Ana Sayfa Blog Sayfa 35

Bankalara vergi indiriminin haftalık maliyeti 29 milyon sterlin

İngiltere’nin en zengin başbakanı unvanına sahip Rishi Sunak’ın, maliye bakanı olduğu dönemde bankaların ek vergilerinde yaptığı kesintinin kamu bütçesine maliyeti haftalık 29 milyon sterlin. Sendikalar Konfederasyonu TUC tarafından 18 Kasım’da açıklanan bir rapor, bankalardan alınan ek vergilerin yüzde sekizden yüzde üçe düşürülmesinin önümüzdeki dört yıl içinde altı milyar sterlin vergi kaybına yol açacağını ortaya koydu.

Muhafazakârların politikaları halkın haklarını zenginlerin ise vergilerini kesiyor

Muhafazakâr Parti’nin 13 yıllık iktidarı boyunca yapmış olduğu kesintilerden işçi ve emekçiler zararlı, sermaye ve işverenler ise kârlı çıktı. Muhafazakârlar bir taraftan halkın yararlandığı servis, hizmet ve haklarda kesinti yaparken, diğer taraftan da zenginlerden, şirketlerden ve bankalardan aldığı vergilerde kesintiler yaparak, kamu harcamaları için kullanılacak kaynakların zenginlerin kasalarına girmesini sağlıyor. Artan enflasyonu bahane ederek faiz oranlarını sürekli arttırarak, bankaların kârlarının rekor seviyelere ulaşmasının önünü açan hükümet, aldığı ek vergiyi de yüzde beş düşürerek, bankaların kârlarına kâr kattı.

TUC rapora dair bulguları paylaştığı açıklamasında, Britanya’nın vergi sisteminin artık amacına uygun olmadığını ifade ederek, okullar ve hastaneler parasızlıktan işlemez haldeyken, maaşları mortgage aracılığı ile bankalara aktarılan ailelerin sefil duruma düşürülmesine dikkat çekti. TUC’nin yapmış olduğu tahmine göre vergi kesintilerinden dolayı bu yıl yaşanacak olan gelir kaybı 2.5 milyar sterlinden fazla olacak. Önümüzdeki Mart sonuna kadar 2.5 milyar sterlinin büyük bir kısmını kasalarına aktaracak olan HSBC, Barclay, Lloyds ve NatWest bankaları bu yılın ilk üç ayındaki kârlarının toplamı 41 milyar sterlin olarak tahmin ediliyor. Bankalar kârlarını 2020 yılına göre yüzde 400 arttırırken halk ve emekçiler hayat pahalılığı, dondurulan maaşlar ve kesintiler nedeniyle sürekli olarak gelir kaybı yaşamakta.

Rapora dair bir değerlendirme yapan TUC Genel Sekreteri Paul Nowak şunları söyledi: “Başbakan’ın zamanlaması çok kötü olan ek vergileri düşürme kararı, kamu kaynaklarını ve kamu hizmetlerini çok gerekli olan fonlardan yoksun bıraktı. …”Bu tamamen siyasi tercihlerle alakalı. Hem bankalar için vergilerin düşürülmesi hem bankacılara sınırsız ikramiyeler verilmesi, bu hükümetin kamu yararından ziyade aşırı zenginliği ödüllendirmekle ilgilendiğini gösteriyor.”

Positive Money kampanya grubunun politika ve hukuk temsilcisi SimonYouel ise yaptığı değerlendirmede, hayat pahalılığı krizi sırasında bankalara yapılan vergi kesintilerinin hiçbir zaman haklı gösterilemeyeceğini söyledi.

Bankaların ve halkın temel ihtiyaçlarından kâr eden şirketlerin vergileri arttırılsın

TUC hazırladığı rapor aracılığı ile bankacılık sektöründeki aşırı kârların vergilendirilmesine ilişkin önerilerini de paylaştı.

Bu öneriler;

• Banka ek ücretindeki kesintilerin tersine çevrilerek %8’e ve genel kurumlar vergisi oranının yeniden %33 çıkartılması. Bu düzenleme ile dört yılda elde edilecek ek vergi toplamı yaklaşık 6 ila 6.5 milyar sterlin civarında olacak.

• Banka kârları üzerinden %35’lik bir genel vergi oranı oluşturmak için banka ek ücretinin %10’a yükseltilmesi. Bu düzenleme ile dört yılda elde edilecek ek vergi toplamı yaklaşık 7.5 milyar ile 8.1 milyar sterlin civarında olacak.

• Bankalara yüzde 35 ek düşeş vergisi (windfalltax) getirilerek, enerji şirketlerinden alınan vergilerle eşitlenmesi. Bu, toplam kurumlar vergisi oranının %60 olmasını sağlayacak ve 4 yıl içinde toplanacak vergilerde 26 milyar ile 28 milyar sterlin arasında bir artış sağlayacak.

TUC, Birleşik Krallık’ta servetin ve aşırı kârların daha adil bir şekilde vergilendirilmesi konusunda ulusal bir tartışma çağrısı da yaptı. Britanya’nın vergi sisteminin artık amacına uygun olmadığına vurgu yapan TUC, beklenmedik durumlar ve krizlerden elde edilen kârların vergilendirilmesine dair halkın ne düşündüğünü tespit etmek için Eylül ayında bir anket de yaptırdı.

Bu ankete göre halkın dörtte üçü (%75) bankaların aşırı kârlarına beklenmedik bir vergi getirilmesini destekliyor; buna 2019 seçimlerinde Muhafazakârlara oy verenlerin %76’sı da dahil.

2019’da Muhafazakârlar için oy kullanan seçmenlerin %81’i dâhil olmak üzere, her 5 kişiden 4’ü (%80) enerji şirketlerinin kârlarına beklenmedik bir vergi getirilmesini destekliyor.

10 kişiden 7’si (%69) çevrimiçi (online) büyük perakendecilerin (Amazon gibi) fazla kârlarına beklenmedik bir vergi getirilmesini destekliyor.

TUC, daha önce de hükümete sermaye kazançları vergi oranını, gelir vergisi oranıyla eşitleme çağrısında bulunmuştu. TUC yıllık olarak yaklaşık 10 milyar sterlin vergi geliri sağlayacak bu düzenlemenin yanı sıra büyük enerji şirketlerinden alınan düşeş vergisi (windfall tax) oranın da arttırılmasına destek vermekte.

 

TUC: Her 5 işçiden 1’i grev hakkını kaybetme riskiyle karşı karşıya

İngiltere Sendikalar Konfederasyonu TUC, hükümetin grev karşıtı yasalarına karşı yürütülen kampanyanın bir sonraki aşamasını tartışmak üzere özel bir kongre düzenleyeceğini duyurdu.

İngiltere’de artan hayat pahalılığına karşı ücret artışı talebiyle grevlerin başta ulaşım, sağlık, posta ve eğitim olmak üzere birçok sektörde geçen yıl Haziran ayından beri tırmanışa geçmesi üzerine Muhafazakar Parti hükümeti, Grev (Asgari Hizmet Düzeyleri) Yasası’nı çıkarmıştı.

