Ana Sayfa Blog Sayfa 40

Yeniden Percy Bysshe Shelley

Daha önce bu tozlu saflara arasında Percy Bysshe Shelley’den söz etmiştik. Hani Marx’ın “sapına kadar devrimciydi ve biraz daha yaşasaydı sosyalizmin öncüsü olacaktı” dediği İngiliz romantik şair…

Shelley’nin gene l82l’de yazdığı Hellas adlı şiiri, Yunan halkının Osmanlı İmparatorluğu’na karşı bağımsızlık savaşını kutlamak amacıyla kaleme alınmıştır. Shelley’nin Türklere karşı düşmanca duygular beslediğini söylemek gülünç olur. Ne var ki, Yunanistan’ın Osmanlıların egemenliği altında bulunup özgürlüğü uğruna savaşması, Shelley’nin bu ülkeden yana çıkması için yeterli bir nedendi. Eğer bir Yunan İmparatorluğu olsa da, bu imparatorluk Türkleri egemenliği altına alsaydı ya da Yunanistan Büyük Britanya İmparatorluğu’nun sınırları içinde bulunsaydı, Shelley mutlaka aynı tepkiyi gösterirdi. Nitekim bu şiirde kendi yurttaşlarına “the bought Britons” (satılmış Britanyalılar) diye çatar.

Kaldı ki, Shelley tüm Avrupalılar gibi, uygarlığın eski Yunanistan’dan çıktığına ve bu şiirin önsözünde dediği gibi, Avrupalıların hepsinin Yunanlı olduklarına inandığı için, bu ülkeyi kutsal toprak olarak kabul ediyordu.

Hellas adlı şiir, Türkiye’nin Yunanistan’a yönelik saldırılarını yöneten Sultan Mahmud’a odaklanıyor. Şair, bir yandan huzursuz ve tekrarlanan bir kâbus içinde anlatıyor Mahmud’u. Sihirli güçlere sahip olduğuna ve rüyasını yorumlayabildiğine inandığı Gezgin Yahudi Ahasuerus’tan yardım istiyor. Görüşmeleri sırasında Mahmud, Türk zaferlerinin haberlerine rağmen savaşı kaybettiğini fark ettiği için giderek umutsuzluğa kapılıyor.

Bu arada umut ve özgürlüğün zaferi için seslenen köleleştirilmiş Yunan kadınlarından oluşan bir koro yer alıyor. Fakat sözleri, sadece Yunanistan ayaklanmasına bağlı kalmıyor, aksine savaşın anlamsızlığı üzerine evrensel bir bakış sesleniş halini alıyor.

Dünyanın büyük çağı yeniden başlıyor

Altın yıllar geri dönüyor

Dünya yenilenen bir yılan gibi

Kış yabani otları eskimiş:

Cennet gülümsüyor ve inançlar ve imparatorluklar parlıyor,

Çözülen bir rüyanın enkazları gibi.

Oh, kes şunu! Nefret etmeli ve ölüm geri dönmeli?

Kes şunu! erkekler öldürmek ve ölmek zorunda mı?

Kes şunu! çömleklerine boşaltmayın

Acı bir kehanet.

Dünya geçmişten bıktı

Oh, sonunda ölebilir ya da dinlenebilir mi?

 

Anıt kadınlar – 2

NAZİZME KARŞI GERÇEK BİR KAHRAMAN; NOOR İNAYAT KHAN

Özel Harekât İdaresi içinde onun şifreli adı,  Nora Baker idi. Soylu Müslüman bir Hintli aileden geliyordu. Sessiz, utangaç, duyarlı bir genç kız olarak tanınıyordu. Sorbonne’da çocuk psikolojisi ve Paris Konservatuarı’nda arp ve piyano dersleri aldı. Şiir ve çocuk hikâyeleri yazıyor, çocuk dergilerine ve Fransız radyosuna düzenli olarak programlar yapıyordu. Budist geleneğinin Jataka masallarından esinlenen “Twenty Jataka Tales” adlı kitabı Londra’da yayınlandı. Avrupa’da müzisyen ve tasavvuf öğretmeni olarak yaşadı. Babası da Hindistan’da ünlü bir mutasavvıftı ve tasavvuf, ona barışçı ve insancıl bir dünya görüşü kazandırmıştı.

