Ana Sayfa Blog Sayfa 70

Namık Kemal ve Paris Komünü

Londra’da her toplumsal ve tarihsel kıpırdanışın izini süren Faruk Eskioğlu, epey bir zamandır Namık Kemal’in Londra günlerini mercek altında tutuyor. Laf aramızda Faruk, bir Osmanlı Aristokrat ailesine uzanan kökleri içinde Namık Kemal’in akrabasıdır aynı zamanda. Ona bir selam çakarak lafa devam edelim. Konumuz ünlü “Vatan Şairi” Namık Kemal ve Paris Komünü!

Namık Kemal, Londra’da “Hürriyet” adlı “devrimci” bir gazete çıkarmaktadır. Yıl 1867-1870 arasıdır, Marx da, Kapital’in birinci cildini tamamlamış ve o da Londra kütüphanelerini alt üst emektedir. Avrupa’da devrimci işçi hareketlerinin epeyce bir etkili olduğu o tarihlerde Birbirlerinden habersiz bu iki adam, birbirinden çok farklı hedeflere yürüyerek bir şeyleri değiştirmeye çalışmaktadırlar. Namık Kemal “Vatan” kurtarma peşindedir, Marx dünya devrimi… Ama aynı zaman diliminde, pek çok Osmanlı aydını, yalnızca Londra’da değil, özellikle Paris ve Berlin’de harala gürele “hürriyetçi” gazeteler çıkarmakta, gurbette sürgün devrimciliği yapmaktadır. Yalnız yazıp çizerek değil, bir ülkeden diğerine koşuşturup kaynayan dünyanın halini anlamaya, kendi ülkeleri için neler yapılabileceğini öğrenmeye çalışmaktadır. Kimi sürgün, kimi ateşli meraklar içindeki bu aydınlardan üçü, aynı zamanda Namık Kemal’in en yakın arkadaşları olan Mehmet, Reşat ve Nuri Bey’ler de önce Fransa-Prusya savaşında Fransa’nın tarafını tutmuşlar, daha sonra Paris kuşatması sırasında da Paris halkının yanında 72 gün süren Paris Komünü’ne katılmışlardır.

Namık Kemal de bir Komün taraftarıdır. Bizzat katılmasa da oradaki arkadaşlarından ve muhtemelen İngiliz basınından öğrendiklerine dayanarak, İstanbul’a döndüğünde “İbret” gazetesinde bu konuyu işler.

Günümüz Türkçesine uyarlayarak okuyalım:

“Komün taraftarları hakkında daha önce İbret’te onların hakkaniyetle icra ettikleri eylemleri ve haklarında söylenen dayanaktan yoksun iddialara dair iki buçuk sütuna kadar delil gösterilmişti. Far dö Bosfor (adlı, İstanbul’da yayınlanan Fransızca gazete) ise –Mösyö Tier’le aynı fikirde olduğundan, Komünarların yakıp yıkıcılığından söz ediyor. Far dö Bosfor’un İstanbul’da çıkan gazetelerden bilgi almakta gösterdiği kemale bakılırsa Avrupa’da geçen olaylardan haberdar olmasına güvenemiyoruz. Kendisine şunu hatırlatırız ki, bahsettiği makalenin yazarı daha Versayılıların silahlı zulmuyle dökülen kanlar sokaklarda akmakta iken Paris’te idi. Mahkemelerde Komünarları savunan, avukatları dinledi. İki tarafın düşüncelerini yayan gazeteleri okudu. Fransa subaylarının düşman (Prusyalılar) karşısında gösterdikleri alçaklığın acısını vatan evlatlarından çıkarmak isteyip insafsızlıkta ne mertebeye ulaştıklarını tam olarak gördü. Binaenaleyh bunların hem hasım ve hem hakim olarak Komünlere yönelttikleri suçlamalar arasında falan şöyle yapmış, falan bunu itiraf ediyor yollu iftiralarına inanamaz. Versay’ın hiç bir şeyi yalana çevirmekten kaçınmıyan casuslarıyla o mahut Jezvit güruhu meydanda iken insan toplumunu düzeltmeyi amaçlayan ve amaç uğrunda canını feda etmeyi göze almış olan bu insanlara petrolcü (kundakçı, benzin dökerek yakan) sıfatını kullanmak gibi kötülüğü yakıştıramaz. Yine tekrar ederiz ki Kom ün taraftarları bir şeyleri tahrip etmek isteselerdi ellerinde bulunan toplarla iki saat içinde bütün Paris’i mahvetmeğe muktedir idiler.”

Anlaşılan, o zaman İstanbul’da da, Komün hakkında yalan yanlış haberler yayanlarla, Komün taraftarları arasında epeyce yüzeysel bir tartışma yürümüş. İlginç olan, Komün taraftarlarının, sosyalizm adına hemen hiçbir şey bilmeden, yalnızca ayaklanan halkın mücadelesini savunmalarıdır. Namık Kemal gibi, “felek esbab-ı cefasın’ toplasın gelsin, / dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten” diye yemin etmiş bir vatanseverin başka türlü davranması beklenemezdi.

Komüne katılan arkadaşları ise, Paris’teki kanlı bastırmadan ve yargılamalardan sonra altı ay daha Paris’te kalmışlar, ancak herhangi bir kovuşturmaya uğramamışlardır. Anlattıkları “korkunç çatışmalar”a katılmaktan ziyade, olayı anlamaya çalışarak ortalıkta dolaştıkları, en fazla yaralılara yardım etmekle yetindikleri anlatılıyor.

Ebüzziya Tevfik Yeni Osmanlılar Tarihi’nde, onların öyküsünü şöyle anlatır:

“Birbirlerinden ayrılmayan bu üç arkadaşa, Fransızlar tarafından Üç Türkler adı takılmış ve her nereye bir şarapnel, bir obüs düşüp de birçok askeri yaralasa, bu üç arkadaş derhal orada hazır bulunarak yaralılarla meşgul olup onların hasta barakalarına taşınmasına yardım etmişlerdir. Bunlar Fransız askeri kıyafetiyle beraber, milli serpuşumuz ve gerçek deyimi ile ‘püsküllü belamız’ olan fesi başlarında bulundurdukları için Üç Türkler deyimi, adeta istihkamların bir yerinde ‘şefkat’ deyimine eşit tutulmuştur.