Bu yasaya göre, hükümetin temel sektörler olarak belirlediği ulaşım, sağlık, sınır güvenliği, eğitim alanında çalışanlar, herhangi bir nedenle grev kararı almış olsa bile asgari düzeyde hizmet sağlama ve işverenin çağırması halinde işe gitmekle yükümlü tutuluyor. Aksi halde işten atılmaları mümkün olabiliyor.

TUC’nin düzenlediği etkinlik, 9 Aralık Cumartesi günü saat 10:00-1:00 arasında TUC merkezi Congress House’da gerçekleştirilecek.

5,5 milyon çalışanı temsil eden 48 sendikadan oluşan TUC’nin Eylül ayındaki yıllık olağan kongresi dışında özel bir kongre düzenlemesi nadir bir durum.

Böyle bir özel kongre en son 1982 yılında dönemin başbakanı Margaret Thatcher’ın anti-sendika yasalarına karşı mücadele için düzenlenmişti.

TUC, “grev hakkına yönelik eşi benzeri görülmemiş saldırı” nedeniyle olağanüstü koşullara işaret ediyor. “Bu antidemokratik yeni yasa, her 5 işçiden 1’inin grev hakkını kısıtlayabilir” diye uyarıda bulunan TUC “Bu hakkı ne pahasına olursa olsun savunmalıyız” diyor.

TUC genel sekreteri Paul Nowak,”Bu grev karşıtı yasalar, grev hakkını kısıtlamaya yönelik kasıtlı bir girişimdir. Bu yasalar demokratik değildir, uygulanamaz ve muhtemelen yasadışıdır” dedi.

 

İşçi Partisi Gazze konusunda bölündü

0

Avam Kamarası›nda Gazze›de ateşkes çağrısı yapılması önergesinin lehinde oy kullanan bir dizi gölge bakanın istifa etmesi veya atılmasının ardından, gölge kabinesinde yaptığı değişiklikleri duyurdu.

Alex Davies-Jones, aile içi şiddet ve korumadan sorumlu gölge bakan olarak Jess Phillips’in yerini aldı. Jim McMahon, sağlık gerekçesiyle gölge çevre sekreterliğinden istifa ettikten iki ay sonra, İngiliz yetki devri ve yerel yönetimden sorumlu gölge bakanı olarak ön sıradaki yerine geri döndü.

Diğer atamalar arasında suç seviyelerinin azaltılmasından sorumlu gölge bakan Feryal Clark, yerel hizmetler ve topluluklardan sorumlu gölge bakan Liz Twist, gölge başsavcı Karl Turner ve gölge gaziler bakanı Steve McCabe oldu.

İnançtan sorumlu gölge bakanlık görevi Barones Sherlock›a verildi, Ashley Daltowasen kadınlar ve eşitlikten sorumlu gölge bakan olarak atandı, Tan Dhewaseen’e gölge ihracat bakanı rolü verildi ve Lord Livermore da gölge maliye sekreteri oldu.

Son üç atamada Chris Evans, Muhalefetin teknoloji ve dijital ekonomi sorumluluklarını üstlenirken, Michael Shanks gölge İskoçya bakanı oldu ve Jeff Smith, Labour denetleme ofisine katıldı.

Ateşkes oylaması sırasında, Keir Starmer, partinin Hamas’ın rehineleri dışarı çıkarmak ve Gazze’ye bir miktar (İsrail onaylı) yardım girmesine izin vermek için şiddete ara verilmesi çağrısında bulunmasına karşı Avam Kamarası’nda büyük bir isyan yaşadı.

İşçi Partili milletvekillerine, İskoç Ulusal Partisi’nin (SNP) çatışmaların derhal durdurulması çağrısında bulunan önergesine oy vermemeleri konusunda disiplin bildirimi yapılmıştı.

Ancak aralarında 10 gölge bakan ve parlamento yardımcısının da bulunduğu 56 milletvekili bu emre karşı çıktı.

Milletvekillerinin ofisleri protestoların hedefi oldu

Kürt milletvekili ve Enfield North’u temsil eden Feryal Clark’da dahil olmak üzere gölge kabine deki yeni isimler, partide daha fazla güç kazanmak ve siyasi kariyerlerini ilerletmek için seçmenlerinin barış ve Gazze’de kalıcı ateşkes çağrılarını fırsatçı bir şekilde görmezden geldi.

Ama ateşkes çağrılarına kulak vermeyen milletvekillerini halk unutmadı.

Barışa karşı verdikleri dehşet verici oylarının ardından aralarında Tottenham Milletvekili David Lammy’nin de bulunduğu bazı milletvekilleri protestolar ile hedef alındı. Bu protestoların çoğu tamamen ‘barışcıl’ olsa da, gölge Galler sekreteri Jo Stevens seçim bölgesi ofis binası sloganlar ile boyandı.

Bu eylem, Starmer ve diğer gölge bakanların endişelerini ve “ailelerinin güvenliğiyle ilgili korkularını” abartılı dile getirmelerine yol açtı.

Yüzlerce Filistin yanlısı protestocu Starmer’ın Londra’nın kuzeyinde Camden’deki ofisinin önünde toplandı. Kalabalık yolu kapatarak, Keir Starmer bir ‘wasteman” yani sokak dili ile aptal/ gereksiz – ve “Ne istiyoruz? Ateşkes!” sloganları attı.

Protestocular, “Gazze’deki savaşı durdurun” yazan pankartlar taşıdılar ve İşçi Partisi liderinin ofisinin önünde büyük Filistin bayrakları salladılar.

Oylamanın diğer tarafındaki milletvekilleri, yani ateşkesi destekleyenler gerçek seviyede saldırılara maruz kaldıklarını belirtiler. Bunlardan biri ise gölge kabineyi terk eden Naz Shah, “İslamofobik nefret” ile karşılaştığını söyledi.

İskoçya başka bir yöne doğru eğiliyor

İskoç Hükümeti›nin yakın zamanda İskoç İşçi Partisi tarafından değiştirilen, Gazze’de ateşkes çağrısında bulunan önergesi, İskoçya Parlamentosu Holyrood’da kabul edildi.

İskoç İşçi Partisi değişikliği, Uluslararası Ceza Mahkemesi›ne savaştaki tüm tarafların davranışlarını soruşturması yönündeki çağrıları başarıyla eklemesinin ardından, yasa 28›e karşı 91 oyla kabul edildi.

İskoçya’da farklı görüşler

Bu arada, İskoç Muhafazakâr Parti’nin geçici ateşkesi destekleyen değişiklik önerisi 89 oya karşın 28’le reddedildi.

İskoçya başbakanı Hamza Yousaf ve İskoçya İşçi Partisi lideri Anas Sarwar da İskoç Sendikalar Kongresi’nin (STUC) Filistin dâhil birçok mücadelenin desteklendiği yıllık St Andrew Günü protestosuna katıldı.

Her iki lider yaptıkları konuşmalarda Gazze ile dayanışma içinde olduklarını ifade ederek kalıcı ateşkes çağrısında bulundu.

Dünya Çapında Filistin Halkına Destek

Sendikalar İsrail’e silah sevkiyatını engelliyor, Halklar barış ve adalet istiyor.

