi” başlıklı bir de şiir ve “Sivri Çizgiler” başlıklı karikatür kitapları bulunuyor.

8. Ken Loach’tan BAFTA ödül töreninde “Gazze: Katliamı durdurun” mesajı

77’nci BAFTA Film Ödülleri’ne En İyi Film Ödülü’nü de alan ‘Oppenheimer’ damga vurdu. Ayrıca Yönetmen Ken Loach’un “Gazze: Katliamı durdurun” mesajı törende öne çıkanlardandı.

2024 İngiliz Film ve Televizyon Sanatları Akademisi (BAFTA) ödül töreninde Yönetmen Ken Loach, İsrail’in Filistin’e saldırılarını durdurması mesajı verdi. Suriyeli mültecileri konu alan “The Old Oak” filmi ile 2024 BAFTA’da yarışan Loach, İngiltere’nin başkenti Londra’daki Royal Albert Hall’da yapılan ödül töreni sırasında kırmızı halıda, filmin yazarı Paul Laverty tarafından tutulan “Gazze: Katliamı Durdurun” yazılı pankartın yanında poz verdi.

9. Kırkısraklılardan Emekçi Kadınlar Gecesi

Kırkısraklılar Dayanışma Merkezi, 15 Mart’ta Emekçi Kadınlar Gecesi düzenliyor.

Tuğba Özcivan, Emrah Tak ve DJ Hançer’in sahne alacağı gece, saat 18’de “4-6 Derbry Road EN3 4AN” adresinde gerçekleşecek. Yemek ve soğuk içeceğin ikram edileceği geceye girişin 30 sterlin olduğu belirtildi.

 

Ayın Artizi: Muhafazakar Parti Eski Başkan Yardımcısı ve Hâlâ Milletvekili Lee Anderson Kalası

0

İlk iki haftası bahar gibi, diğer ikisi de yağmur-yağış karanlık geçen Şubat dengenizi fazla bozmamıştır umarım.

Biz de takıldık oflaysınsta, kâh önünden mavimsi bir gök altında sokaktaki trafiği izledik, kâh elektrikli ısıtıcının etrafına çömelip geçmişi yadettik bizim Ankara anlaşmalıyla. Diğer işçi de işten çıktığı için dükkana da biraz fazla uğradık, kaşınkariye bile doya doya gidemedik bu ay. Bizim organik manav bölümü açıp sosyal statümüzü yükseltme planları tam anlamıyla bahara kaldı yine. İşçinin çıkmasının nedeni de nişanlısı Türkiye’den geliyormuş, bunun işten çıkmasını neden gerektirdiğine hemen ayıkmadım ama çocuk son vecizi almaya geldiğinde, nişanlım Kensington dışında bir yerde yaşamam diyor dediğinde anladım ki bizim eleman ya daha gelirli bir iş bulmaya çalışıyor ya da eli kulağında dükkân açacak; bu ayrılan işçi Ankara anlaşmalı olmadığı için dükkân diyorum, yoksa avukat, bilgisayarlı meslekler gibi bir şey, bilemediniz eskiden tek bir kitap okumuşların solculuk kesmeye gittikleri organik mal da satan bir cafe olurdu. Ama bizimki Elazığlı, bakalım nişanlısının bagajlı varışıyla başlayan hayatının bu kesitinin sonu ne olacak.

Sonuç ise bir işçi eksik ve hâlâ kimseyi işe alamamış olmamız; kimseyi beğendiremiyoruz artık şu İngiltere’deki 40 yıllık göçmenliğimizin ulvi bir abidesi olan oflaysınsta çalışmaya. İşverenin soyadı ya da şirketin adı İngiliz olsun, bizim gençler, estate’tekiyle batı hayranı yeni gelmişiyle vın turizm. Hepsi romantik bir komedinin başrolleri, diğer herkes figüran. İşgücü gelişiminin bu yerel ölçekli sorunlarıyla işe salça olan başka bir şey de avukatıyla, muhasebecisiyle, uğraştığım belediye ve vergi memuruyla, hepsinin bizimkilerden ya da bizimkiler gibi diğer göçmen yeni yetmelerin olması. Birisinin amcaoğlu bile çalıştı dükkânda bir ara. Bir diğerinin babası gençliğimizde diğer mahalli takımlardan birinin santraforuydu. Yok, yapsınlar da mesleklerini, sorun sanki bizim ne yaptığımızı hiç bilmiyorlar gibi davranmaları, bazen de husumetle ve aşağılamayla yaklaşmaları. Bunların yanında bir de alakası olmadığı halde yan taraftaki kahveye geldikten sonra, sadece ben de Maraşlıyım diye dükkâna gelip, hava basmak için teftiş yapacağım diye diklenen belediye memurunu dükkandan şutlayınca anladım ki, artizlerin olmadıkları gibi olmaları konusunda bu Şubat ayı yeni bir açı sağlıyor.