Arkadaşların sonu ise, Mehmet Emin Bey hariç, katıldıkları ayaklanmanın şanına pek yakışmamıştır. Mehmet Emin Bey, Komün’ün yenilgisinden üç yıl sonra 1874 yılında genç yaşta gırtlak kanserinden ölmüştür. Reşat Bey, II. Abdülhamid döneminde paşa olmuş, Kudüs Mutasarrıflığına kadar yükselmiştir. Mustafa Nuri Bey ise, Saray kâtipliği ve Reji müdürlüğü yaparak hayatını sürdürmüştür.

 

National Gallery’deki “Türk”!

Avrupa sömürgeciliğinin çok önemli özelliklerinden biri, egemenliği altına aldığı toprakların doğasını, insanını, yer altı ve üstü kaynaklarını bilimsel yöntem ve araçlarla kılı kırk yararcasına incelemesidir. Keşfedilen, ya da ele geçirilmek istenen coğrafya parçasına giden gemiler, yalnızca asker değil, aynı zamanda dilbilimci, biyolog, jeolog, tıp hekimleri ve edebiyatçılar taşırdı… Bunu elbette “bilim gelişsin” diye değil, egemen oldukları yeni toprakları tam olarak kendi mülkleri haline getirmenin yolunu aradıkları için yaparlardı. Bilirlerdi ki, egemenlik denilen şey yalnızca siyasi ve askeri zorla değil, derinlemesine bilgi gücünün bunlara katılmasıyla sağlanırdı.

İngilizlerin Ortadoğu’daki en önemli istihbaratçıları, zamanın en önemli arkeologlarıdır. Thomas Edward Lawrence, Gertrude Bell, Michael Buch ve ünlü “Ortadoğu Mimarı” Sykes bunların en önde gelenleridir. Sümer, Akad, Asur uygarlıklarını bulup çıkaran, sonra da bugün büyük ihtişamla British Museum’da sergilenmeye devam eden uygarlık kalıntılarını Londra’ya taşıyanlar onlardır. Yalnızca kazıp çıkarmakla kalmamış, aynı zamanda insanlık tarihini aydınlatan olağanüstü bir bilgi birikim yaratmışlardır.

Arkeoloji ve casusluk konusunu başka bir tozlu sayfaya bırakalım. Bu yazımızda, National Gallery’nin portreler bölümünün küflü koridorlarından tarihin tozlu sayfalarına bir “Türk” getiriyoruz.

Edward William Lane, Doğu sanatlarını incelemek ve Arapça öğrenmek üzere 1825’te Mısır’a, İskenderiye’ye gelir. O sırada, Mısır Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın yönetiminde büyük reformlara sahne olmaktadır. Kavalalı Mehmet Ali Paşa, reformlarını gerçekleştirmek için, pek çok Avrupalı bilgin, asker ve siyasetçiyi ağırlamaktadır. Lane, Bir Türk gibi giyinip yaşar, Müslüman gelenek ve görgü kurallarını takip eder, kendisini Mansur Efendi olarak adlandırır. İzlamiyetin yasakladığı yiyecekleri yemez, şarap içmez, yemekte bıçak ve çatal kullanmaz. Lane, o dönem Doğu hayatını öylesine benimsemiştir ki, Mısırlı erkekler gibi, eğitmek için sekiz yaşındayken satın aldığı Nefise adlı kölesiyle evlenir. Mısırlıların tam güvenini kazanır ve hatta bir İngiliz olduğunu bile unutturur. Mısırlılar, ondan duygularını, düşüncelerini herhangi bir kısıtlama uygulamadan paylaşır. Hıristiyan olduğunu açıklamaz, ama inancını Hz. İsa hakkında Kuran’da yazılanları tekrarlayarak savunur.

Arapçasını, bu dilde düşünüp yazacak kadar geliştirir ve gördüğü her şeyi not almaya başlar. Özellikle Mısır’ın Arap ya da Müslüman olmayan halklarının, Kıptilerin, Yahudilerin ve Hıristiyanların özgün kültürlerini, yaşayış tarzlarını, gündelik hayatlarını inceler. Kuran’dan seçtiği kimi bölümleri İngilizceye çevirir. Aynı zamanda iyi bir ressam olan Lane, Mısırlıların gündelik hayatlarına, geleneklerine ve alışkanlıklarına ilişkin pek çok desen çizer. Halk şarkılarının notalarını çıkarır, müzik aletlerini resimlerle tanıtır. Bütün bunları yaparken, 24-25 yaşlarındadır. Çok merak ettiği fakat bir türlü iç dünyalarına giremediği kadınları incelemek üzere kız kardeşi Sophia Lane Poole’ü Mısır’a getirir. O da, özellikle hamamlar ve harem hayatı hakkında bilgi toplar. İzlenimlerini “Kahire Mektupları” adıyla yayınlar.

Lane, ayrıca “Bin bir Gece Masalları”nı da İngilizceye çevirir. 1842’de büyük bir Arapça-İngilizce Sözlüğü üzerinde çalışmaya başlar, ancak 1876’da, Arap alfabesinin 21’inci harfi olan Kaf harfine geldiğinde ölür.

Edward William Lane, belki meraklı bir serüvenci ama yanı zamanda oryantalist, çevirmen ve sözlükbilimci olarak önemli çalışmalar yapmış bir bilim insanıydı.