16 Ekim’de, özellikle Filistinli kadınları, öğretmenleri, mühendisleri, gazetecileri ve diğer demografik grupları ve meslekleri kapsayan sendikaların örgütü, Filistin Genel Sendikalar Federasyonu, dünya çapında sendikalara dayanışma çağrısında bulundu. Bu çağrıda, İsrail’i uluslararası hukuka uymaya zorlamak için Boykot, yatırımları geri çekme, yaptırımlar (BDS) hareketini destekleme, silah üretimine ve İsrail Savunma Kuvvetlerine teslimatına katılmayı reddetme; sendikaların ve sivil kuruluşların Filistin’e boyun eğdirilmesinden kâr sağlayan herhangi bir şirketle iş yapıp yapmadığını araştırma; bu tür şirketlerden emeklilik veya yatırım fonları elden çıkarma ve bölgede adaleti açıkça savunma önerileri yer alıyordu.

“İsrail askeri saldırılarını artırırken, Filistinli sendikalar uluslararası meslektaşlarımıza ve vicdan sahibi tüm insanlara, İsrail’in suçlarıyla her türlü suç ortaklığına son vermeleri, en acil olarak İsrail’le silah ticaretinin yanı sıra tüm finansman ve askeri araştırmaların durdurulması çağrısında bulunuyor. Artık harekete geçme zamanı; Filistinlilerin hayatları tehlikede.”

Bu çağrı, bütün dünyada etkili bir cevap buldu.

İngiltere

İngiltere’deki işçiler, İsrail ordusu için silah ürettiği bilinen İngiltere’nin Kent kentindeki Elbit Systems’in yan kuruluşunun her iki girişini de kapattı. Sendikalar yüzlerce üyesi ile birlikte, 10 Kasım Filistin için Uluslararası Eylem Günü’nde, İsrail ordusunun kullandığı F35 hayalet uçaklarında kullanılan parçaların üretildiği fabrikanın girişini kapatarak hem üretimi hem de sevkiyatı durdurdular. Silah üretici firma BAE Systems’in girişini yaklaşık 400 kişi ile kapatan sendikalar ‘Özgür Filistin için İşçiler’ pankartı açtı.

Ancak bu bir başlangıçtı ve arkası geldi. Filistin ile dayanışmanın sadece kitlesel yürüyüşler ile sınırlanmadığı İngiltere’de hemen hemen her hafta sayısız eylem, gösteri toplantı ve etkinlik gerçekleştirildi. Filistin halkının haklı davasına tarihsel olarak sahip çıkan İngiltere’nin sendikaları da 7 Ekim’den bu yana yapılan yürüyüş ve eylemler düzenlediler. Başbakanlık önü, parlamento meydanı ve ABD elçiliği önü gibi noktalara kurulan kürsülerden, halkın tepkisine rağmen Siyonist İsrail devletine koşulsuz destek veren Muhafazakâr Hükümeti, İşçi Partisi’ni eleştirerek üyelerine dayanışma eylemlerini büyütme çağrısı yaptılar. İngiliz sendikalarının Filistin ile dayanışması sadece yürüyüş ve açıklamalarla sınırlı kalmadı. Silah üretimi ve sevkiyatını durdurma eyleminde yer alan; Unite, Unison, GMB, NEU, BMA, UCU, Bectu ve BFAWU sendikaları derhal ateşkes yapılması çağrısında bulundu.

Belçika

Belçikalı sendikalar çağrıya cevap vererek, ortak bir basın açıklaması örgütlediler ve İsrail’e yönelik silah sevkiyatının durdurulması çağrısında bulundular. Çağrıda, “masum kurbanların öldürülmesine katkıda bulunmayı reddediyorlar ve derhal ateşkes çağrısında bulunuyoruz” açıklamasına yer verdiler.

Belçikalı nakliye işçileri İsrail’e giden silahları yüklemeyi ve boşaltmayı reddetti. Aynı gün başlayan boykot, ateşkes yönünde artan uluslararası baskıya eşlik etti. Beş Belçikalı ulaştırma sendikası (ACV Puls, BTB, BGTK ve ACV-Transcom) ortak bir bildiride, Filistin’de sürmekte olan “soykırıma” son vermek için Gazze’de derhal ateşkes talep ettiler.

Sendikalar, silahların “masum insanları öldürme aracı olduğu” gerekçesiyle limanlarda silah yükleme veya boşaltmayı reddettiklerini ilan ettiler.

“Filistin’de soykırım yaşanırken, Belçika’nın çeşitli havalimanlarındaki işçiler savaş bölgesine doğru giden silah sevkiyatlarını görüyorlar” dediler ve bu silahların yüklenmesi veya boşaltılmasının masum insanların öldürülmesine katkıda bulunmak anlamına geleceğini ifade ettiler. “Sendikalar olarak barış için kampanya yürütenlerin yanındayız” dediler.

Barış kampanyacıları bu hareketi memnuniyetle karşılarken, Nükleer Silahsızlanma Kampanyası genel sekreteri Kate Hudson, dünyanın her yerindeki diğer liman ve fabrikalardaki işçilerin de aynı yolu izlemesi gerektiğini söylediler. “Yer hizmetleri sektöründe faaliyet gösteren çeşitli sendikalar olarak biz üyelerimizi, Rusya ve Ukrayna ile çatışmanın başlangıcında açık anlaşmalar ve kurallarla belirlendiği üzere, Filistin/İsrail’e askeri malzeme sevkiyatı yapan uçuşlara ilişkin işleri artık yürütmemeye çağırıyoruz.”

Polis kayıtlarına göre, Brüksel’de düzenlenen Filistin yanlısı mitinge yaklaşık 21.000 kişi katılarak “Özgür Filistin” gibi sloganlar attı ve Gazze Şeridi’nde ateşkes talebinde bulundu. Protestocular “Soykırımı Durdurun”, “Filistinlilerin İnsan Hakları” yazılı posterler taşıdılar ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun savaş suçları nedeniyle tutuklanmasını talep ettiler.

Amerika

“Hangi taraftasın?” Bağımsız New Seasons İşçi Sendikası’ndan bir işçi, 11 Kasım’da Portland, Oregon’da düzenlenen mitingde diğer sendikalı işçilere bu soruyu yöneltti. “Bunun biz işçilerin alışık olduğumuz anlamı ‘İşçilerin tarafında mısınız, yoksa patronların tarafında mısınız…’ Ama bugün hangi taraftasınız diye sorduğumuzda ‘Mazlumun tarafında mısınız yoksa zalimin tarafında mısınız?’ diye soruyoruz.” Birleşik Teknoloji ve Britanya Müttefik İşçileri (UTAW-CWU), Filistinli sendikaların uluslararası işçi hareketine tüm suç ortaklığını sona erdirmesi ve İsrail’e silah tedarikine karşı somut adımlar atması yönündeki çağrılara destek verdi. Mitinge katılan Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri (DSA) ve Barış için Yahudi Sesi (JVP) gibi grupların çoğu Filistin hakları için verilen mücadeleye aşina olsalar da, dikkate değer olan şey bunun Filistin halkına doğrudan destek veren ilk işçi hareketi olmasıydı. Portland JWJ’nin genel müdürü Jill Pham, Truthout’a şunları söyledi: “Portland Jobs with Justice olarak, ‘her yerdeki işçilerle dayanışma’ derken bunu kastediyoruz. Filistinli sendikalar işçilere tavır alma çağrısında bulundu ve biz de yanıt verdik.”