İkinci Dünya Savaşı’nda, Fransa NAZİ birlikleri tarafından işgal edildiğinde, deniz yoluyla İngiltere’ye kaçarak Cornwall’daki Falmouth’a yerleşti. Avrupa’yı kasıp kavuran NAZİ saldırganlığına karşı savaşma isteğiyle doluydu. Khan, kardeşi Vilayat’la birlikte, Nazi tiranlığına karşı savaşanların yanında yer almaya karar verdi. Kasım 1940’ta Kadın Yardımcı Hava Kuvvetleri’ne (WAAF) katıldı ve 2. Sınıf Uçak telsiz operatörü olarak eğitilmeye başladı. Haziran 1941’de bir bombardıman eğitim okuluna girdi, ancak oradaki eğitimi sıkıcı bulduğu için aktif ajan eğitimine geçti.

Bir SOE ajanı olarak, II. Dünya Savaşı sırasında Fransız Direnişine yardım etmek için İngiltere’den işgal altındaki Fransa’ya gönderilen ilk kadın telsiz operatörü oldu. Aynı zamanda, Hava Bakanlığına bağlı Hava İstihbarat Müdürlüğü’ne atandı. Kendisiyle birlikte eğitim alan diğer kadınlar, ajan kuryesi olarak görevlendirilirken, o bütün istihbaratı yöneten bir telsiz operatörü olarak çalışmaya başladı. Aynı zamanda, Almanlar tarafından esir alınan askerleri kurtarmak ve onların İngiltere’ye geçişlerini sağlamakla görevliydi.

Bu kadar çok ve karmaşık görevi yerine getirirken talihsiz bir biçimde Gestapo’nun eline düştü.

27 Kasım 1943’te “güvenli gözaltı” için Almanya’ya götürüldü ve tam bir gizlilik içinde Pforzheim’da bir hücreye kapatıldı. On ay boyunca işkenceli sorguya tabi tutuldu. Hapishane müdürünün savaştan sonra verdiği ifadeye göre, İnayat Khan işbirliği yapmadı ve kendi görevi ve diğer görevliler hakkında herhangi bir bilgi vermeyi reddetti. Bu arada hücresindeki çöp kabının tabanına mesajlar kazıyarak, başka bir mahkûma kimliğini bildirmeyi başardı ve Nora Baker olan adını ve annesinin evinin Londra’daki adresini verdi.

Inayat Khan ve Gestapo’nun eline düşen diğer ajanlar Yolande Beekman, Madeleine Damerment ve Eliane Plewman, Dachau toplama kampına gönderildiler.

Max Wassmer adında bir Gestapo askeri Karlsruhe’de mahkûm nakliyesinden sorumluydu ve kadınlara Dachau’ya kadar eşlik etti. Christian Ott adlı bir başka Gestapo ajanı, savaştan sonra ABD’li müfettişlere İnayat Khan ve üç arkadaşının kaderi hakkında bir açıklama yaptı. Onun anlattıklarına göre, dört mahkûm, geceyi geçirdikleri kamptaki kışladan idam edilecekleri avluya getirildiler. Burada Wassmer, onlara ölüm cezasını açıkladı. 1958’de Hollandalı bir mahkûm, Inayat Khan’ın ensesinden vurulmadan önce Wilhelm Ruppert adlı bir SS subayı tarafından acımasızca dövüldüğünü anlattı. 13 Eylül sabahı, dört kadın ajanla birlikte idam edildi. Son sözü “Liberté” olarak rapor edildi.

 

Baltalimanı’ndan Tanzimata, İngiliz-Osmanlı “dostluğu”

0

İngiltere ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki ilişkilerin en etkili ve derin noktasında Mustafa Reşit Paşa ve İngiltere’nin Dışişleri Bakanı Palmerston’un adları yazılıdır. Mustafa Reşit Paşa’nın Londra’da büyükelçilik yaptıktan sonra Osmanlı’nın Hariciyle Vekili olduğunu, bu zaman boyunca her ikisinin sıkı fıkı dostluk kurduğunu hatırlarsak bu ilişkinin hayli çetin bir problemin düğüm noktasında nasıl yer aldığını da anlayabiliriz.