 

Paçavralar içindeki muhteşem kuvvet

1844 yılının kış aylarında genç bir adam, elinde bir defter ve kalemle İngiltere’deki iplik eğiricileri, dokumacılar, örgü ve dantel fabrikaları işçileri, kadın terziler ve şapkacılar, cam ve metal işçileri, maden ve tarım proletaryası arasında dolaşıyor, işçilerle söyleşiyor, gördüğü duyduğu her şeyi not ediyordu. Amacı, makinelerin hızla sanayiye girdiği toplumda meydana gelen değişiklikleri incelemek, ama asıl olarak bu değişim içinde işçilerin durumunun ve daha ileri bir değişim için onların nasıl bir etki gücü taşıdığını görmekti. Kendisinden önce de, Fransa’da, Almanya’da işçi sınıfının çalışma ve yaşama koşulları üzerine yazılmış eserler vardı; ama onlar sınıfın potansiyel devrimci gücünü incelemek yerine sefaletin resmini çekmekle yetinmişlerdi.

24 Yaşındaki genç, sanayinin teknik gelişimini, ekonominin yapısını, sosyal hayat koşullarını anlatan eserleri incelemiş, fabrika raporlarını okumuştu ama bunların ötesinde, işçilerin kendisine anlattıklarını bütün bu kitabi bilgilerden daha önemli görüyordu. Henüz sosyolojinin emekleme çağında olduğu ve esas olarak toplumsal hareketleri önleme bilimi olarak geliştirilmeye çalışıldığı bir dönemde, yüz yüze görüşmeler, anketler gibi saha araştırma tekniklerini uygulayarak sınıf hareketinin geliştirilmesi yollarını arıyordu.

Araştırmasında en çok önem verdiği yazılı kaynakların başında, işçiler üzerine sayısız haberlerin yayımlandığı Çartistlerin gazetesi “Northern Star” geliyordu. Ayrıca başka birçok gazete ve dergilerden işine yarayacak bilgileri bulup çıkarıyor, üzerinde çalıştığı kitabının taslağını olgunlaştırıyordu.

Kısa süre önce tanıştığı dostu Karl Marx’a yazdığı mektubunda: “İngiliz proletaryasının durumu üzerine olan kitabımı derledi­ğim, İngilizce gazete ve kitapların içinde tepeme kadar gömülmüş oturuyorum şu anda” diyordu.

Günümüzden tam 176 yıl önce Mart 1845’te kitabın yazımı bitti. Adı, “İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu” idi ve genç yazar Friedrich Engels’ti.

Doğrudan doğruya işçi sınıfının farklı işkollarında çalışan üyeleriyle neredeyse birlikte yazılmış olan bu kitap, kapitalist üretimin bir dizi yasalarını ilk olarak keşfeden gözlemlerle doludur. Düzenli aralarla tekrarlanan ekonomik bunalımlar, işsizlerden oluşan sanayi yedek ordusunun ortaya çıkışı, kapitalist üretimin yaygınlaşması ve fabrika sisteminin gelişmesiyle tüm emekçilerin üzerinde sömürünün artması, henüz Kapital yazılmadan önce, gözlemlere dayanarak ifade edilmiştir.

Marx’a yazdığı bir başka mektubunda, “İngilizlere güzel bir suçlar listesi hazırlıyorum” diye yazmıştı.
“Tüm dünyanın önünde İngiliz burjuvazisini, kitleler içinde cinayet, soygun ve tüm diğer suçları işlemekle itham ediyorum. Bunun için özel olarak çoğaltıp İngiliz parti başkanlarına, yazarlarına ve meclis üyelerine göndereceğim. Bir İngilizce önsöz de yazıyorum. Herifler beni anımsasınlar. İngiliz burjuvazisi kadar kötü, ama eziyet etmekte onlar kadar yürekli, tutarlı ve becerikli olmayan Alman burjuvazisi” de bu suçlamaların aynı zamanda kendilerine yöneltildiğini göreceklerdir.

Genç Engels’in bu heyecanlı sözleri, kapitalist toplumun gerçek yüzünü görmüş ve göstermiş olmasından kaynaklanıyordu. 24 yaşındaki Engels, proletaryanın sefalet ve umutlarını derinliğine tanımayı ve betimlemeyi bilmiş, onları yalnız sermayenin baskısı altında acı çeken değil, insanlığa yaraşır bir yaşam için savaşan ve kapitalist kölelik zincirlerini son halkasına kadar parçalamaya gücü yeten insanlar olarak göstermeyi de başarmıştı. Bu yapıta damgasını vuran şey, feci durumunun bilincine varan, çektiği acıların suçlusunu tanımaya başlayan ve egemen düzeni ortadan kaldırma yolunu arayan işçinin görkemli kişiliğidir.
Yapıt, burjuvaziye karşı açıkça kin, işçi sınıfı içinse derin bir sevgi ile doludur. Bununla birlikte burjuvazi, “kurtarılacak insanlar” listesinde de yerini almıştır! Çünkü ona göre, “komünizm salt bir işçi sınıfı partisi öğretisi değildir, kapitalistler de dâhil, şimdiki sınırlı koşullardan tüm toplumun kurtuluşunu amaçlayan bir teoridir.”

 

Romantik, burjuva ve sosyalist: Robert Owen

Hayatının büyük kısmını ve yıllar boyu biriktirdiği sermayesini, komünist koloniler kurmak için harcayan bir burjuvayı hayal etmek, bizim çağımız için oldukça zordur. Ama işçi sınıfının sanayi devrimiyle birlikte olağanüstü büyüdüğü, derin yoksulluk içinde yaşamaya çalışan yığınların “başka bir hayat” arayışıyla toplumsal bir güç halinde ortaya çıktığı 19. yüzyıl koşullarında böyle insanlar birer kurtarıcı kimliğiyle ortaya çıkabiliyordu. Owen, işçilerin büyük çoğunluğunun en düşük ücretlere mahkûm olduğunu, ailelerin çoğunun bir odadan ibaret evlerde yaşadığını, hırsızlık, sarhoşluk ve diğer kötü alışkanlıkların gündelik hayatı zehirlediğini, işçi çocuklarının hemen hepsinin sürekli hasta olduğunu gözlemliyor ve bunların düzeltilmesi için çareler arıyordu.