Pek çok sektörde destek artarken, gazeteciler ve medya çalışanları eşi benzeri görülmemiş düzeyde bir dayanışma örgütlediler. 1960’lı ve 70’li yıllarda Vietnam Savaşı’na karşı çıkan bir grup profesyonel yazar ve gazeteciden oluşan Savaş Karşıtı Yazarlar’ın mirasını sürdüren, Jacobin ve Jewish Currents kuruluşlarında çalışan bir grup gazeteci, yüzlerce kişiyle Gazze’deki Savaşa Karşı Yazarlar grubunu kurdu. Dünya Serbest Gazeteciler Birliği ateşkese desteklerini dile getirerek ve Filistin işçi hareketinin taleplerini imzalayarak anında tavır aldı. Pasifik Medya Çalışanları Birliği (CWA) ve UAW’ye bağlı Ulusal Yazarlar Birliği (NWU), Uluslararası Gazeteciler Federasyonu üyeleri olarak benzer destek açıklamaları yaptı.

Hemşireleri, teknisyenleri ve diğer ön saflardaki sağlık çalışanlarını temsil eden çeşitli sendikalardan geçen karar, özellikle Gazze’deki şiddetin sağlık çalışanlarını ve hastaları nasıl etkilediğine odaklandı. Kaliforniya Hemşireler Birliği’nden (CNA) yapılan bir açıklamada, “Kaliforniya Hemşireler Birliği/Ulusal Hemşireler Organizasyon Komitesi, derhal ateşkes, insani yardım sağlanması, tüm rehinelerin serbest bırakılması ve bu şiddete son verilmesi çağrısında bulunuyor” denildi. CNA ile bağlantılı National Nurses United, İsrail militarizmini ve apartheid’i eleştiren benzer bir açıklama yaptı.

Hindistan

Binlerce işçi Hindistan’ın Kerala’daki Kozhikode şehrinde, Hindistan Sendikalar Merkezi, Tüm Hindistan Kisan Sabha, Tüm Hindistan Tarım İşçileri Birliği, Tüm Hindistan Demokratik Kadınlar Birliği ve Hindistan İşçi Sendikaları Merkezi tarafından düzenlenen kitlesel bir miting için bir araya geldi. 600.000’den fazla işçiyi temsil eden Hindistan Merkezi Sendika Konseyi (AICCTU), sendikalara İsrail’e silah sevkiyatını boykot etmeleri çağrısında bulundu: “Filistinli sendikaların dünyadaki tüm işçilere ve onların sendikalarına, İsrail’e ve onun acımasız savaşına yönelik silah ve askeri teçhizatın üretimini veya yüklenmesini engelleme ve boykot etme çağrısına tam desteğimizi sunuyoruz.” Hindistan Demokratik Gençlik Federasyonu ve Hindistan Öğrenci Federasyonu, sendikalarla birlikte ‘İsrail’e silah yok’ sloganıyla harekete geçti.

Sendikalar, 29 Kasım Uluslararası Filistin Halkıyla Dayanışma Günü’nü kutlayarak çağrılarını yineledi. “İsrail’in, başkenti Kudüs olmak üzere, Filistin anavatanı olarak tanımlanan Filistin bölgelerindeki işgal altındaki tüm toprakları boşaltmasını talep ediyoruz.”

Hindistan’ın güneyindeki Tamil Nadu’da eyalet bölgelerinin yarısından fazlasındaki işçiler mitingler düzenledi. Eyaletteki AITUC üyesi Vahidha Nizam, Arab News’e verdiği demeçte, “Bu protesto, Dünya Sendikalar Federasyonu’nun 29 Kasım’ı dayanışma günü olarak kutlama çağrısına yanıttır” dedi. Tamil Nadu’nun yaklaşık 20 bölgesinde Filistin halkıyla dayanışma amacıyla protesto yürüyüşleri düzenlendi.

Brezilya

Brezilyalı sendika CUT, Filistin’le dayanışma çağrısını tekrarladı. Brezilya’da 7,4 milyondan fazla işçiyi temsil eden en büyük sendika federasyonu olan CUT, Filistinlilere sarsılmaz destek sözü veren bir kararı kabul etti. Sendikaların çağrısı, Rio’nun yoksul mahallelerinde de yankısını buldu. Siyahların tarihi konusunda uzmanlaşmış yerel bir politikacı ve tur rehberi olan Felippsen, “Militarizasyon, silahlı grupların halkı infaz etmesi; Filistin’de olan pek çok şey aynı zamanda Rio de Janeiro’nun gecekondu mahallelerinde de oluyor” dedi. Rio de Janeiro’daki Morro da Providencia favelasında, sakinler oradaki silah sesleri nedeniyle bir sokağa ‘Gazze Şeridi’ adını verdiler. Bazıları Brezilya’nın gecekondu mahalleleriyle bağlantısı olan sol gruplar, İsrail-Hamas savaşının başladığı 7 Ekim’den bu yana ülke çapında protestolar düzenledi. Brezilyalı Kadınların Artikülasyonu feminist grubunun bir parçası olan ve Birleşik Siyah Hareketi koordinatörü olan Martins, “Burada dayanışma içindeyiz çünkü empatimiz var. Şiddet altında yaşamanın nasıl bir şey olduğunu biliyoruz,” dedi. Brezilya’nın ABC Bölgesi’ndeki Filistin Halkıyla Dayanışma Komitesi Filistin davasının savunulması, İsrail’in boykot edilmesi ve Filistinli siyasi tutuklulara özgürlük sloganlarıyla kitle yürüyüşü ve mitingi düzenledi.

Kanada

740.000 üyesiyle ülkenin en büyük sendikası olan Kanada Kamu Çalışanları Sendikası (CUPE), Filistin halkıyla dayanışma amacıyla, hükümete “İsrail’e silah satışına son vermesi” çağrısını da içeren bir kararı açıkladı. Montreal’in Dorchester Meydanı’nda “Ateşkes Şimdi” grubu tarafından düzenlenen bir protestoda Gazze Şeridi sakinleriyle dayanışma ifade edildi. Toronto’da ve Antigonish, NS’den Yellow knife’a kadar çeşitli şehirlerde benzer gösteriler gerçekleşti. Nathan Phillips Meydanı’nda düzenlenen Filistin yanlısı bir mitingde, Holokost’tan sağ kurtulan Suzanne Weiss, İsrail ordusunun şu anda kuşattığı Gazze Şehri’nde İsrail’in devam eden işgalini kınadı. Weiss, belediye binasının önünde kalabalığa hitaben yaptığı konuşmada, “Bu, Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler arasındaki dayanışmaya karşı şiddetli bir saldırıdır” dedi. “Filistin’in özgürlüğü bizim de özgürlüğümüzdür.” Öte yandan, Kanada’da Filistin halkına destek ifade eden işçilere yönelik baskılar artıyor.