Baltalimanı Antlaşması, 1838’de imzalandı ve Osmanlı’nın ticaretini ve olduğu kadarıyla sanayisini hemen hemen tamamen İngiliz ekonomisine bağladı. Bu ağır antlaşma şartlarını kabul ettirmek için Paşa, Mısır’da isyan eden Kavalalı Mehmet Ali Paşa’yı bastırmak için İngiltere’nin yardım edeceği vaadini koz olarak kullandı. Antlaşma imzalandı ve Osmanlı büyük bir boyunduruk altına girdi.

Fakat işin bir diğer boyutu vardı ki, ekonomik ilişkileri tamamlayan ve derinleştiren bir rol oynuyordu.

Bir yıl sonra, aynı Mustafa Reşit Paşa, tarihe “Gülhane Hatt-ı Hümayunu” olarak geçen kapsamlı bir reform bildirgesini açıkladı. İngiltere’nin baskısıyla hazırlanan bildirgeye göre, Osmanlı İmparatorluğu, bir dizi sosyal ve siyasal reform yapacaktı. Esas amacı, Osmanlı’nın içişlerine İngiltere’nin müdahale etmesini kolaylaştırmak, Hıristiyan azınlığın haklarının korunmasını sağlamak olan bildirgenin hesap edilmeyen sonuçları olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu sömürgeleşme yönünde hızlı bir yola itilirken, azınlıklar içinde ulusal uyanış, Osmanlı aydınları arasında da meşrutiyete karşı muhalefet yönünde siyasal uyanış başlamıştır. Bir yandan azınlık Hıristiyan gruplar arasında bağımsızlık akımları doğarken, Türk aydınları arasında da Türkçü milliyetçilik gelişmeye başlamıştır.

Türkiye’nin eski ve yeni tarihi açısından, Baltalimanı Antlaşması ve Tanzimat Fermanı, etkileri çok uzun süre devam eden ve günümüz açısından bakarsak sömürgeciliğin çelişik etkilerini örneklemesi bakımında da tarih yazımında bir dönüm noktası olmuştur.

 

Anıt kadınlar – 1

0

EMMELİNE PANKHURST

Emmeline Pankhurst, Robert Goulden ve Sophia Crane’nin kızı olarak dünyaya gelmiştir. Köleliğe, tahıl yasalarına karşı ve kadınların seçme ve seçilme hakkı için Liberal Parti’nin desteklendiği, orta sınıf bir ailenin içinde büyümüştür. Henüz 14 yaşındayken kadınların seçme ve seçilme hakkı üzerine yapılan toplantılara katılmıştır.

Kadınların Sosyal ve Politik Birliği (WSPU)

10 Ekim 1903 tarihinde kızı Christabel ve dört arkadaşı ile birlikte Manchester’da radikal kadın hareketleri çerçevesinde Kadınların Sosyal ve Politik Birliği’ni (WSPU) kurmuştur. Örgüt çerçevesinde Şiddetsizlik Teorisini geliştirmiştir ve daha sonraları bu teori ABD’de kadın hareketleri, Hindistan’da Mahatma Gandi’nin Britanya kolonilerine karşı yürüttüğü mücadeleye; ayrıca Martin Luther King’in öncülüğünü yaptığı Amerikan-İngiliz vatandaşlık hakları hareketine ilham vermiştir.

Ne var ki Emmeline Pankhurst, zamanla barışçıl mücadele yöntemleriyle sonuç alınamayacağına inanmaya başlamış, kurucusu olduğu hareket gittikçe radikalleşmiş, yangınlar çıkarmak, bombalı saldırılar düzenlenmek gibi yollara başvurulmuş ve bu yüzden Pankhurst birçok defa tutuklanmıştır.

3 Nisan 1913 tarihinde Pankhurst Old Bailey Ceza Mahkemesi’nde Britanya Bütçe Başkanı David Llyod George’un villasına yapılan bomba saldırısının azmettiricisi olarak üç yıl hapis cezası almıştır. Bu karar kadın hakları savunucularının polis ile sokak çatışmalarına neden olmuş, resmi kurumlara çeşitli biçimlerde saldırılar düzenlenmiş, başbakan Herbert Asquith gibi tanınmış kişilere biber ve ölü kedi atılmıştır. Protestolar, kundaklama ve bombalı saldırılar şeklinde bütün ülkeye yayılmış ve bu süreç basında Terör Dönemi olarak adlandırılmıştır.