Vicdanlı, dürüst ve adalete inanmış bir insan olan Robert Owen, çarenin sosyalizmde olduğunu gördü. Böylece, İngiliz Ütopik sosyalizminin en saf, en romantik, en inançlı militanlarından biri oldu. Yönettiği ve sahibi olduğu fabrikalarda, işçiler ve aileleri için “ideal yaşam koşulları” yaratmak için radikal planlar geliştirdi. Daha sonra, yeterince para buldukça, fabrikaların dışında, topluma örnek olacağını umduğu “komünist koloniler” kurmaya girişti. Sağlıklı konutlar, okullar, küçük hastaneler, kreşler ve dinlenme alanları bulunan yerleşim alanlarıydı bunlar. İşçiler tatmin edici ücretler alıyor, sağlıklı ve huzurlu yaşıyorlardı buralarda.

Barınma, eğitim, sağlık ve refah, Owen’in başlıca öncelikleriydi. İnsanın karakteri üzerinde toplumsal çevre ve eğitimin en önemli etkenler olduğunu düşünüyordu. Kendi yarattığı toplumda aklın ve adaletin hâkim olduğu iyi insanlar toplumunu gerçekleştirmek için öncelikle bunlar yaratılmalıydı. Ayrıca, vasıflı işçi olan annelerin, bebeklerin ve çocukların bakımı gibi yüklerden kurtulduklarında daha verimli olabileceğini, ailenin huzur ve mutluluğunun erkek işçileri de daha çalışkan ve namuslu yapacağına inanıyordu.

Engels, onun hakkında, şu değerlendirmeyi yapmıştı: “Owen, en gelişmiş kapitalist üretim ülkesinde ve bu üretimin doğurduğu çelişkilerin etkisi altında, doğrudan doğruya Fransız materyalizmine bağlanarak, sınıf ayrılıklarının ortadan kaldırılması üzerindeki önerilerini sistemli olarak geliştirdi. Ona göre, sosyalizm mutlak doğruluk, mutlak akıl ve mutlak adaletin dışavurumudur.”

Komünal işletmecilik düşüncesini 18827’de Amerika’da, Indiana’da, “New Harmony” adını verdiği yerde gerçekleştirebilme şansı buldu. İki yıllık bir denemeden sonra işler yolunda gitmedi ve işletmenin iflas etmesiyle bu iyimser komünist toplum projesi sona erdi.

Owen, 1840’larda Hampshire’ın kırsal kesimde işsizlik, yoksullaşma ve sakat bırakan yetersiz beslenme sorunlarının bütün toplumu sardığı bu bölgede, bir denemede daha bulundu. Bölgede, 1830’lardaki Swing isyanları sonrasında huzursuz ve rahatsız bir nüfus doğmuştu. Hampshire’daki Queenwood Çiftliği’nde yeni bir komünal yerleşim yaratmaya girişti.  1000 dönümlük araziyi kiraladı ve yerleşim merkezi olarak Harmony Hall adında büyük bir bina inşa etti. Yeterli sermaye yoktu ve 500 işçiyi kapsamayı amaçlayan topluluk, ancak yüz kişiye ulaşmıştı. Bu, fonları tüketen hazin bir başarısızlıktı.  Owen, kendisini sendikalarda, kooperatiflerde düşüncelerini yaymaya, yasa tasarıları hazırlayıp parlamentoda kabul edilmesini sağlamaya adadı. “Sekiz saat çalışma, sekiz saat eğlence, sekiz saat dinlenme” sloganı ona aittir. Karl Marx ve Friedrich Engels, onun ütopik düşüncelerini, kendilerinin öncellerinden biri olarak değerlendirmişlerdir. Engels, gençlik yıllarında Owen’ın çıkardığı bir gazetede çalışmıştı.

Hayatı boyunca bütün dinlere karşı olan Owen, 83 spiritüalizme yöneldi. Benjamin Franklin, Thomas Jefferson ve diğerlerinin ruhlarıyla irtibat kurduğunu iddia etti. Bunların amacının, “insan varoluşunun mevcut, yanlış, parçalanmış ve sefil halini gerçek, birlik ve mutlu bir duruma dönüştürmek… dünyayı evrensel barışa hazırlamak ve tüm ruhlara aşılamak” olduğunu açıkladı.

Hayatının çoğunu İngiltere ve İskoçya’da geçirmiş olmasına rağmen, Owen son yıllarında memleketi Newtown kasabasına geri döndü. Orada 17 Kasım 1858’de, oğulları tarafından kurulan bir vakıftan elde edilen yıllık gelir dışında beş parasız öldü.

 

Ütopyadan bilime: Thomas More

Çağlar boyunca insanlığın en temel özlemi, eşitlik, özgürlük, kardeşlik üzerine kurulmuş adaletli bir toplumda, bolluk içinde ve sağlıklı yaşamak olmuştur. Bunu bazen inançlar içinde ifade etmiş, kimi zamanda isyanla, ayaklanmayla kurmak istemiştir. Fakat ilk kez sistemli bir toplum tasviri halinde yazmak, Thomas More adlı bir İngiliz aydınlanmacısının başarısı olmuştur. Eserine UTOPİA adını vermiştir. İdeal bir toplum içinde, kardeşçe, eşit ve neredeyse yasasız yaşayan insanların yurdudur burası.

Ütopya’nın yazarı, Avrupa’nın Ortaçağ’dan çıkış sancıları çektiği bir dönemde, Fransa, İtalya, Hollanda ve Almanya’da, büyük bir yenilenme düşüncesinin doğup geliştiği bir ortamda hayal ettiği yeni bir dünya özlemini dile getirmiştir.

Thomas More, Kral VIII. Henry’nin yanında onun hayran olduğu bilge öğretmeni olarak büyük bir itibar sahibiydi. Fakat Kralın, özel hayatındaki ahlaksızlıklarına kendi keyfine göre din icat ederek kılıf uydurmaya çalışmasına şiddetle karşı çıktı ve bunun cezasını o bilgi dolu kafasını cellâda teslim ederek ödedi. Zaten önceden şöyle söylemişti: “Yurttaşların kin bağladığı, hor gördüğü bir kral; halkı ezerek, soyarak, dilenci durumuna düşürerek tahtında tutunabilecekse, bıraksın krallığı, insin gitsin tahtından.”