Bu özelliği kendinde total biçimde ve siyaset alanında barındırma şerefi de bu ay Filistin’de süren katliam ve soykırıma karşı gösteriler yapan kitleleri “İslamcı teröristler” diye niteledikten sonra özür dilemeyi kabul etmeyen ve partisinin parlamenter grubundan ihraç ettiği eski Muhafazakâr Parti başkan yardımcısı ve milletvekili Lee Davidson. Bu yeni açı da bizim yeni yetme belediye memurları gibi Davidson kerestesinin bu ırkçı ve gericilik şarlatanlığı pozisyonuna vardıran yolculuğuna babası gibi bir maden işçisi olarak başlamış olması. Gerçekten de artizin olmadığı gibi olmaya çalışan insan olması tanımına yeni bir anlam katıyor değil mi bu: arkadaş sadece kendi geçmişini silmiyor, iyi değerlerle de yad edilecek geçmişini reddediyor ve bunun tersi olmaya çalışıyor. Gençliğinde devrimci takılan Labour Party lideri Starmer gibi ya da bugünlerde başı belaya girmiş eski sosyalist, son 10 yıldır ve şimdi gericilik şampiyonu Muhafazakâr MP Micheal Gove gibi.

Lee abimizin kalaslığı sadece 1.81cm boyundan, gerici GB News kanalında kendisine milyonlar kazandıran programlarının ve açıklamalarının boşluğu da değil; tabii ki siyaset ve genel olarak oluş tarzından. Sadece gösterilere de dair söylediklerinden de değil, onlarla birlikte başka nedenlerden başka bir artiz olan Londra belediye başkanı Sadıq Khan’ın İslamcıların hizmetinde biri olduğunu iddia ederek ve bundan hareketle ülkedeki 4 milyon Müslüman emekçinin hepsinin İslamcı ve herhalde terörist olduğunu ima ederek. Kendisi “İslamist” bile diyemiyor, “İlsamist” diyor röportajlarında sonra da o aklıyla böyle sorun çözücü tespitler yapıyor Ashfield milletvekili dayımız. Bakarsan ve de tabii görürsen, Lee okul yıllarında bir şey öğrenmeye direnmiş sonradan görme bir işçi, Sadık da yeri geldiğinde dini ve “inançları” çıkarları için suiistimal eden bir liboş, kâh bazı Muhafazakârlar kâh İslamcılar gibi. Hepsi bir şey satıyor işte.

Neyse bizim Lee, 83’te Ulusal Madenciler Sendikası üyesi ve sosyalist Micheal Foot’u desteklemekle başlayıp, 2015’le Labour encümeni olduktan sonra 2018 Şubatında Ashfield bölgesinde konaklamak isteyen buranın göçebeleri “travellerlara” barikat kurarak engel olmaya çalıştığı için partiden atılıyor, aynı ayın sonunda Conservativelere geçiyor. 2019’da milletvekili oluyor ve adını sevsinler partinin Sağduyu grubuna (Common Sense) üye oluyor, artık duyunun neyi sağ ve ortaksa. Döneklik ağır tabir olur ama döneksellik veya onunla ilişkilendirilebilirlik herhalde Lee panpamızın bu hareketleriyle vuku olup artizin olmadığını oluştaki başka bir boyuta da böylece ışık tutuyor.

