Ana Sayfa Blog Sayfa 63

Sümer Erek’in yarım asırlık çizimleri sergiledi

Ressam Sümer Erek’in “Embodied Moments- Vücut Bulmuş Anlar” sergisini, Londra kent merkezindeki Mayfair semtinde bulunan Marquess Galerisi’nde açtı. Londra’da yaşayan ve 50 yıldan bu yana görsel sanatların çeşitli alanlarında eserler veren Sümer Erek’in farklı cinsiyetlerdeki modellerin çizimlerinden oluşan ve 23 Kasım’da açılan sergi, 22 Aralık 2022 Perşembe gününe kadar açık kaldı.

DJ cinayetinde 5’inci sanık tutuklandı

Ekim ayında Loughton’da ölü bulunan Koray Alpergin’in öldürülmesiyle ilgili 5’inci sanık tutuklandı.

Metropolitan Police’in basın bültenine göre “Dehavilland Close, Northolt”tan Steffan Gordon(33) 17 Aralık Cumartesi günü tutuklandı. Gordon savcılık tarafından cinayet, adam kaçırma ve A sınıfı uyuşturucu bulundurmakla suçlandı. 19 Aralık Pazartesi günü Bromley Sulh Ceza Mahkemesi’ne çıkarılan sanık, 21 Aralık Çarşamba günü Old Bailey’ye çıkmak üzere gözaltına alındı.

43 yaşındaki Koray Alpergin, Essex Polisi ekipleri tarafından 15 Ekim sabahı Loughton’daki Oakwood Hill Sanayi Sitesi yakınında bulunmuş ve olay yerinde hayatını kaybettiği belirlenmişti.

Metropolitan Police dedektifleri, Koray’ın ailesine destek olmayı sürdürdüklerini açıkladı. Daha önce dava ile ilgili Erdoğan Ulcay (55) Ali Kavak (25), 17 yaşında bir erkek çocuk, Junior Kettle (31) gözaltına alınan sanıklar arasındaydı. Ayrıca yaşları 29 ve 34 olan iki erkek ile cinayet şüphesiyle tutuklanan 55 yaşındaki bir diğer erkek herhangi bir işlem yapılmadan serbest bırakıldı.

İngiltere’de, resmi yazışmalara göre sığınmacılar yasadışı alıkonuluyor

İngiltere’de yüzlerce göçmen, BBC’nin elde ettiği İçişleri Bakanlığı e-postalarına göre, göçmen geri gönderme merkezlerinde yasadışı bir şekilde alıkonuldu. Bir e-postada Doveryakınlarındaki Manston kasabasında kurulan bir merkezde haddinden fazla insanın tutulduğu belirtildi. Söz konusu e-postada gözaltıların “artık yasal olmadığı” vurgulanırken, “İnsanları olabilen en kısa sürede otellere yerleştirmemiz gerekiyor” ifadelerine yer verildi.

İçişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, örneğine rastlanmamış şekilde artan göçmen teknelerinin, iltica sistemi üzerinde “çok büyük bir baskı” uyguladığı kaydedildi. Bakanlık, “insanların olabildiğince hızlı bir biçimde otellere ya da diğer konaklama yerlerine götürülmesine çalışıldığını” ifade etti.

E-postalar İçişleri Bakanı Suella Braverman’ın Manston’a gerçekleştirdiği ziyaretten bir gün sonra, yani 4 Kasım’da gönderildi. Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası kapsamında elde edilen e-postalara göre, İçişleri Bakanlığı yetkilileri endişelerden haberdar edildi.

James Conolly : ‘İrlandalı Lenin’

1920 yılının Temmuz ayı başlarında, Norveç fiyortları arasında bir kargo teknesinde genç bir adam kaçak olarak Sovyet Rusya’ya ulaşmaya çalışmaktadır. Kola Yarımadası’nın kuzey uçlarına doğru ilerlerken, tekne şiddetli fırtınayla rotasından sapar ve Kuzey Kutbu’na doğru savrulur. Genç adam, İrlanda Paskalya Ayaklanması’nın genç militanlarından Roddy Connolly’dir ve Komünist Enternasyonal’in ikinci Dünya Kongresi’ne yetişme telaşındadır.