Nasıl bir dünya düşlüyordu Thomas More?

Utopia’nın öteki kentlerinden ne daha büyük ne de daha güzel olan başkent Amaraute, surları, taş köprüleri, geniş ve çamursuz sokakları, rahat evleriyle, temizliği ve ferahlığıyla zamanın büyük kentlerine hiç mi hiç benzemiyordu. Bu rastgele uydurulmuş bir kent tasviri değildi. Zira zamanın Londra’sı, sokaklarından lağımlar akan, derme çatma evlerde binlerce yoksulun yaşadığı bir kentti. Zorla başlarını soktukları daracık evlerde sürünerek ölünceye kadar yaşamak zorundaydılar. Thomas More, bu korkunç manzaraya bakarak, Utopia’lıların her on yılda bir, numara çekerek, evlerini değiştirebildiklerini, başka bir güzel ve sağlıklı eve taşındıklarını hayal etmişti. Bu kural, diğer yandan mülkiyet duygusunu “terbiye” ediyordu. More, ömür boyu aynı evde oturan bir kişinin, o evi artık kendi öz malı saymasından daha doğal bir şey olamayacağını biliyordu. Ona göre, böylesine köleleştiren bir mülkiyet duygusunun gelişmesini ise önlemek gerekirdi.

Utopia’da para diye bir şey yoktur. Her evin başı, çarşıya gidip, istediği kadar eşya ve yiyecek alır. Her şey bol olduğu, herkes de yöneticilere güvendiği için, çarşıdan gerektiğinden fazla eşya ya da yiyecek almak, aklından bile geçmez bir Utopia’lının.

Yurttaşların ekonomik açıdan eşitliği üstüne kurulduğu için, gerçek anlamda bir demokrasi olan Utopia’da, bu eşitliğin bir simgesi olarak, herkes bir örnek giyinir. Ancak kadınlarla erkeklerin, bekârlarla evlilerin kılıkları arasında bazı küçük ayrımlar vardır. Yöneticiler ve din adamları da, tıpkı öteki Utopia’lılar gibi giyinirler. Kışın da yazın da giyilebilen bu giysilerde “hem güzellik, hem de rahatlık aranır.”

Utopia’lılar, kıymetli taşları cilalayıp, oynasınlar diye küçük çocuklara verirler. Bunların pırıltısından ilkin hoşlanan çocuklar, büyüyünce bebeklerinden ve öteki oyuncaklarından vazgeçtikleri gibi, bunlardan da vazgeçerler. Yıldızların, ayın, güneşin ışığını görebilen yetişkin bir insanın, elmasların cılız pırıltısına kapılmasını, aklın alamayacağı kadar saçma bulur Utopia’lılar. Onun için Utopia’lılar, tabaklarla kupalarını, güzel işlenmiş topraktan ya da camdan; en bayağı ev eşyasını da, yani lazımlığı da, altından yaparlar.

Utopia’da yasa sayısı çok azdır; çünkü bu toplumun üyeleri hem kusursuz bir biçimde eğitilmiş ve örgütlenmiştir; hem de özel mülkiyet olmadığı için, neyin kimin malı olduğunu saptamaya çalışan ve Avrupa’da yıllarca süren davalara ve bunlarla ilgili yasalara gerek yoktur. “Bir insanın, ya okuyamayacağı kadar çok, ya da anlayamayacağı kadar şaşırtıcı ve karanlık yasalarla bağlanmasını, hak ve adalete aykırı bulur Utopia’lılar.”

Thomas More, 500 yıl önce düşünüp söyledi bunları. Kendisinden üç yüz yıl sonra bu hayali bilimsel bir programın konusu haline getirmek, Karl Marx’ın işi oldu.

 

Taraf-ûl Dhaggra Meydanı

Bizim Arif’e inanacak olursanız, Devonshire granitinden yapılmış o 45 metrelik sütunun tepesindeki adam, çevresindeki dört aslandan korktuğu için oraya tırmanmıştır! İşin aslı şu ki, bu şahıs Amiral Horatio Nelson’dur ve Thames Nehri’ne demirlemiş olan şanlı donanmasını gururla selamlamaktadır! Napolyon’un İspanya Krallığının desteğindeki donanmasını Taraf-ûl Dahaggra deniz savaşında perişan ederek İngiltere Krallığının dünyanın tüm denizlerine hâkim olmasının kapısını açan odur.

Bu büyük deniz savaşı, tarihe Trafalgar Savaşı olarak geçmiştir ve Lord Amiral Nelson zafer kazandığı o savaşta ağır yaralanmış ve dönüşte ölmüştür. Daha önceki savaşlardan birinde bir kolunu kaybetmiş, bir başka savaşta da gözlerinden biri oyulmuştur! Şimdi o haliyle, kimsenin şapkasını düşürmeden bakamayacağı kadar yüksekte, yapayalnız duruyor.

İngilizlerin Trafalgar dedikleri yere Araplar Taraf-ûl Dhaggra derlermiş. Nasıl telaffuz edildiğine bağlı olarak bu son kelime, Dhaggra, garb, dağgr, veya aggra olabilir. Hepsinin anlamı farklı ama söylenişleri birbirine yakın. Arapların kastı, eğer Taraf-ûl Garb ise “batı tarafı” demektir. Dağgr ise, hainlerin veya kâfirlerin tarafı anlamına geliyor; yok, Aggra ise, denizlerin sonu olan Herkül Sütunları demektir!

Hepsi de Cebelitarık boğazının kıyısındaki bu küçük kentin adı olabilir. Hem Araplara göre batıdadır, hem yine Araplara göre hain kâfirlerin tarafıdır, hem de Akdeniz’in sonu ve Okyanusun başlangıcı olduğu için, mitolojideki Herkül Sütunları’nın tarifine uymaktadır.