Devam edelim, Lee emmi daha milletvekilliği kampanyasında kansıl esteytlerinde sorun çıkaran sakinlerin çadırlara yerleştirilip sebze toplamaya zorlanmaları gerektiğini dair iç açıcı açıklamalarının yanında, yediği haltların arasında Tommy Robinson gibi faşistleri destekleyen ve komplo teorileriyle uğraşan Facebook gruplarına üyelik, bundan dolayı Yahudi karşıtlığına dair yetiştirme programlarına katılmaya zorlanması ve buna karşılık üyesi olduğu parlamento Kadın ve Eşitlik Komitesi toplantılarından tek bir tanesine bile katılmadıktan sonra istifa etmek gibi bir sürü inci, meziyet, erdem fışkırması da var.

Bir gericilik fosseptik çukuru olan kariyerinde yediği naneler bununla sınırlı değil Lee’nin: ülkenin önemli vakıflarından olan National Trust mülkleriyle sömürgecilik arasındaki ilişkiye dair raporları “Marksist dogma” bulup kampanya yürütmeler, mültecilerin başvuruları sonlanana kadar Arjantin açıklarındaki Falkland adasında tutmaya dair dâhiyane önergeler, yine travellerlara karşı kampanyalar ve en son da, ortalık geçim ve ısınma sorunlarıyla boğuşuyor, food banklara ihtiyaç yok, aslında bir öğün 30 penny’e yapılabilir gibi müthiş halkla ilişkileri açıklamaları ve aldığı “30 penny Lee” lakabı. Sorun, diyor Lee amcamız, abartmıyorum, yoksullar yemek pişirmeyi bilmiyorlar.

Filistin ve Müslümanlara karşı ırkçı bu son ifrazlarından önce yaptıkları ansiklopedik genişlikte Lee’nin, yer kalmıyor, bakın isterseniz. Ama olmadığını olmaya çalışan bir artiz olarak Lee’nin dönekselliğinin yanında manidar olan, baktığınızda 10 yıl önce duyulmamış bir adamın şimdinin durumunu ve yükselen politik figür ve tipi temsil etmesindeki yoğunluk. Bir tür provokatör artizlik, sadece kendi dalının veya sosyete veya ünlülüğün değil de kamusal söylemin her tarafta duyulabilecek artizlikleri, fikirler ve kışkırtıcılıkla girişilen ve eskiden olduğuna karşı çıkmayı görevlenmiş bir artiz. Olay çıkarmak isteyen ve bir cephenin, bir gericilik cephesinin arkasını düzene sokmaya çalışan bir artizlik.

Lee bu artizlik görevinin ne kadar sürdürür bilinmez çünkü gittiği belli hükümetin ve bu dönem iktidarlarının gereksinim duyduğu şakşakçılık ve bunu tesis eden artizlik hem başkalarınca yapılabiliyor hem de iktidarlarının sürüşüne bağlı. Ki medya tarafından Lee Davidson’un söyledikleri neden yanlıştı diye sıkıştırıldığında da Muhafazakâr temsilcilerin hiçbiri bunu açıklamaya yanaşmadı, kontenjanlı resmi artizlik ne de olsa, yoksa Sunak göçmenlik karşıtlığını seçim hazırlığı olarak gündemde tutup partisini nasıl zaptecek, hem de başka bir artiz bulmadan.

Gayriresmi baharlar efendim.

 

DAY-MER Etkinlikleri Artarak Sürüyor

DAY MER’in 22’inci kongresi sonrasındaki ilk kahvaltı toplantısında konuşan Başkan Aslı Gül, pratisyen hekimlerin 24-29 Şubat arasındaki haklı grevlerini desteklediklerini belirterek, toplumu bu konuda duyarlı olmaya çağırdı.

Başkan Gül, DAY MER’in Mart ayı etkinliklerini de şöyle açıkladı:

  • Kültür Sanat etkinlikleri çerçevesinde Hüseyin Aslan’ın karikatür sergisi, imza günü ve şiir dinletisi, 27 Şubat Salı akşamı saat 19.00’da, Londra Toplum Merkezi’nde (N17 6PY) yapılacak.
  • Son iki yılda ülkedeki gelişmeler ve kadınlara etkisini, geride bıraktığımız dönemde yürütülen kadın çalışmasının değerlendirmesi ve önümüzdeki dönem sürdürülecek çalışmaların konuşulacağı DAY MER Kadın Konferansı, 2 Mart Cumartesi günü yapılacak. Konferans’da önümüzdeki 2 yıllık süreçte kadınlara yönelik sürdürülecek çalışmaların örgütlenmesi için yeni Kadın Komisyonu’nun seçimide yapılacak.
  • 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü etkinlikleri çerçevesinde 8 Mart Cuma akşamı saat 18.30’da, Londra Toplum Merkezi salonunda, Suna Alan’ın katılımıyla 8 Mart şenliği düzenlenecek. Giriş ücreti £10.
  • 9 Mart Cuma günü, Londra merkezde Bir Milyon Kadın Ayakta kampanya örgütünün düzenlediği 8 Mart yürüyüşüne katılmak için saat 11.00’de Londra Toplum Merkezi’nde buluşulacak.
  • Haringey Semt Grubu “Gerçek Gazetesi Okurlarıyla Buluşuyor” başlıkla 11 Mart Pazartesi akşamı saat 19.00’da Londra Toplum Merkezi’nde bir toplantı düzenliyor. Gerçek Gazetesi yazarlarının okurlarıyla buluşması, gazetenin içeriği ile ilgili öneri, eleştiri ve katkılarının alınacağı toplantı başta Haringey bölgesinde yaşayan üye ve dostlarımız olmak üzere herkese açık.
  • Hackney Semt Grubu’nun NHS’deki durum ve mücadelenin ele alınacağı toplantı ise 13 Mart Çarşamba akşamı saat 19.00’da, DAY MER binasında (N16 8PU) yapılacak. Toplantı başta Hackney’de yaşayan üye ve dostlarımızın yanı sıra herkese açık.
  • DAY MER Gençlik Kampı Etkinliği ise 16 Mart Cumartesi akşamı saat 18.30’da, Londra Toplum Merkezi salonunda gerçekleşecek. Kampın tanıtımı, yeni katılacaklarla tanışma ve kampa gelir sağlama amaçlı düzenlenen etkinliği tüm gençler davetli. Giriş ücreti 10 sterlin.
  • DAY MER Gençlik Kampı bu sene Somerset-Bristol’da, 29 Mart-3 Nisan tarihleri arasında gerçekleşecek. Gençlerin birlikte dinlendikleri, sosyalleştikleri, tartıştıkları ve yeteneklerini keşfettikleri, geliştirdikleri kampta Kamp TV, Kamp Gazetesi, Art ve Müzik gibi aktivitelerin günlük yapılmasının yanı sıra, gençlerin güncel gelişmelerle ilgili ve kendilerini yakından ilgilendiren konularda yapılacak workshoplarla tartışma ve öğrenme olanağını yakalayacaklar. Kampın etkinliklerin düzenlenmesinden, temizliğine, tüm kamp hayatının gençler tarafından ortak bir şekilde yapılacağı kampa katılmak isteyen gençler veya çocuklarını kampa göndermek isteyenler bizlere ulaşabilir. Kamp yaş sınırı 13 yaş ve üzeridir.

Öte yandan DAY MER Kültür Sanat Komisyonu Mart ayı boyunca 8 Mart vesilesiyle Salı günleri yapacakları etkinlikler kadın temalı olacak. Bu etkinlikler çerçevesinde şiir dinletisi, film gösterimi de yer alacak.

Etkinliklerle ilgili detaylı bilgi almak, katılmak isteyenler bizlere 020 7275 8440 veya 07494334095 numaralarını arayarak, info@daymer.org email adresine mail atarak, DAY MER sosyal media hesaplarina msg atarak veya bizzat dernek binalarımıza gelerek ulaşabilir.

 

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Sorunu Ve Kadınlar

0

Günümüzde, kadınlar iş hayatına aktif bir şekilde katılmakta ve kariyer hedeflerine ulaşmaya çalışmaktadırlar. Gelir elde etmek, aile ekonomisine katkıda bulunmak ve hayatın içinde yer almak erkekler için olduğu kadar kadınlar için de temel insan haklarındandır.

Dolayısıyla, cinsiyet sadece biyolojik bir olgu değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir olgudur. Toplumsal cinsiyet rolleri, bireylerin yaşamları ve ilişkileri üzerinde etkilidir. Ancak, bu roller ve beklentiler zaman içinde ve toplumdan topluma değişiklik göstermektedir.