12 Nisan 1913 tarihinde Holloway Hapishanesi’nde açlık grevi sebebiyle sağlık durumunun kötü olmasından dolayı Emmeline Pankhurst tekrar serbest bırakılmıştır. Bu arada ülkedeki karışıklık giderek güçlü bir hal almıştır. Bombalı saldırılar düzenlenmiş, posta kutularına asit dökülmüş, kiliseler kundaklanmış ve toplu taşıma araçlarına zarar verilmiştir. Sempatizanlar pazar ayinlerinde, St. Paul Katedrali ve Westminister Abbey’de “God save Emmeline Pankhurst” (Tanrı Emmeline Pankhurst’u korusun) şeklinde sloganlar atmıştır.

Olaylar, 1 Haziran 1913 tarihinde Epsom’da düzenlenen at yarışında, kralın atının önüne atlayarak ağır yaralanan ve kısa bir süre sonra ölen süfrajet Emily Davison’un ölümü ile doruk noktasına ulaşmıştır. Emily, Pankhurst tarafından kadın haklarının şehidi ilan edilmiş ve bildirilerinin manşetlerinde HİPODROMUN MELEĞİ olarak gösterilmiştir.

Aynı yıl, 1913’te parlamento, tutuklu süfrajetlerin artan açlık grevleri nedeniyle Kedi ve Fare Antlaşması adlı yasa tasarısını kabul etmiştir. Açlık grevi ve zorla beslenmelerine rağmen ciddi derecede hasta olan tutuklular serbest bırakılmışlardır. Sağlığına kavuşan tutukluların tekrar tutuklanması istenmiştir. Bu antlaşmayla sağlığına kavuşan Emmeline Pankhurst Şubat 1914’te tekrar tutuklanmış, bunun üzerine tekrar açlık grevine başlamış, hastalanmış ve tekrar serbest bırakılmıştır.

22 Mayıs 1914 tarihinde Birleşik Krallık hükümdarı V. George’a dilekçe vermeye çalışırken Buckingham Sarayı önünde tekrar tutuklanmıştır.

I. Dünya Savaşı’nın ortaya çıkması ile radikal kadın hareketleri faaliyetleri durağanlaşırken Pankhurst propagandasını Britanya’nın savaş politikalarına karşı yöneltmiştir.

1918 yılında Emmeline Pankhurst Muhafazakâr Parti’ye (İngilizce; Conservative Party) katılmış; fakat politik anlamda fazla aktif olmamıştır. Kasım 1918’den itibaren 21 yaş üstü kadınlar parlamento üyesi olabildiler; fakat seçme hakları yoktu. İlerleyen yıllarını kötü olan sağlık durumu nedeni ile Kanada ve Bermuda Adalarında geçirmiş ve 1925 yılında Birleşik Krallık’a geri dönmüştür. Pankhurst 1928 yılında vefat etmiş ve aynı yıl kadınlar için genel oy hakkı yasası yürürlüğe girmiştir.

Biraz daha yaşasa sosyalist olacaktı!

Percy Bysshe Shelley 18. Yüzyıl İngiliz edebiyatının en büyük şairlerinden biridir. Yalnız İngiliz edebiyatının değil, dünya çapında romantik akımın en önemli temsilcilerinden biri olarak kabul edilir. Shelley, aynı zamanda lirik ve felsefi şiirleriyle İngilizce dilinin gelişmesine katkıda bulunmuş bir şair olarak tanınır.

Bu çok önemli özelliklerinin yanı sıra, Shelley, siyasi ve sosyal görüşleri bakımından son derece radikal bir devrimciydi. Çağdaşı olan Lord Byron’un da aralarında bulunduğu şair ve yazarlardan oluşan bir çevrenin en etkin üyesiydi. Dönemin koşulları bakımından tam bir devrimcilik olarak görebileceğimiz, özgürlükçü, din dışı, cumhuriyetçi görüşleri savunan bu aydınlar grubunun içinde, John Keats, Leigh Hunt, Thomas Love Peacock ve şairimizin ikinci eşi olan –ki bu çok önemli devrimci kadını gelecek sayımızda tanıtacağız– Mary Shelley vardı.