Japonya

Japonya’da, 1 milyon nüfuslu Chiba kasabasının Ulusal Demiryolu Güç Birliği, Filistinli sendikaların çağrısına güçlü bir cevap verdi. Japon hükümetinin, İsrail’e silah ve mali yardım sağlamayı planlamasını engellemek amacıyla bir açıklama yaptı. “Filistin halkının amansız mücadelesini tüm kalbimizle destekliyoruz ve uluslararası emperyalizmin bir üyesi olan İsrail yönetimine karşı var gücümüzle mücadele edeceğiz.” Tokyo’nun Shinjuku bölgesinde yüzlerce Japon ve yabancı Orta Doğu’da barış çağrısında bulundu. Göstericiler, İsrail’in insanları kuzey Gazze’den güneye gitmeleri konusunda uyarmasının ardından Gazze’deki sivil nüfusla ilgili endişelerini dile getirdi. Protestocular İsrail’in Filistin topraklarında elektrik, su ve gıdayı kesme hamlesini kınadılar.

Kolombiya

Kolombiya’da madenciler sendikası İsrail’e tüm maden ve yakıt tedarikinin askıya alınmasını istiyor.

“Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres’in de belirttiği gibi, bu olaylar ‘boşluktan gelmiyor’. Filistin halkı 56 yıldır boğucu bir işgale maruz kalıyor; toprakları sürekli olarak yerleşim yerleri tarafından yutuluyor ve şiddete maruz kalıyor.Ekonomileri boğuldu, insanlar yerinden edildi ve evleri yıkıldı. İçinde bulundukları kötü duruma siyasi bir çözüm bulma umutları sönüyor.” Kolombiya Cumhurbaşkanı Gustavo Petro’nun, İsrail ordusunun Gazze’deki Şifa Hastanesi’ne yaptığı baskını Nazi toplama kamplarında yaşananlara benzer bir durum olarak tanımlamasını destekleyen sendikalar, Kolombiya’nın İsrail büyükelçisini istişarelerde bulunmak üzere geri çağırmasını da olumlu bulduklarını açıkladılar: “Bu kararları tamamen destekliyoruz ve sivil toplumun, insan hakları örgütlerinin ve kiliselerin talep ettiği gibi, hükümeti, acil ateşkes için bir koz olarak Kolombiya kömürü ile tüm metal ve minerallerin İsrail’e sevkiyatını askıya almaya davet ediyoruz.”

İspanya

İspanya, Barselona’da liman işçileri Gazze Şeridi’ndeki çatışmalara malzeme gönderilmesine izin vermeme kararı aldı. “Hiçbir gerekçe sivillerin feda edilmesini haklı çıkarmaz.”

Liman işçileri, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni “dişinden tırnağına” savunmayı kolektif bir “yükümlülük” olarak görüyorlar. Pek çok ülkenin Bildirgeyi imzaladığını unutmuş gibi görünmesini eleştiriyorlar. Bu insan haklarının “şu anda Ukrayna, İsrail ve Filistin topraklarında ihlal edildiğine” dikkat çekiyorlar. Liman işçileri ayrıca, acil ateşkes ilanı ve çatışmalara barışçıl çözümler getirilmesi talebini de ileri sürdüler.

Farklı dayanışma derneklerinin çağrısını yaptığı Madrid’deki protesto, başkentin tüm merkezini işgal etti ve organizatörlerin bile beklentilerini aştı. Yolda biriken insan sayısı nedeniyle protestonun başlamasını ertelemek zorunda kaldılar. İspanya’da yaşayan Araplar ve Filistinlilerin yanı sıra binlerce İspanyol işçinin ve her şeyden önce çok sayıda gencin kitlesel katılımı vardı. “İsrail katil, Avrupa sponsoru”, “Filistin halkının katili Netanyahu”, “Nehirden denize kadar Filistin özgür olacak” ve “Bu bir savaş değil, soykırım” gibi sloganlar duyuldu.

Buna karşılık, Sosyalist Parti (PSOE)-Podemos hükümetinin başbakanı Pedro Sánchez İsrail’i destekledi. Tüm “rehinelerin ve İsrailli esirlerin” “acil” serbest bırakılmasını talep ederek, “İsrail’deki Hamas terör saldırısını ve ayrıca İsraillilerin ölümlerini güçlü ve açık bir şekilde kınıyoruz” dedi. İsrail’in soykırım eylemlerini meşrulaştıran Sánchez, şunları ekledi: “Aynı güçle, İsrail’in kendisini savunma hakkına sahip olduğunu ancak her zaman uluslararası insani hukuk çerçevesinde olması gerektiğini söylüyoruz.”

Polonya

Polonya’nın en büyük sendikaların çatı örgütü olan konfederasyonu da (OPZZ), İsrail ile askeri işbirliğine son verilmesi çağrısında bulundu.

Bunun yanı sıra, Polonya’nın ikinci büyük şehri Kraków’da yüzlerce kişi Filistin’e desteklerini ve İsrail’in Gazze’deki eylemlerine karşı olduklarını ifade eden bir gösteriye katıldı.

Ve Türkiye

Türkiye’de ise, hükümetin düzenlediği gösterişli fakat içi boş miting dışında, kimi grupların gazoz ve kahve boykot eylemleri gibi aptalca protesto biçimleri öne çıktı. Bazı gerici sendikaların başkanları masa başından protesto açıklamaları yaptı. Bu utanç verici durumu hafifleten ise, yine solcu ve sosyalist grup ve partilerin samimi fakat zayıf kalan protestoları oldu. Türkiye İşçi Partisi (TİP), Emek Partisi (EMEP), Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) ve Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) çağrısıyla sol gruplar bir araya gelip hastane katliamını protesto etti.

Londra sokaklarında isyan ateşleri

Geçen ay, “Renkli Resimli Felsefe Söyleşileri” sırasında Aydın Çubukçu, William Blake’i anlatırken, notlarını karıştırdı ve sanatçının katıldığı isyanın ayrıntılarını atladı. Onun eksiğini biz tamamlayalım. Söz konusu olan, 1780’deki Gordon İsyanları olarak anılan bir dizi ayaklanmadır ve Blake bu isyanlarda hem kışkırtıcı hem de militan olarak yer almıştır.

Peki, nedir Gordon İsyanları?

Katolik mezhebinin yaygınlaşmasını önlemek amacıyla krallık bir dizi sınırlama getiren yasalar koymuştu. Sonradan bunların “hafifletilmesi” gereği doğunca, bu değişiklikler çoğunluğu papalığa karşı Anglikan olan İngiliz halkı kışkırtıldı ve tepkiler doğdu. Değişikliklere karşı protesto eylemleri 1778’de başladı. Protestanlar Birliği başkanı Lord George Gordon, bu girişimin İngiliz Ordusu’ndaki Katoliklerin tehlikeli bir tehdit haline gelmesine yol açacağını ileri sürüyordu. Bir mezhep kavgası biçiminde görünse de, isyanın derinde yatan sebepleri vardı. İsyanların kitlesel boyutlar kazanması ve büyük ticaret şirketlerine, Merkez Bankasına yapılan saldırılar biçiminde gelişerek büyümesi, esas olarak İngiltere’nin gittikçe zayıflayan ekonomik durumu ve halkın hayat şartlarının olağanüstü bozulmasına dayanıyordu. Uzun süren savaşlar sırasında ticaret hayatı alt üst olmuş, ücretler düşmüş, fiyatlar yükselmiş ve işsizlik korkunç boyutlar kazanmıştı.