Kadınların iş hayatındaki deneyimleri, kültürel, coğrafi, sektörel ve bireysel faktörlere bağlı olarak çok çeşitli şekilde kendini gösterse de, çalıştıkları işyerlerinde farklı sorunlarla karşılaşabilmektedirler. Ancak, bu sorunlar da ülkeden ülkeye, sektörden sektöre ve bireyden bireye değişiklik göstermektedir.

Genel olarak, işyerlerinde cinsiyet temelli ayrımcılıkla karşılaşan kadınlar terfi, görev dağılımı veya eğitim olanakları gibi konularda cinsiyetleri nedeniyle ayrımcılıkla karşı karsıya kalabiliyorlar. Bu durum, kariyerlerini ilerletmelerine ve yeni beceriler kazanmalarına engel oluyor. Günümüzde hala birçok ülkede, kadınların, erkek meslektaşlarına kıyasla daha düşük ücret aldıklarını da biliyoruz. Ücret eşitsizliği, genellikle aynı işi yapan kadınların erkeklere göre daha düşük ücretle çalıştırılması anlamına gelmektedir.

Kadınlar, iş ve aile yaşamlarını dengelemek için daha fazla esnek çalışma koşullarına ihtiyaç duymaktadırlar. Özellikle çocuk sahibi kadınların, iş ve aile sorumlulukları arasında denge kurmak konusunda ne kadar zorluk yaşadığını kendi kişisel deneyimlerimizden de biliyoruz

Toplumsal normlar ve beklentiler, kadınların belirli sektörlerde çalışmalarını veya belirli pozisyonlara yükselmelerini engellese de bu sorunların üstesinden gelmek için toplumsal cinsiyet eşitliğini teşvik eden politikaların benimsenmesi, eğitim ve farkındalık programlarının düzenlenmesi, cinsiyet temelli ayrımcılıkla mücadele edilmesi gibi çeşitli adımlar atılabilir.

Bu sorunlar genellemelerdir ve her kadının deneyimi farklı olabilir. Ancak kadınlar için eşit fırsatlar ve toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda mücadeleyi geliştirerek bu sorunların aşılması yönünde adımlar atılabilir.

 

Bende yer etmiş şarkılar

Murat Meriç ‘100 Şarkıda memleket tarihi’[1] kitabında seçtiği 100 şarkıda bizi memleket tarihine yolculuğa çıkarır. Darbeleri, yükselen sol muhalefeti, Kıbrıs müdahalesinde yükselen milliyetçiliği şarkılara nasıl yansıdığını bir nevi ‘sivil tarih’ okumasıyla güzelce anlatır. Ben de bu yazımda hayatımda yer etmiş şarkıların ve şarkıcıların bir kaçını hikâyeleriyle nakletmeye çalışacağım. Hem kişisel tarihime hem de memleket tarihine bir yolculuk…

1979 kışı Ankara’da sobanın etrafına dizilmiş babamın taksitle aldığı siyah beyaz Nordmende televizyonu seyrediyoruz. Sunucunun Ali Rıza Binboğa ‘Öğretmen Öğretir’ şarkısıyla sizinle birlikte olacak anonsunu duyduğumda dokuz yaşındayım. Kara kuru ‘Karamürsel sepeti’ gibi bana benzeyen bir adam, öğretmen kutsaldır ana gibi diyor. Kara kuru olduğu için sempati duyduğum adama bir de babam bu adam bizim oralı ‘Sarız’lı deyince sempatim tavan yaptı doğrusu.

Ertesi gün okulda arkadaşlarıma gururla o adam bizim memleketli hatta akrabamız dediğimi anımsıyorum. Ali Rıza Binboğa, ne zaman ekrana çıksa televizyonun sesi sonuna kadar açılır şarkısı huşu içinde dinlenirdi. Büyük şehirde kendilerini yalnız ve yaban hissettikleri için içlerinden birini televizyonda seyretmek hayatı daha katlanır kılıyordu sanırsam. Darbeden sonra çok uzun bir süre onu televizyonda göremedik o da yasaklılar listesindeydi. Görece daha esnek bir dönemde tekrar müziğe ve ekranlara dönse de yaptığı şarkılara ısınamadım. ’Ne o eski o,ne ben o eski bendim’ artık. Öğretmen öğretir a,b,c’yi şarkısı çocukluk anılarımda müstesna yerini aldı. Ne de olsa ‘Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum’ felsefesiyle büyütüldüm.