Shelley’in ilerici, radikal içeriği çok açık olan şiirleri ve yazıları, hayatı boyunca çoğu yayıncı ve dergi tarafından, küfürlü ve kışkırtıcı oldukları gerekçesiyle yayınlanmadı. Bu yüzden Shelley’in İngiltere’de, sadece “yer altı okurları” vardı. Ancak şiirsel başarıları İngiltere dışında geniş çapta tanınıyordu ve politik ve sosyal düşüncesi İngiltere’de Çartist hareketi olduğu gibi, Avrupa’da da ütopik sosyalistleri ve anarşistleri de etkilemeyi başarmıştı.

Shelley’in ekonomi ve ahlak teorileri, örneğin, Karl Marx’ın da çok dikkatini çekiyordu. Ondan etkilenen yalnızca Marx değildi: Rusya’da Tolstoy, sonraki çağlarda Mahatma Gandhi ve Amerikalı siyah önder Martin Luther King onu seven ve söylevlerinde şiirlerini kullanan önderlerdi. Amerikan sivil haklar hareketi Shelley’in şiirlerinden sloganlar üretmeye bugün de devam ediyor.

Shelley, yalnız şiirleriyle değil, düzyazılarıyla da dünya edebiyatında önemli bir etki bıraktı. Victoria öncesi Raphaelite gibi şairlerin Robert Browning ve Dante Gabriel Rossetti, Oscar Wilde , Thomas Hardy , George Bernard Shaw , Bertrand Russell , W. B. Yeats , Upton Sinclair ve Isadora Duncan onun hayranları arasında yer alıyor. Yalnız aydınlar arasında değil, işçi sınıfı içinde de en çok okunan şairlerden olduğunu Engels’ten öğreniyoruz: “Shelley, dahi ve peygamber Shelley, ve, alev alev duyusallığı ve topluma karşı acı hicviyle Byron, okurlarının çoğunu proletarya arasında buluyorlar.”

Aynı zamanda romancı da olan Shelley, 1811’de yazdığı “Ateizmin Gerekliliği” adlı broşürü yüzünden “Mad Shelley” olarak adlandırıldı ve Oxford’dan kovuldu. Borç batağında, yoksulluk içinde yaşamaya mahkûm edildi. Bireysel özgürlüğe ve insanlığın mükemmelliğine inanıyordu ve kısa yaşamı boyunca uzlaşmaz bir devrimci olarak kaldı. Radikal sosyal değişimi destekleyen, devrimci içgüdülerini ve cumhuriyetçiliğini, özgür sevgiye, vejetaryenliğe ve ateizme olan inancını yansıtan ‘Queen Mab’ Shelley’nin ilk büyük şiiriydi. Yapıtlarının çoğu, yönetici sınıfın küstahlığına, yozlaşmasına ve kayıtsızlığına, halka tepeden bakan anlayışlarına duyduğu öfkeyi ifade eder.

Bir süre Londra’da ağır sefalet koşulları içinde çocukları ve eşiyle yaşadıktan sonra alacaklılarından kurtulmak için İtalya’ya kaçtı. Durumu yine çok kötüydü. Oğlu William Roma’da öldü; eşi sinir krizleri içinde ayrı bir kabus gibi yanındaydı. Yine de 1819 yazından sonraki yıl, en iyi eserlerinden bazılarını üretti. 1821’de Son derece talihsiz bir biçimde, Pisa’daki Lord Byron ve Leigh Hunt’ı ziyaretinden gemiyle dönerken patlayan bir fırtınada, boğularak öldü. 29 yaşındaydı.

Eleanor Marx Aveling’in aktardığına göre, Marx onu diğer önemli radikal romantik şair olan Lord Byron’la kıyaslarken şöyle demiş: “Byron ile Shelley arasındaki gerçek ayrım şudur: Onları anlayan ve sevenler, Byron’un otuz altı yaşındayken ölmesini iyi talihine yorarlar, çünkü daha çok yaşasa gerici bir burjuva olurdu. Öte yandan, Shelley’in yirmi dokuz yaşında ölmesine üzülürler, çünkü sapına kadar devrimciydi ve her zaman Sosyalizme öncü olacaktı.”

 

Avrupa Adalet Divanı: Brexit ile AB haklarınızı kaybettiniz!