2 Haziran 1780’de, 40-60 bin arasında bir kitle “ No Popery” sloganıyla sembolleri olan mavi hamamböceği resimleriyle yürüdü. Yürüdükçe, sayıları arttı. Avam Kamarası’na girmeye niyetlendiler ama başaramadılar. Parlamento içinde dilekçe tartışmaları sürerken, dışarıda durum hızlı bir şekilde kontrolden çıktı ve isyan patladı.

Bazı isyancıların tutuklandığı Newgate Hapishanesine saldırıldı, büyük ölçüde tahrip edildi. Katolik kiliselerine, Katoliklerin oturduğu evlere saldırıldı. Bundan böyle “Kara Çarşamba” olarak adlandırılacak olan 7 Haziran’da isyan doruğa ulaştı. Buckingham Sarayı, Bow Street’teki polis karakolu ve Woolwich’teki cephanelik saldırıya uğradı. Aristokratların evlerine saldırıldı. Artık “Katolik Karşıtı” bir hareket olmaktan çıkmış, Blake’in değerlendirmesine göre, “Amerikan devrimiyle birlikte, statükoya karşı bir eylem” halini almıştı.

Newgate hapishanesi yakıldı. İçerideki 300 mahkûm zincirlerinden kurtarılmak için mahalle demircilerine götürüldü. Muzaffer isyancılar Keeper’s şarap mahzenlerine baskın yaptılar ve bir gecede stokları boşalttılar. İsyan ve yağma olayından bir hafta sonra isyancılar, Londra’daki bütün hapishaneleri tek tek yok ettiler. Eski Bailey harabeye çevrilmişti, tüm kayıtlar yakılmıştı ve Londra geceleri şenlik ateşleriyle parlıyordu. Holborn’daki dev bir cin içki fabrikası da isyancıların yağmasından nasibini aldı.

Toplamda 2000’den fazla mahkûm serbest bırakıldı, yalnızca esnafa borçlu olanların büyük çoğunluğu kodeste kaldı. Cezaevlerinden sonra isyancıların bir sonraki hedefi İngiltere Merkez Bankası idi. Burada isyan hem doruk noktasına ulaştı, ham da sönmeye başladı. Ordunun isyancıların üzerine sürülmesiyle 300 ile 700 arasında isyancı öldü. Kimi tarihçilere göre, özellikle şarap mahzenlerinin ve cin fabrikasının yağmalanmasından sonra isyan “odağını kaybetti” ve birkaç gün sonra tamamen söndü.

Gordon İsyanları tüm dünyada özgürlük için de imham kaynağı oldu. 1780’de İngiliz devleti, Amerikan devrimcilerine karşı umutsuz bir savaş sürdürüyordu. İsyanlar, onlarla da bir dayanışma eylemi karakteri kazandı. 23 yaşındaki şair William Blake, 6 Haziran 1780’de Newgate’i tahrip eden kalabalığın ön saflarında idi. “Amerika” adlı eserinde Blake, Londra ve Bristol’deki ayaklanmaları statükonun koruyucularını zayıflatan ve barışın gelmesini hızlandıran gösteriler olarak selamladı.

Bu 1780’de oldu. Ve Londralıların hafızasından uzun yıllar silinmedi. Öyle ki, 1999’daki bombalı saldırılar münasebetiyle önde gelen gazeteler, “1780’deki Gordon İsyanlarından bu yana yaşanan en büyük sorun” tanımını kullandı.

 

Londralı yeniden sahnede

0

Fatma Yüksel’in yazdığı ve oynadığı, Hasan Doğan’ın yönettiği tek kişilik oyun “Londralı”, Millfield Tiyatrosu’nda tekrar seyirciyle buluşuyor.

Tv Londra’nın enerjik muhabiri Fatma Yüksel, kendi yazıp oynadığı, göçmen bir kadının göç sonrasında yaşam mücadelesini anlattığı “Londralı” adlı oyun 7 Kasım Salı 19’da “Silver Street Edmonton N18 1PJ” adresindeki Millfield Tiyatrosu’nda izlenebilecek. Bilet fiyatı 22.50 sterlin olarak açıklandı.

 

Entelijans servis Filistin’de

Büyük Britanya İmparatorluğu’nun Osmanlı toprakları içindeki komplocu-emperyalist faaliyetlerini, açık alanda Association of the Friends of England in Turkey (Türkiye’de İngiliz Muhibleri Cemiyeti) sürdürüyordu. Bu cemiyetin merkezi İstanbul’da olmasına rağmen, asıl faaliyet alanı Osmanlı hâkimiyeti altındaki Arap topraklarıydı. Resmi olarak amacı, ““İdaresi altında milyonlarca İslam nüfusu bu­lunan İngiltere Devleti ile Saltanat ve Hilâfeti” arasındaki ilişkileri geliştirmek olarak açıklanan cemiyet aslında bir casusluk teşkilatıdır. Cemiyetin üyeleri arasında Padişah Vahdettin, Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nâzırı (İçişleri Bakanı) Ali Kemal, Âdil ve Mehmet Ali Beyler ile Sait Molla gibi isimler de bulunuyordu.

İskoç Presbyterian Kilisesi’ne mensup İngiliz Papaz Frew, Cemiyet’in gizli yöneticisidir. Papaz Frew, İngiliz haber alma örgütünün İstanbul bölümündedir. Kendisine Padişah tarafından nişan verilmiştir. İngilizlerin direktifleri ve parasal yardımları onun kanalıyla Cemiyet’e aktarılmıştır.

Cemiyet’in iki ayrı yönü bulunmaktadır. Birincisi, açık yönüdür. “Osmanlıların İngiltere’nin ilmî, edebî, içtimaî ve iktisadî sahalardaki gelişmelerinden istifade etmesini sağlamak” şeklinde ifade edilen bu görünürdeki amaç, pek çok Osmanlı devlet adamını ve aydınını örgütlemeye hizmet etmiştir. İkinci yönü ise, “Osmanlı İmparatorluğu’nun içten parçalanması için zemin hazırlamak, İngiliz himayesinin memleketin kurtarılması için tek çare olarak gösterilmesini sağlamak, Suriye, Irak ve Filistin’i İngiltere’ye bağlamak için çalışmak” şeklindeki gizli amaçlarıdır.

Bu çok yönlü etkinlikleri planlayan ve yürüten esas aktör, Rahip Frewdir. Robert İskoç ajanı, İngiliz kraliyet ordusunda görev yapmış bir rahip ve misyonerdir. Farklı bölgelerde, bu arada Suriye ve Filistin’de Rahip Fru, Albay Emiling gibi isimlerle boy göstermiştir.

İskoçya’da doğdu ve din eğitimi aldı. Hindistan’da yeraltı faaliyetleri ve politik entrikalardaki başarısı sebebiyle Türkiye’ye gönderildi. I. Dünya Savaşı sonrasında 1919-1920 yıllarında İngiliz casusu Sait Molla ile Kuvâ-yi Milliye aleyhinde iç isyanlar çıkarılması için çalıştı. Sait Molla’dan ele geçen belgelere göre Sait Molla ile birlikte isyancıları ve casusları para ile destekledi ve Anadolu’daki İngiliz casus ve köstebeklerini Sait Molla vasıtasıyla yönetti.