Gelgelelim, İngiliz için bunların hiçbir önemi yoktur. Meydanda başıboş dolaşanların pek umurunda olmasa da, 215 yıl önce Amiral Nelson’un Napolyon’un imparatorluktan düşüp sürgüne gitmesine sebep olan zaferi anlamını bilmediği o kelimeyle anılıyor: Trafalgar Savaşı!

 

Marksist arkeolojinin kurucusu: Gordon Child

DAY-MER Kültür Komisyonu tarafından düzenlenen Göbeklitepe söyleşisi büyük ilgi gördü ve hâlâ tartışılıp söyleşiliyor. Burada, tarihin tozlu kâğıt sayfaları içinde dolaşırken, on binlerce yıl öncesinden kalan taşları bilim ve akıl yoluyla okuyanları hatırlamak için, bu söyleşi bir fırsat olsun.

Taşları okumak, elbette kâğıtlar üzerindeki bilinen yazıları okumaktan daha meşakkatli bir iştir. Bunu beceren insanlar, ölmüş bir dilde bilinmeyen yazılarla yazılan anlaşılmaz mesajları çözmeye çalışmışlardır. Yaptıkları iş, bir gazetecinin felsefeyi tanımlamak için söylediklerine benzer: “Kör bir insanın, karanlık bir odada, olmayan siyah bir kediyi araması!”

Taş üzerine kazılmış kimi şekillerin yazı olup olmadığı bile kesin değilken, üstelik ölmüş bir dilin ürünüyken, oradan bilgi çıkarmak ve o bilgiyle tarihin karanlık mağaralarını aydınlatmak, gerçekten olağanüstü bir iştir.

Bunun bir de, üstünde hiçbir işaret ya da şekil bulunmayan taşlardan bilgi çıkarma yanı vardır ki, insan aklının ve bilimsel çalışmanın en büyük başarılarından biridir.

Gordon Child, Avustralya’ya sürülmüş eski “suçlu ve mahkûm” zoraki göçmenlerden birinin torunudur. Sidney’de doğmuş, sonra bir yolunu bulup Oxford Üniversitesine girmiş, orada tarih, dilbilim, arkeoloji üzerine bugün de geçerliliğini sürdüren teoriler inşa etmiştir. Fakat en önemlisi, bütün bu bilgi birikimini Marksizm’le bütünleştirmiş ve tarihi masal anlatımından çıkarıp bir bilim haline yükselten çok önemli katkılar yapmıştır.

1925 yılında arkeoloji teorisi üzerine çalışmalarını “Avrupa Uygarlığının Şafağı” adlı kitabıyla bilim çevrelerinde büyük yankı yarattı. Avrupa uygarlığının doğuşunda Yakındoğu’nun, özellikle Mezopotamya’nın rolünü anlattığı bu eseri, özellikle Avrupa uygarlığının kökenini yalnızca eski Grek-Latin uygarlıklarında gören yerleşik anlayışa güçlü bir karşı çıkıştı.

G. Childe çok iyi bir dilbilimciydi. Ölü dilleri diriltmenin yol ve yöntemlerini geliştirdi. Britanya neolitiği üzerine kazı çalışmalarını yürütürken, verileri Marksizm’in kendisine kazandırdığı bakış açısıyla değerlendirmesi ile ön plana çıktı. 1928 yılında yazdığı “The Most Ancient East” adlı kitabı büyük ilgi gördü. Gordon Child, Yunanistan, Balkanlar, Irak, Hindistan ve ABD’de de kazı çalışmalarına katıldı. Sovyetler Birliğine yaptığı ziyaretler ise, kendi deyişiyle, “arkeolojik kişiliğini” geliştirmekte önemli bir etken oldu.

1946-1956 yılları arasında Londra Üniversitesinde Tarih Öncesi Arkeolojisi profesörlüğü ve Arkeoloji Enstitüsü yöneticiliği yaptı.

G.Childe, bilimi üniversite duvarları dışına çıkararak, herkes tarafından anlaşılır hale getirmek için bayağılığa düşmeyen popüler bir yazım anlayışını benimsemişti. En çok okunan iki kitabı “Tarihte Neler oldu” (What Happened in History) ve “Kendini Yaratan İnsan” (Man Makes Himself), insanın en eski geçmişine tarihsel materyalizmin uygulanmasının yetkin örnekleridir. Yine “Doğu’nun Prehistoryası” adlı eseri, özellikle neolitik devrim dönemine ilgi duyanlar için vazgeçilmez bir başvuru kaynağıdır. Bu eserlerinde Gordon Childe, arkeoloji ve tarih bilimlerine, “Neolitik Devrim (Neolithic Revolution)” ve “Kentleşme Devrimi (Urban Revolution)” teorilerini armağan etmiştir. Onun bu iki teorisi, bizzat katıldığı arkeolojik çalışmalara ve yerinde kayıtlara dayanmaktadır ve günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Sık sık, her yeni buluş karşısında “tarih yeniden yazılacak” diyenler, onun günümüzden 60-70 yıl önce yazdıklarından habersiz görünmektedir. Çünkü o, ihtiyacı duyulan “yeni tarihi” çok öncelerden yazmıştır.

Gordon Child tarihi, masallar, dinsel söylenceler içinde boğulmuş, ya da kralların ve soyluların soykütüklerini tutan bir yazım alanı olarak değil, insanın kendini var ediş çabasının, bir başka deyişle insan emeğinin yaratıcı geçmişinin araştırılması olarak görmüş ve eserlerini bu bakış açısıyla yazmıştır. Edinburgh’dan sonra 1956 yılından da emekli olduğu Londra Üniversitesindeki Arkeoloji bölümüne dekan olarak atanan Child, 1957 yılında Avustralya’ya dönmüş ve Blue Mountain de intihar etmiştir.