Avrupa Adalet Divanı, Birleşik Krallık vatandaşlarının Brexit’le AB vatandaşlık haklarını kaybetmelerine karşı açtıkları davaları reddetti.

Merkezi Lüksemburg’da Avrupa Adalet Divanı, İngiliz vatandaşlarının Brexit anlaşmasına karşı açtığı 3 davayı karara bağladı. Kararda, “AB vatandaşı statüsünün kaybı ve dolayısıyla bu statüye bağlı hakların kaybı, Birleşik Krallık’ın AB’den çekilmek üzere aldığı kararın otomatik bir sonucudur” ifadesi yer aldı.

Mahkeme, AB vatandaşlık hakları kaybının Ayrılık Anlaşması veya Konsey’in bu anlaşmayı onaylayan kararı nedeniyle olmadığına, Brexit sonucunda olduğuna işaret etti.

Birleşik Krallık vatandaşı olan 3 kişi, “ayrılık anlaşması ve bunu onaylayan Konsey kararlarının kendilerini AB vatandaşı olarak faydalandıkları edinilmiş haklardan mahrum bıraktığını” iddia ederek hukuki süreç başlatmıştı.

İngiltere, Galler, Kuzey İrlanda ve İskoçya’dan oluşan Birleşik Krallık’ta, Haziran 2016’da yapılan AB referandumunda yüzde 48’e karşı yüzde 52 ile Brexit kararı alınmıştı. Birleşik Krallık, AB’den resmen 31 Ocak 2020’de ayrılmıştı.

Day-Mer Meydan Sahnesi ayakta alkışlandı

0

Aziz Nesin’in öykülerinden Yücel Erten tarafından derlenerek oyunlaştırılan AZİZNAME adlı eser, Day-Mer Meydan Sahnesi tarafından, 34. Kültür Sanat Festivali kapsamında sahnelendi.

Suat Onur Çalık tarafından yönetilen oyun, Aziz Nesin’in keskin mizah darbelerinden örnekler verirken, yönetmenin katkılarıyla güncel sorunları da sahneye taşıdı.

Elif Karabulut, Hıdır Şahin, Melek Şahin, Neslişah Şahin, Özcan Özdil, Perihan Tan, Sevinç Çelik, Sultan Umut, Tayfun Keleş, Yekbun Delice ve Zerrin Özdil’den oluşan güçlü kadro, uzun ve yorucu çalışmalarının sonucunu büyük bir başarıyla sergilediler. Oyunun kostümleri Fatma Binboğa’nın, müzikler ise Oktay Köseoğlu’nun emeklerinin ürünüydü.

İzleyenlerin kimi zaman kahkahalarla, kimi zaman hüzünlenerek izlediği oyun, üç gün boyunca yüzlerce tiyatro sever tarafından ilgiyle izlendi.

Yönetmen Suat Onur Çalık, yeni kadrosuyla ilk oyunu olmasına karşın, birikimini ve yeteneklerini izleyiciye gösterme fırsatı buldu ve kuvvetle alkışlandı.

Suat Onur Çalık, Day-Mer Meydan Sahnesi’nin, daha farklı oyunlarla festival dışında da seyirciyle buluşmaya ilişkin tasarıları olduğunu belirtti.

Festival programı yine dolu dolu

DAY-MER 34. Kültür ve Sanat Festivali’nin bu yılki programı da dikkat çekiyor. Toplumsal duyarlılığı ve kardeş ezgileri seslendiren sanatçılara bir kez daha festivalde yer verildi.

Çeşitli konuşma ve gösterilerin yanı sıra festivale Türkiye’den ve Avrupa’dan sanatçılar katılıyor.

Apolas Lermi bu yıl ilk kez bir DAY-MER festivalinde sahne alacak. Karadeniz ezgileriyle dikkatleri üzerine çeken sevilen sanatçı, sahneyi müzisyenler Doğu Ekin Değerli, Burak Ersöz, Aycan Yeter, Levent Canen ve Çağatay Kadı ile paylaşacak.

Zeynep Bakşi Karatağ da ilk kez DAY-MER Festivali’nde sahne alan sanatçılarımızdan biri olacak. Avrupa’da yaptığı konserlerle dikkatleri üzerine çeken sanatçı, Murat Karatağ, Fethi Ak, Umut Yılmaz ve Paşa Çelik ile seyirci karşısına çıkacak.