Fırtınaya karşı çetin mücadelelerden sonra, R. Connolly, İç Savaş’ın parçaladığı Rusya’da Murmansk’a ulaşır. Üç gün süren zorlu bir tren yolculuğundan sonra Komünist Enternasyonal’in İkinci Dünya Kongresi’nin açılışına tam zamanında, devrimci Petrograd’a ulaşır. Varışta, Vladimir Lenin tarafından sıcak bir şekilde karşılanır. Lenin, ona babası James Connoly’nin “Emek ve İrlanda Tarihi” adlı kitabını okuduğunu ve onun Avrupa sosyalist hareketinde çağdaşlarının “başı ve omuzu” olarak değerlendirdiğini söyleyerek onurlandırdı.

Kimdi James Connoly?

James Connolly 5 Haziran 1868’de Edinburgh’da doğdu. Marksist sendika lideri olarak tanındı ve İrlanda İşçi Partisi’ni kurdu. Dublin’de İngiliz yönetimine karşı Paskalya Ayaklanması’nı yönetti. (24-29 Nisan 1916).

1916 Paskalya Ayaklanması, 200 kişilik silahlı devrimci tarafından postanenin ele geçirilmesinden ibaret bir eylem olarak kalmasına rağmen etkileri dünya çapında oldu. Her şeyden önce, bağımsız bir İrlanda Cumhuriyeti’nin oluşumuna yol açacak bir olaylar zincirini harekete geçirdi. Dönemin bazı sosyalistleri, örneğin Bolşevik Karl Radek ayaklanmayı dinsel özellikli milliyetçi bir küçük burjuva ayaklanması olarak tanımlayıp küçümserken, Lenin ayaklanmaya büyük önem verdi. O sırada üzerinde çalışmakta olduğu ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı konusunda ilham verici bir hareket olarak gördü. Ayaklanmanın önderi James Connoly’yi de daima ihtilalcı bir sosyalist olarak tanımladı. Lenin, ayaklanmayı “İngiliz emperyalizminin gücüne karşı kesin bir darbe” olarak benimsedi. Sovyet devletinin ilk yıllarında Paskalya Ayaklanması, Avrupa’da devrim olasılıklarına işaret eden önemli, sembolik bir umut kaynağı olarak da hizmet etti.

Ayaklanmanın bir anında James Connoly, İngiliz askeri güçleri tarafından yaralı olarak ele geçirildi, askeri mahkemeye çıkarıldı ve ölüm cezasına çarptırıldı. Connolly ağır yaralı olarak infaz mangasının önüne çıkarıldı. Ayakta duramadığı için bir sandalyeye oturtuldu ve sıkıca bağlandı. Bu vaziyette kurşuna dizildi. Sadece bir cumhuriyetçi kahraman olarak değil, sosyal ve ekonomik yazıları nedeniyle militan İrlanda sosyalizminin kurucu babası olarak da kabul edildi.

Bugün Dublin’de meydanı süsleyen ve onun inatçı ve kavgacı çağırısını yaşatan bir heykeli bulunuyor.

 

Ayın Artizi: İmamoğlu Bağlamında Soylu

0

Selam ahali, işler güçler, soğuk Aralıklar, yıl sonları başlangıçları iyi gidiyordur umarım.

Bu ayki artiz numunemiz için 3 bin 500 kilometre doğudaki melmekete dönüyoruz, yıl sonu olduğunuzdan rahatsınız, artiz İngiltere’den olmayacak anlayacağınız, ben de şöyle böyle biri diye yesyeni birini takdim etmekten kurtulacam ama alakası güncel ve İngiltere’den. Hadi anlatayım bakalım hak verecek misiniz?