‘Gülünün Solduğu Akşam’ kitabını yeni okumuş, devrimcilerin maruz kaldığı eziyetin hesabını sormak için ben de devrimci olmaya karar vermişim. Sanırım lisenin birinci sınıfındayım. Suları dolmuş akacak mecra arayan bir nehir gibi kabıma sığmıyorum. Zafer çarşısının içinde Ada Kasetçilik’in önünde o tok sesli adamla tanışıyorum ‘metrisin önünde durdum hasretimi yerlere vurdum’ diyen adam Ahmet Kaya. O, güzel gülümseyen adamı o günden sonra hep dinledim takip ettim. Onun kasetlerindeki şarkılar sayesinde, Attila İlhan, Ahmet Arif, Nevzat çelik… vb. keşfettim.

12 Eylül’den sonra solcular ve Kürtleri de içinden barındıran SHP’nin Ankara’da Maltepe mitingine Ahmet Kaya’nında katılacağını öğrenince içim kıpır kıpır oldu. Bir cumartesi günüydü A. Kaya sahneye çıktı, sanırım bir gece önce o çok sevdiği rakıyı fazla içmiş olmalı ki, gözleri kan çanağı ve sazsız geldi mitinge ‘anason kokulu’ adam… Burada gereksiz bir ayrıntı vereyim: Banu’da diğer sanatçıydı. Şöyle seslendi ‘Biz siyaset meydanında sazsız ve silahsız da dövüşürüz’. Unuttuğu sazdan Sonra, Başının belada olduğunu ‘silahını helâda unuttuğunu’ da söyleyecekti sonraki albümünde… Mitingde, Metris şarkısını çıplak sesle söyledi. O gün onu ilk ve tek canlı görüşüm oldu.

Sonra o, Paris’e sürgüne gidecek benim payıma da Londra düşecekti. Kendisi de uzun yıllar Zürih’te sürgün yaşayan yazar Hasan Sever ‘Su duydum’[2] romanında ‘ne zamanki raflara bulgur ve rakı geldi gurbetlik bitti’ dese de. O verdiği röportajlarda memlekette rakı içmeyi çok özlediğini hep söyleyecekti. Mekân kadar kiminle içtiğin de önemlidir sanırsam. Gurbet acısına daha fazla dayanamadı ‘anason kokulu adam’ doğduğu topraklardan çok uzaklarda bu dünyadan ayrıldı. Yıllar sonra dostlarımız Ferda ve Mesut’la Paris’te ‘Pere-Lachaise’ Mezarlığında kabrini ziyaret ettim. O ilk gördüğümdeki güzel gülümsemesiyle hatırladım onu. Dilimde çok sevdiği Attila İlhan abisinden mısralar:

“…

görünmez bir mezarlıktır zaman

şairler dolaşır saf saf

tenhalarında şiir söyleyerek

kim duysa / korkudan ölür

-tahrip gücü yüksek-

saatli bir bombadır patlar

an gelir

Attila İlhan ölür.

Hayatı anlamlandırmaya, kodlarını çözmeye çalışırken bir yandan da kimliğimizi inşa ederken romanlar, şiirler, şarkılar, filmler bizi şekillendirir. Şarkılarla geçmişe yolculuğa küçük hikâyelerle devam ederim başka yazılarda… Sürgünlük, göçmenlik, öteki olma hali kadim bir yara olarak yanı başımızda durur, küçük sızılarla hep kendini hatırlatır. Bir Çerkez atasözü der ki “atı kaybolanın kulağındaki at sesi gitmez.” Sadece atlarını değil vatanlarını da kaybeder sürgünler. A.Kaya, bunun bir örneği…

  1. Murat Meriç, 100 Şarkıda Memleket Tarihi. Ağaçkakan yayınları.
  2. Hasan Sever, Su Duydum, Ayrıntı yayınları.

 

Ahmet Güven: Yöre dernekleri emek odaklı derneklere kapısını açık tutmalı

Kırkısraklılar Derneği eski başkanı yazar Ahmet Güven, “Yöre dernekleri üyelerini canlı tutacak ve geliştirecek emek odaklı dernek ve oluşumlara kapısını açık tutması gerekir” dedi.