Suriye ve Filistin’de ise, Arap kabile reisleri, sözü dinlenen din önderleriyle yakın ilişkiler kurdu ve Osmanlıya karşı Arap ayaklanmaları için zemin hazırladı. Filistin ve genel olarak Arap toprakları, İngiltere açısından, “Hindistan’a giden yol” olmak bakımından önem taşıyordu. Mezopotamya ile birlikte ele alınırsa Filistin İngiltere’ye, Mısır’dan Hindistan’a uzanan karayolunu sağlıyor ve Afrika ile Asya İmparatorluklarını birleştiriyordu. İngiltere’nin amacı, Doğu’daki sömürgeleri ile olan ulaşım yolarını ve bu bağlamda Akdeniz’deki stratejik su yolarını güvence altında tutmaktı ve Akdeniz’e kıyısı bulunan Filistin ve Suriye büyük öneme taşıyordu.

Bu yüzden İngiliz gizli istihbarat teşkilatı Entelijans Servis, en değerli ajanlarını bu bölgede görevlendirdi. Elinde bir cetvelle harita başına geçen ve bilinen sınırları çizen Gertrud Bell ve onun yetiştirmesi dahi casus ve Araplar arasındaki adıyla “Sarı İmam Lawrence”, en önemlileriydi.

Kovid-19 Kamu Soruşturması devam ediyor

Birleşik Krallık’ın Kovid-19 salgını karşısındaki tepkisi, salgının etkisi ve geleceğe yönelik dersler çıkartılması için Haziran’da başlayan UK Covid-19 bağımsız halk soruşturmasının ikinci ayağı 3 Ekim’de başladı. İngiltere Sendikalar Konfederasyonu TUC’nin de bulguları ve Başbakan Rishi Sunak’ın cevaplaması talebiyle sorduğu sorularıyla dahil olduğu soruşturmanın ikinci ayağı 14 Aralık’a kadar devam edecek.

Covid-19’a yakalanan çalışanlara çok görülen yardımlar, işletmelere aktarıldı

TUC adına soruşturmaya katılan yardımcı genel sekreter Kate Bell, oturumu öncesi yaptığı açıklamada şunları söyledi:

“Rishi Sunak’ın cevaplaması gereken ciddi soruları var. Hazine’nin herkese yeterli hastalık ücreti sağlamayı reddetmesi, Birleşik Krallık’ın halk sağlığı çabalarını büyük ölçüde baltaladı.

Bu durum enfeksiyon oranlarını artırdı, kamu hizmetlerimiz üzerinde büyük bir yük oluşturdu test ve tedavi maliyetlerinin artmasına neden oldu.”

TUC, Muhafazakar Hükümetin halkın can güvenliğini ciddi anlamda tehlikeye atarak işletmecilere gelir desteği sağlayan ‘Eat Out Help Out’ gibi akıl karı olmayan programlara milyonlarca sterlinlik fon aktarırken, izolasyon süresince maddi, manevi ve sağlık sorunları yaşayan halkın büyük bir kesimini göz ardı etmesini sorguluyor.

TUC’nin soruşturma kapsamında Başbakan Rishi Sunak ve hükümetinin cevaplamasını istediği sorulardan bazıları şunlar;

  1. Neden çalışanlara geçinmeye yetecek düzeyde hastalık maaşı sağlamadı?

(Birleşik Krallık, salgına en düşük yasal hastalık ücreti oranıyla girdi. Haftada sadece £94! Ortalama bir çalışan, kendini izole etmek zorunda kaldığında kazancında £418’luk bir düşüşle karşı karşıya kaldı.)

  1. Başbakan neden herkese hastalık ödeneği sağlamadı?

(Hükümet, salgının başlangıcında iki milyon işçinin hiçbir hastalık maaşı korumasının olmadığı konusunda uyarılmıştı. Ancak Rishi Sunak, çoğunluğu çalışan olan bu işçiler için düşük kazanç eşiğini kaldırmayı reddetti.)

  1. Hükümetin izolasyon planı neden bu kadar yetersizdi?

(Hükümet “fazlasıyla gecikmeli olarak”, düşük ücretli işçilerin çalışamamaları durumunda £500 talep etmelerine olanak tanıyan bir izolasyon destek planını uygulamaya koydu. Ancak bu planın kaynakları yetersizdi ve programdan destek almak için başvuran düşük ücretli çalışanların üçte ikisi reddedildi!)

  1. Rishi Sunak neden insanların kendilerini izole etmelerine yardım etmek yerine ‘Eat Out to Help Out’a daha fazla para harcadı?

(Rishi Sunak’ın ‘Eat Out Help Out”’ için yetersiz kişisel izolasyon planına harcadığının iki katından fazlasını harcadığı aşikâr. Bir aydan biraz fazla süren ‘Eat Out Help Out”’ projesine £800 milyondan fazla para harcandı! Buna karşılık, yaklaşık 18 ay suren self-isolation destek planına varlığı boyunca toplamda yalnızca £385 milyon harcandı!)

  1. Hazine üst düzey yetkililerin uyarılarını neden dikkate almadı?

(Kendi kendini tecrit etmeye gücü yetmeyen insanların, Birleşik Krallık’ın halk sağlığı çabalarına büyük ölçüde zarar vermesinin bir sebebi de buydu).

Birçok kişi için koronavirüs salgını uzak bir anı gibi görünüyor ancak uzun dönem Kovid’e yakalananlar ve etkisi altında kalanlar için kâbus bitmeyecekmiş gibi geliyor. Bunun yanı sıra ‘yaslı aileler’ hâlâ yanıt bekliyor.

Sunak’a Dr. Death ismi verilmiş

Soruşturma sürecinde ortaya çıkan, hükümetin yeni baş bilim danışmanı Profesör Dame Angela McLean’ın Başbakan Sunak’a dair değerlendirmesi ise skandal niteliğinde. Pandeminin devam ettiği dönemde bilim danışma kurulunda yer alan McLean’in önemli bir pandemi toplantısı sırasında gönderdiği özel WahatsApp mesajlarında Rishi Sunak’ı ‘Dr Death, The Chancellor’ (Doktor Ölüm, Maliye Bakanı) olarak tanımladığı ifşaa oldu. Prof. McLean bu yorumu Eylül 2020’de yani “Eat out Help Out” programi dönemindeki bir WhatsApp sohbetinde yapmış.

Soruşturmada şimdiye kadar ortaya çıkan bilgileri de yorumlayan TUC, bakanların pandemiden ders almak yerine hatalarını ikiye katladıklarını ifade etti. Mart 2022’nin sonlarında (Koronavirüs Yasası’nın sona ermesiyle birlikte) hükümet, hastalık maaşına erişimi ilk günden itibaren kaldırdı. İşçilerin Yasal Hastalık Ödemesini talep edebilmeleri için bir kez daha üç gün (dördüncü güne kadar) beklemeleri gerekiyor. Nispeten küçük bir paraya mal olmasına rağmen bakanlar salgın sırasında yaklaşık iki milyon işçinin Yasal Hastalık Ödemesine erişimini engelleyen düşük kazanç eşiğini hala kaldırmış değil.