Geçen oturmuş dükkanın arkasındaki stockroom’da televizyona çıkmış futbol otoriteleriyle dalga geçiyoz, uzun süredir görmediğimiz regular’ımız İranlı Mazyar geldi. Tanıdığımız ilerici geçinen bir üniversite öğrencisi, bakarsınız bir gün Mazyar anarşist, öbür gün sendikalist, diğer hafta feminist, öbür hafta da, yalan söylemiyom walla, şu televizyon kanalına şu siyasi meselenin yorumcusu olarak çıkmış. Baktık zayıflamış, kötülemiş, bet-beniz kalmamış, dedik ne ayak kardeş, kaç aydır nerdesin. Aman sormayın dedi, tabi İngilizce dedi ben çeviriyorum, okuyucuya böyle kıyağımız var ne de olsa; dedi dört ay önce Dagenham’da kız arkadaşımla yolda yürüyorduk, ana caddede dolaşırken bir grup İngiliz genci laf attı bana da kız arkadaşıma da, come on guys, no need, felan dedik ama işler sara sarpaladı, kesin sesinizi felan dediler, uzaklaşmaya çalıştık, kız arkadaşım gidelim diye feryad etti, tamam demeden adamlar yetiştiler, beni yatırıp linç ettiler, polis gelince de etraftakiler, bu çocuğu kız arkadaşına kötü davranıyor diye mahalle gençleri dövdü dediler. Hastaneye yatıp ameliyat oldum kırık kaburgalardan dolayı, iki ay kaldım, ama polis hakkımda dava açtı, kız arkadaşım davayı düşürmeme yardımcı oldu ama ne oldu bilmem o da beni de terk etti dedi.

Neyse Mazyar badireyi çoğunlukla atlatmış gibi, sağlığı hemen hemen yerine gelmiş, ve olanları kabul etmiş gibi görünüyor. Ortada yerine gelmemiş bir adalet duygusu kalsa da. Gel git, don’t be a stranger dedik, itle çakalla da fazla uğraşma. Bir de döner ayran söyledik, oturup sonra Messi’yi seyrettik, Ronaldo’yla kafa bulduk.

Bu olay bana artizlikler üzerinden gerçekleşen artizlikleri düşündürttü. Siz sanacaksınız şimdi anlattığım hikâyede Mazyar İmamoğlu’nu temsil ediyor, İngiliz ırkçıları ise Süleyman Soylu’yu. Hadi Soylu konusunda haklı olursunuz ama bence İmamoğlu’nu temsil eden polise Mazyar’ın kız arkadaşına kötü davrandığını düşünen mahalle halkı. Ama konu yine de Soylu’nun artizliği, İmamoğlu’nun algısı pek bir sorun olsa da.

14 Aralık’ta İstanbul belediye başkanı ve sosyal demokratlığın bile kalitesiz bir köftesi olan CHP’nin poster oğlanı İmamoğlu “seçimi iptal eden ahmaklar” türünden laflar ettiği için, Yüksek Seçim Kurulu’na hakaretten dolayı siyasetten men edildi, 2-3 yıl da hapsi isteniyor. Ceza verildi ama itirazlarla dava sürüyor. Herkesin malumu ki iktidarın Haziran seçimlerine hazırlık olarak sürdürdüğü karşıtlarını itibarsızlaştırma harekâtının parçası asılsız, sahte, ikiyüzlü vs bir girişim bu.

Olayın gelişmesi de Soylu’nun artizliğinin nasıl kendi artizliği üzerinden sürdürüldüğünü gösteriyor. Ne mi demek bu? Bakın olaylar şöyle gelişiyor, vakti zamanında Ekim 2019 İmamoğlu Fransa’da YSK’yi eleştiriyor, bir ay sonra Soylu yaptığı bir açıklamada “Avrupa’ya Türkiye’yi şikayet eden ahmağa söylüyorum” diye laflar ediyor, İmamoğlu da buna cevaben aynı gün “tam da 31 Mart’ta seçimi iptal edenler ahmaktır” diyor. Soylu bunu YSK’ya hakaret haline getiryor, 11 Kasım’da gerçekleşen davanın hakimi ama şöyle diyor: “Bu cümlenin Süleyman Soylu’ya söylenmediğini düşünen varsa dünyada; gelsin, biraz da gülelim. Herhangi bir çözümleme yapmaya gerek yok. Bu sözü kime söylediği belli. Süleyman Soylu’ya söylemiştir. Ben de o şekilde düşünüyorum“.