İnsan nasıl insan oldu sorusuna cevap arayanlar “Kendini Yaratan İnsan” adlı eserini, geçmişte gerçekten neler olduğunu öğrenmek isteyenler de “Tarihte Neler Oldu”yu mutlaka okumalıdır.

 

14. Yüzyıl Büyük Köylü Ayaklanması

İngiltere’nin 100 Yıl Savaşları ve korkunç veba salgınıyla yoksulluk ve açlık batağında çırpındığı bir dönemde, 1381 yılında Wat Tyler İsyanı, bir diğer adıyla Büyük Ayaklanma patladı.

İsyanın lideri olan Tyler’ın yaşamı hakkında, Essex kentinde 1341 yılında doğduğu ve bir tuğla ustası olduğu dışında fazla bilgi yoktur.

Olağanüstü yoksullaşan köylülerin ayaklanmasına yol açan kıvılcım, vergi toplayıcılarına karşı küçük çapta bir protesto oldu. Hareket, Mayıs 1381’de ülkenin güneydoğusuna hızla yayıldı ve köylülerle devlet güçleri arasında şiddetli bir çatışmayla sonuçlandı. Birçok yerel zanaatkâr ve köy yetkilisi de dâhil olmak üzere geniş bir kırsal toplum yelpazesi isyanın sosyal tabanını oluşturuyordu. İsyancılar vergilendirmeyi azaltmayı, serfliğin kaldırılmasını, Kralın ve üst düzey yetkililerinin sınırsız yetkilerinin kaldırılmasını ve her zaman kendi aleyhlerine karar veren hukuk mahkemelerinin kaldırılmasını istedi.

Wat Tyler önderliğinde köylüler, radikal din adamı John Ball’un, “Âdem tarla sürerken ve Havva yün eğirirken efendiler var mıydı? En başından beri bütün insanlar özgür yaratıldı, esaret ve kölelik haksız baskıyla geldi. Ve bu yüzden şimdi, bize tanrı tarafından bahşedilen özgürlüğü geri kazanabileceğimiz ve esaret boyunduruğunu çıkarabileceğimiz zaman gelmiştir” sözlerini bayrak yaparak Londra’ya ilerledi.

Henüz 14 yaşında olan Kral II. Richard, Londra Kulesi’ne sığındı. 13 Haziran’da isyancılar Londra’ya girdi ve Londra halkının çoğunluğu da onlara katıldı. Gaols’a saldırıldı, başpiskopos ve vergiden sorumlu baş memur Hales öldürüldü, Lord John’un kaldığı Savoy Sarayı yok edildi, mahkemelere ateş açıldı ve hükümet görevlileri öldürüldü. İsyancılar, Londra Kulesi’ne girerek Lord Chancellor’ı ve içeride buldukları Lord High Treasurer’ı da öldürdüler. Ertesi gün Kral Richard, Mile End’deki isyancılarla görüşmeye razı oldu ve serfliğin kaldırılması da dâhil olmak üzere taleplerinin çoğunu kabul ettiğini bildirdi.

15 Haziran’da Tyler, Smithfield’daki isyancılara elde ettikleri hakları anlatmak için buluşmak üzere şehri terk etti. Richard’ın muhafızları Tyler’ı yakaladı ve öldürdü. Richard, Londra belediye başkanı William Walworth’un şehirden milis toplaması ve isyancı güçleri dağıtması için emir verdi, ardından Londra’da düzenin yeniden sağlanmasıyla isyancılara vermiş olduğu ödünleri iptal etti. İsyan, önderini kaybetmesine karşın sönmedi. East Anglia, Cambridge Üniversitesi saldırıya uğradı ve birçok kraliyet yetkilisi öldürüldü.

Nihayet, 25 -26 Haziran’da Kuzey Walsham Muharebesi’nde Henry Despenser’ın yönettiği orduyla savaşta, isyancıların son ordusu da yenildi. Ancak aynı taleplerle ayağa kalkan köylülerin isyanı, kuzeye doğru genişledi. York, Beverley ve Scarborough, Bridgwater ve Somerset bölgeleri isyancıların eline geçti. Richard düzeni sağlamak için 4.000 askeri seferber etti. İsyancı liderlerin çoğu yakalandı ve idam edildi. Kasım ayına kadar en az 1.500 isyancı öldürülmüştü.

İsyan başarısız olmasına rağmen, köylülerin gücü korku salmaya devam ediyordu ve en azından, “poll tax” denilen vergi kaldırılmış ve bir daha uygulanmamıştır. Ta ki, 600 yıl sonra Thatcher tarafından tekrar yürürlüğe konulana kadar!

 

Veba Komiseri W.C. Rand

Korona virüsünün yol açtığı korku ve panik psikolojisi, salgın hastalıktan daha hızlı yayılıyor ve daha fazla etkili oluyor. Çinli görünce yolunu değiştirenler, karantinaya alınanların barındıkları yerleri (Ukrayna’da olduğu gibi) yakıp taşlayanlar, Çin malı almaktan korkup barkod okuyarak malın menşeini anlamaya çalışanlar, hastalananlar kadar acı çekiyor! Geçmiş olsun.

Salgın hastalıkların geçmiş zamanlarda, toplumsal ve siyasi sonuçları olmuştur, bugün de oluyor, daha da olacaktır.