 

TUC Britanya Hükümetini “Sendika Karşıtı Yasalar” Gerekçesiyle Birleşmiş Milletlere Şikayet Etti

Geçtiğimiz bir buçuk yıllık süre içerisinde gelişen işçi grevlerini engellemek için hükümetin geçirdiği asgari hizmet güvencesi kanunlarına tepkiler sürüyor. Son olarak Eylül ayı ortalarında Sendikalar Konfederasyonu, TUC (Trades Union Congress), konuyla ilgili Birleşmiş Milletler çalışma standartları mercilerine, hükümetin dayattığı “demokratik olmayan” düzenlemeler ilgili bir şikayette bulunduğunu açıkladı.

İngiltere ve Galler sendikaları konfederasyonu TUC Genel Sekreteri Paul Nowak, konuyu uluslararası kanunları ihlal etmesi nedeniyle Uluslararasu Çalışma Örgütü, ILO’ya (International Labour Organization) götürdüklerini belirtti. Bilindiği üzere kanun, özellikle anahtar roldeki sağlık, eğitim ve ulaşım sektörlerinde çalışanların grev süreçlerinde asgari bir hizmeti güvence altına almalarını gerektiriyor.

ILO, kanunun yürürlüğe girmesinden bir ay önce, Haziran’da, Britanya hükümetine bir ihtar vermiş, kanunların uluslararası örgütlenme kurallarına uyması ve kendilerinden tavsiye almaları çağrısında bulunmuştu. Yaptığı açıklamada ILO “hükümetin işveren ve işçi kurumlarının özerkliği ve işleyişine müdahele etmemesi gerektiğini” de kaydetmişti. Liverpool’da gerçekleşen TUC kongresi öncesi de Nowak, hükümet icraatının ILO’nın uyarılarının gerisinde kaldığını söyledi. ILO’nun Haziran ayındaki uyarıları TUC’nin bir yıl önce yaptığı ilk şikayeti sonrası gelmişti.

Yaptığı açıklamada Nowak “bu kanunlar işyerinde sürtüşmeleri gidermek için değil tırmandırmak için düzenlenmişlerdir. Yürürlüğe konamazlar, demokratik değiller ve hemen hemen kesinlikle de uluslararası yasaları çiğnemekteler” şeklinde konuştu. Konuyla bir açıklama yapan hükümet yetkilileri “bu yasamanın maksadı genel halkın yaşam ve geçimini korumak ve hayati kamu hizmetlerine ulaşımlarını sağlamaktır” dedi.

Konunun ve ILO uyarılarının önümüzdeki günlerde de tekrar gündeme gelmesi bekleniyor.

 

Van Gogh’un en iyi tablosu

“Bir köylü resmi köylü olmalı, bir kazmacı resimde toprağı gerçekten kazmalı, diyorum; o zaman bu resimlerin temelinde gerçekten bir çağdaşlık olabilir, diyorum. Ancak şu noktayı unutmamak gerekir ki, köylüler, işçiler çıplak değil ve onları nü figürler olarak düşünmek kesinlikle uygunsuz.Ressamlar ne kadar çok köylü ve işçi figürleri yapmaya başlarlarsa o kadar memnun olacağım. Kendi adıma bundan daha iyi yapılacak bir şey bilmiyorum.”

Dünyanın en önemli sanatçılarından biri olan Vincent Van Gogh1885 yılında yaptığı Patates Yiyenler tablosunu ağabeyi Theo’ya yazdığı mektupta böyle anlatıyordu.

Küçük bir odada tavandan sarkan solgun ışığın altında iki kadın, iki erkek ve bir çocuktan oluşan bir madenci bir ailesinin akşam yemeği… Erkekler yorgun argın madenden, kadınlar tarla işlerinden eve dönmüşler. Erkeklerin elleri kir pas içinde. Kadınlar ev işlerinin ardından toplamış oldukları patatesleri pişirmişler. Hep birlikte oturmuşlar, sadece çay ve patatesten oluşan akşam yemeklerini yiyorlar. Kadın çok yorgun ve düşünceli… Çalışmaktan adeta derisi kalınlaşmış, ayların yılların çalışmasıyla rengi koyulaşmış ve yıpranmış elleriyle çay servisi yapıyor.Sofrada sadece patates yenip çay içilen,tavandan sarkan bir gaz lambası,duvarda asılı birkaç raf, küçük bir tablo ve kaşıkların koyulduğu küçük bir sepetle tahta masa ve sandalyeler dışında hiçbir şeyin olmadığı yoksul bir ev.Yoksulların evi.Kullanılan renklerdeki koyuluk, cansızlık, puslu ve kasvetli halin bu insanların yaşamındaki çaresizliği, yoksunluğu, tükenmişliği yansıtması açısından başarıyla kullanıldığını görüyoruz.

Mektupta anlatmaya devam eder Van Gogh. Bu insanları bir lamba ışığı altında patates yerken, toprağı kazdıkları ellerini tabağa koyarken gösterdiğini, bu sayede el emeğini ve dürüstçe ürettikleri yiyeceği yücelttiğini ifade eder. Modernleşmiş insanlardan oldukça farklı bir hayat tarzının etkilerini yansıtmaya çalıştığını, o nedenle kimsenin çalışmanın güzel ya da iyi olduğunu düşünüp düşünmemesini önemsemediğini belirtir.

37 yıllık kısacık ömründe 10 yıldan biraz fazla bir süre içinde aralarında 860 yağlı boya tablonun da olduğu 2100 kadar resim ve çizim çalışması üretti Van Gogh ve bunların çoğunu yaşamının son iki yılında yaptı.

Van Gogh madenciler, işçiler ve tarlalarda çalışan köylülerle iç içe yaşadığı için onları yakından gözlemleme şansı buldu. Londra yakınlarındaki Ramsgate’te ve Londralı işçilerin yaşadığı mahallelerden Isleworth’de yedek öğretmen olarak çalıştı. Rahiplik yapmak için Belçika’nın Fransa sınırı yakınlarındaki bir madencilik bölgesi olan Borinage’ye gitti. Yoksulluk içinde yaşıyor, hastaları ziyaret ediyor ve madencilere İncil’den bölümler okuyordu. Vaizlik mesleğine uygun olmadığı gerekçesiyle işine son verilince yine bir madencilik bölgesi olan Cuesmes’e geçti, yoksulluk içinde yaşamasına karşın yoksullara ve hastalara yardım edebilmek için çabaladı.

Yıllar süren yoğun çalışmalarının çarpıcı bir ürünü“Patates Yiyenler” oldu.

1885’in Nisan ayı boyunca üzerinde çalıştığı Patates Yiyenler, Vincent Van Gogh’un ilk baş yapıtı olarak kabul edilir. Van Gogh, kimilerine göre “en iyi tablom” dediği bu tablo için birçok yağlı boya çalışması ve eskiz yapmıştı.

Tabloya yönelik oran eleştirilerine karşı Theo’ya mektubunda şu satırları yazdı:

“…candan belirtmek istediğim fikir şudur: Lambanın altında patateslerini tabağa el uzatarak yiyen bu insanlar, aynı ellerle toprağı işlemiş adamlardır. İstedim ki, resim, çiftçinin el çalışmasını ve bu kadar namusluca kazandığı besini yüceltsin. İstedim ki, biz uygar insanların yaşayışından bambaşka bir yaşayışı canlandırsın. Onun için herkesin resmi güzel ya da başarılı bulmasını istemek aklımdan bile geçmiyor.”