Güven sorularımızı şöyle yanıtladı:

– Toplumda köy dernekleri ne zaman kurulmaya başladı? Toplumda doyum noktasına ulaşıldı mı?

– Yöre dernekleri 2005-6 yıllarında kurulmaya başladı. Aşağı yukarı pek çok köyün derneği kuruldu sayılır. Kimi köy derneğinin kendi mekânı var, kimi komite olarak çalışıyor ya da bir bürodan yönetiliyor. Emin değilim ama toplumda 20’ye yakın yöre derneğinin olduğunu sanıyorum.

– İlk kuruluş amaçları neydi?

– Yöre insanları arasında iletişimi ve dayanışmayı sağlamak. Kendi sorunlarına çözüm bulmak. Üyelerinin sorunları göçmenlik sorunlarından ayrı değil tabii. Bu sorunları bilince çıkarması ve birlikte çözüm araması amaçlandı. Pratikte uygulanabilirliği de diğer derneklerle işbirliğinden geçiyor. Çoğu Demokratik Güç Birliği’nin üyedir. Kendi göçmenlik sorunlarından, sosyal kesinti gibi içinde yaşanılan ülkenin sorunlarına pek çok konuda refleks gösterebilmek için Demokratik Güç Birliği ile hareket ediyorlar. Bu doğru bir tavır. Bazı yöre dernekleri Türkiye’deki kendi yörelerindeki bazı sorunlara da çözüm üretmeye çalışıyorlar.

– Bu derneklere “feodal birliktelik”, “ahbap-çavuş dayanışması”, “sınıf mücadelesinden uzak” gibi eleştiriler var. Sizce bu eleştirilerin haklılık payı var mı?

– Yöre dernekleri kurulurken büyük bir heyecan ve çekim merkezi yarattılar. Yöre derneklerinin bazılarında kahve kültürü baskın çıkınca sosyal faaliyetler de azaldı. Öğrencilere yardımcı derslerden tiyatro gibi sosyal etkinliklere pek çok faaliyet haliyle geri kaldı. Bu anlayış “Dernekler acaba kahveye doğru mu evriliyor” kaygısını yarattı. Kahvehane kültürü yöre derneklerini kuruluş amacından uzaklaştırır ve içini boşaltır. Bu dernekler kahvehane kültürüne asla izin vermemesi gerekir. Kimileri kahvehane oyunlarını derneğin geliri olarak görüyor olabilir ama ben kesinlikle bunu doğru bulmuyorum.

– Kendi yöre insanlarını yaşadıkları bu ülkeye doğru entegresini sağlama gibi bir vizyonları var mı?

– Gençlerin entegrasyon gibi bir sorunu yok sanırım. Siyasilerin genel ve yerel seçimlerde yöre derneklerini önemsediğini söylemeliyim. Bence en önemlisi bu derneklerin, üyelerini canlı tutacak ve geliştirecek emek odaklı dernek ve oluşumlara kapısını açmasıdır. Yöre dernekleri, devrimci demokratlarla aralarında köprü kurmalıdır. Emek odaklı derneklerin alternatif bir dünya özlemleri var. Yöre derneklerinde bu hasret yok. Bir kaç yöre derneği dışında hemen hepsinin kapısını emek odaklı derneklere açık tuttuğunu söyleyebilirim. Üyelerinin kişisel gelişimi ve toplumsal olaylara duyarlılığı açısından da önemli bu.

Yöre derneklerini emek odaklı derneklerle kıyaslamamak gerekir tabii. Yöre derneklerinde farklı siyasi düşünceden ve her sınıftan üye var. Buna rağmen kökenleri ve göçmen kimlikleriyle hayatı sorguladıklarında emek odaklı derneklere yakın durduklarını göreceksiniz. Bu açıdan yöre derneklerinin kapılarını açık tutmaları gerektiğinin altını çizerek söylüyorum. Yöre dernekleri, öğrenci ve gençleri toplumu ilgilendiren konulara eğilmeleri için teşvik etmeli. Bir de topluma ilişkin araştırma ve tez hazırlanmasında itici güç olmalı.

Baştaki sorunuza gelirsek: “Yöre dernekleri ne zaman misyonlarını bitirir?” Ondan emin değilim. Şimdilik yöre derneklerinin bir cazibesi olduğunu söyleyebilirim.