Latin Amerika grubu Lokandes daha önce festivale katılan ekiplerden. Hareketli ve mücadele şarkıları seslendiren ekip Türkiyeli dinleyicinin de büyük beğenisini kazanmıştı.

DAY-MER Erbane Grubu’nun da bir gösteri sunacağı festivalde, Londra’nın sevilen sesi Gülbahar Aksu da sahne alacak. Gülbahar Aksu’ya Anıl Duman, Burak Ersöz, Cabbar Boziye, Jamie Benzies, Paşa Çelik ve Serkan Çakmak eşlik edecek.

 

Teflon Boris “cadı avı”na maruz kaldığını iddia etti

0

Şimdiye dek sorumsuz politik kararlarının sonuçlarından her seferinde hızlıca sıyrılması sebebiyle “teflon” benzetmesi yapılan eski başbakan Boris Johnson 9 Haziran’da yaptığı bir açıklamayla milletvekilliğinden istifa ettiğini duyurdu.

Johnson Kovid-19 pandemisi döneminde kural ihlali yaptığı yönündeki iddialar konusunda parlamentoyu “kasıtlı olarak veya sorumsuzca” yanıltıp yanıltmadığına ilişkin Ayrıcalıklar Komitesi’nin soruşturma raporunun yayınlanması öncesinde, Muhafazakar Parti’nin üyesi olarak temsil ettiği Uxbridge ve South Ruislip seçim bölgesinin milletvekilliğinden istifa etti.

Yapılan ilk yorumlarda Johnson’ın istifasının beklenmedik olduğu ve bunun Johnson’ın temsilcisi olduğu Uxbridge and South Ruislip bölgesinde ivedilikle bir ara seçim yapılmasını gerektireceği ifade edildi. Johnson istifa mektubunda yaptığı açıklamada komitedeki başkan ve milletvekillerini fazalsıyla taraflı olmakla suçladı. Antidemokratik bir şekilde parlamentodan atılmaya çalışıldığını ve bu sebeple dehşete düştüğünü söyleyen Johnson “bir cadı avı”na maruz kaldığını iddia etti.

Analistler parlamentodan “en azından şimdilik” ayrı düşen Johnson’ın istifasının tekrar başbakan olarak geri dönmek için bir hamle olabileceğini ifade ediyor.

 

Şirketlerin iki yıllık karı enerji arzının kamulaştırılmasını karşılar

Unite sendikası tarafından yapılan yeni bir araştırmaya göre, Birleşik Krallık’ın enerji ağının kamulaştırılmasının maliyeti birkaç yıl içinde kendi kendini amorti edebilir.

Sendikanın araştırmasında İngiltere’nin enerji arzının kamu mülkiyetine geçirilmesi için gereken miktarın, enerji şirketlerinin 2022 baz alındığında iki yıllık karına eşit olan 90,3 milyar sterline malolacağı ifade ediliyor.

Unite enerji ağının kamulaştırılması yoluyla ülkedeki “karlılık krizinin” halkın faturalarını azaltmak, enflasyonu düşürmek ve güvenceli işler sağlamak için kullanılabileceğini söylüyor. Raporda şirketlerin sadece 2022’de Birleşik Krallık yerel enerji sisteminden 45 milyar sterlin kar elde ettiği hatırlatılıyor ve bu paranın şirketler kamunun elinde tutulsaydı, her hanenin enerji faturalarında 1.800 sterlin tasarruf etmek için kullanılabileceği belirtiliyor.

Rapor en kaba hatlarıyla, BP ve Shell’in yanına British Gaz’ın ana firması olan Centrica’nın karı eklendiğinde ortaya çıkan bu devasa tutarın, şirketlerin enerji faturalarıyla evlerini ısıtmayan tüketicileri nasıl sömürdüğünü ortaya seriyor.

Unite Genel Sekreteri Sharon Graham konuyla ilgili açıklamasında şöyle diyor: “İşçiler soğukta kalırken vurguncuların milyarları cebe indirmesine izin veren bu enerji sistemi skandalına sona vermenin zamanı geldi.”

Sendikanın raporuna şu adresten erişilebilir:

https://www.unitetheunion.org/unpluggingenergyprofiteers/