Kara veba günlerine dönelim ve İngiltere’nin kara tarihinden bir tozlu sayfa daha açalım. İngiltere’nin en önemli sömürgesi olan Hindistan’da, Mumbai’den sonra en büyük kent olan Pune’de 1896’da korkunç bir veba salgını başladı, “hastalıkla mücadele için” sömürge yönetiminin önemli isimlerinden W.C. Rand, kente “Veba Komiseri” olarak atandı. Rand, hekim falan değildi. Halk sağlığı, hastalıklar falan konusunda hiçbir bilgisi ve deneyimi de yoktu. Yalnızca “halk” denilen “illetin” nasıl “tedavi” edileceği konusunda ırkçı, şiddet yöntemlerini benimseyen görüşlere sahipti. Hastalık bölgesinde karantina kurmak adına, kadın-erkek herkesi çırılçıplak soyarak topladı, evleri, eşyaları yaktı (dezenfekte için!), zorunlu göç uyguladı. Evlere zorla girme, kadınlara tecavüz, dinsel mekânlara hakaret, Rand’ın, fırsat bulmuşken Hindistan halkı üzerinde uyguladığı şiddet biçimlerinden bazılarıydı. Kuşkusuz bu “iyileştirici” yöntemler hastalığın yayılmasını engellemediği gibi Hindistan halkında ağır ve şiddetli tepkilerin doğmasına yol açtı. Sonuçta, gözü kara üç Hint yiğidi, Chapekar kardeşler, Damodar, Balkrishna ve Vasudev onu ve yanındaki Teğmen Ayerst’i öldürdüler. Böylece, “bir salgını önlemek için alınan en sert tedbir” deyimini ardında bırakarak gitti.

Salgınları insanları suçlu görerek önlemenin bu örneği, aslında günümüzde yaşadıklarımıza bakarak söyleyecek olursak, Rand’la birlikte ölmüş değil! Wuhan’da başlayıp dünyaya yayılan hastalıkla mücadelenin bilimsel araçlarla sürdürüldüğü bir sırada, hastalara ve hastalık kuşkusu taşıyanlara karşı girişilenlerin önemli bir bölümü Rand’ın ruhunu taşıyor. Bir yandan hükümetler, salgını neredeyse yasaklarla durdurmaya çalışıyor, diğer yandan kendilerine asla bulaşmamış, bulaşamazmış gibi propagandaya hız veriyor. “Veba Komiserleri”nin yerini alan “Korona Komiserleri” bugün hâlâ yaşıyor ve hükümetlerin emrinde çalışıyor.

 

Victoria Döneminin Şatafatı ve Sefaleti

Dünya İmparatorluğu’nun en parlak dönemlerinden birisi kuşkusuz Kraliçe Victoria dönemidir.

Bu dönemde İngiltere, ekonomik üstünlüğüyle, denizlerdeki tartışılmaz hegemonyasıyla ve sanayi devriminin sağladığı olağanüstü gelişmelerle olduğu kadar, bilim, sanat ve edebiyatta da insanlığın en parlak yıldızı gibi görünüyordu. İngiltere, tam anlamıyla XIX. Yüzyılın süperden de süper devletiydi.

Bu tartışılmaz dünya egemenliği sayesinde, Kırım Savaşı bir yana bırakılırsa, İngiltere, Dünya Barışı’nı sağlayan güç olarak da görülüyordu. Kimsenin ses çıkaracak hali kalmadığından, herkes onun çizdiği sınırlara razı olmak ve “barış içinde boyun eğmek” zorundaydı.

Döneme adını veren Kraliçe Victoria, bu şatafatın başlıca yaratıcısı olarak gösteriliyordu. 18 yaşında tahta çıkmıştı ve 81 yaşında ölene kadar, 63 yıl boyunca politik zekası, güçlü iradesi ve sarayı yönetimin merkezi haline getirmesi zaten dünyanın merkezi olan İngiltere’nin başındaki kadın olarak “Dünyanın Merkezi olan Kadın” halini almıştı.

Victoria’nın temsil ettiği bu şatafatın bir de iğrenç ve yoksul İngiltere olarak tanımlanabilecek sefil yüzü vardı. Milyonlarca insan, hepsi 4 metrekare olan kümes gibi evlerde yaşıyor, kanalizasyon, temiz su ve yakacak bulamadan, paçavralar içinde sürünüyordu. Hızla ilerleyen büyük burjuvazi ve saray çevresi dışında büyük bir yoksulluk ve korkunç yaşam koşulları hâkimdi. Engels’in “İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu” adlı ünlü kitabı, insanlık dışı koşulları en iyi anlatan bilimsel kitap olarak bugün de önemini korumaktadır. Engels’in edebiyattaki karşılığı Charles Dickens’tir.

Yoksulluk, açlık ve sefaletin yol açtığı suçların başında hırsızlık gelmektedir. 19. yy’da Britanya adasında hırsızlık önüne geçilemeyen sosyal bir sorun halindedir. Dickens, “Oliver Twist” adlı romanında bu konuyu sosyal boyutlarıyla derinlemesine ele almıştır. Dickens toplumdaki bütün olumsuzlukların kaynağının yoksulluk olduğunu özellikle çocukların sömürülmesinin, acımasızca madenlerde, baca temizleme işlerinde kullanılmasını yürek dağlayan bir biçimde anlatır.

Pislik ise, özellikle Londra’nın asıl yüzüdür. Thames Nehri, kentin bütün lağımlarının aktığı bir balçık ve iğrenç koku kaynağıdır. Nehrin üstünde, başta fareler olmak üzere, leşler, cesetler yüzmektedir. Başta veba olmak üzere, kentteki salgın hastalıkların kaynağı bu kirli sudur.

Charles Dickens, “İki Şehrin Hikâyesi” adlı romanında bu dönemin iki yüzünü şu sözlerle anlatmaktadır.

“Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı hem de aptallık, inanç devriydi, hem de kuşku, aydınlığın mevsimiydi, karanlığın da, umudun yeşerdiği bir bahar, umutsuzluğun çöktüğü bir kıştı. Hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu.”

Bir de, döneme adını veren Kraliçe’nin damgaladığı ahlak anlayışı vardır ki, sözünü etmeden geçemeyiz. Bunca yoksulluk ve pislik içinde, insanları çok ahlaklı tutmak için katı kurallar geliştirilmişti. Özellikle cinsel hayat, çocukların eğitimi ve kadınların toplumsal rolleri hakkında en katı en gerici kurallar bu dönemde dayatıldı. Ayrıntıları daha sonra görebiliriz, ama şimdilik şu kadarını ipucu olarak verelim: Victoria İngiltere’sinde, kütüphane kurallarına göre kadınlarla erkeklerin yazdığı kitaplar, kişiler evli değillerse, aynı rafta yan yana konulamazdı!