Durumlar böyleyken Soylu pampa çıkıyor bana değil YSK’ya hakaret ediliyor diyor, kayyum atamam ama açığa alırım, zaten şahsımın artizliğine gelen bu tepkiler de “yargıya müdahale” diyor. Artık ne demekse, herhal para delisi ve demokrasi karşıtı olup da kendini demokrat sanan kesimleri (örneğin CHP ve kemalistlerin tümü gibi)böyle gelip böyle giden bir dünyadayız diye teselli etmek için bu karar “Pozitif hukuk açısından karar doğru” diyor. La pampa adaletsiz bir dünya ve ülkede yaşamasaydık hukuka ne gerek kalırdı, neyin pozitifliği bu, hukuk hangi pozitife dair karar verir? Siz mahkemelerin gökyüzü mavisinin ne güzel olduğuna dair bir karar aldığını duydunuz mu? Böyle şey mi olur?

Sizin anlayacağınız bu artizlik, Soylu’nun artizliğinin olduğu kadar genel olarak artizliğin rezillik cephanesindeki başka bir artizlik türü. Ben derim ama sen diyemezsin artizliği, ben yaparım sen yapamazsın artizliği. Senin dediğini ben hiç dememiş gibi davranıp herkesin de bunu dolaysızca kabul etmesini beklerim artizliği. Dahası bir siyasinin girişmemesi gereken ve kendi yaptığı artizlikle diğerlerini artiz olarak suçlama artizliği. Yani işine geldiği gibi dünyadaki şeylerin ve kendi davranışlarının anlamlarını değiştirme, yozlaştırılma ve gerçeği temelsiz ve anlaşılmaz bırakma.

Ama asıl artizlik de böyle artizliklere ve Soylu gibi borazanını öttüren artizlere bırakılmış olması ortamın. İngiltere’de de. Soylu ile Suella Braverman aynı kişi mesela. Sadece onları gösteren ekranların filtreleri değişik, o da yalnızca görünüşlerini. Avrupa futbol otoritelerinin sahte veryansınlarına karşı Katar’ı savunmadığımız gibi İmamoğlu’nu savunacak da değiliz ama en iyi karşıtı İmamoğlu ve onun da artizlikleri olan bu durum bize şu anki durumumuz hakkımızda ne diyor? Yıl başlar yıl biterken. Tutup “artizlere karşı birleşik cepheye” felan demeyecez ama samimiyete dair zamanın bir çentiği atılırken neler düşüneceğiz?

Gepgerçek yıllar efendim.

 

Lenin’in kilisede ne işi vardı?

Lenin’in Londra yıllarına ilişkin pek çok anı ve belge vardır. Iskra’nın ilk sayısını burada şimdiki adıyla Marx Memory Library’deki küçük odasında hazırladığını biliyoruz. Avrupa’nın hemen her ülkesinden gelen sosyalistlerle buluşmaları, Rusya’dan gelen farklı eğilimlerdeki devrimcilerle, kendi partisinden militanlarla gazetesini ya da yazdığı broşürleri ulaştırmak için kurduğu ilişkileri, tartışmalarını ve bütün bunların dışında gündelik yaşamını Krupskaya, anılarında ayrıntılarıyla anlatıyor. O üç ciltlik keyifli kitaptaki çok ilginç anılar arasında, Lenin’in Londra’da kiliselere gittiğini de öğreniyoruz.

Peki, Lenin ne arıyordu kiliselerde? Günah mı çıkarıyordu, devrimin bir an önce gerçekleşmesi için dua mı ediyordu, mum mu dikiyordu? Komünist bilincin büyük ışığı, Londra’ya gelince hidayete erip imanlı bir Hıristiyan mı olmuştu?

Kafamız karışmasın. Krupskaya’yı okuyarak sorunun cevabını öğrenelim:

“Herhangi bir yerde yapılan ve bizim de katılmadığımız pek az toplantı oluyordu. Bir keresinde, sosyalist bir kiliseye girdik. İngiltere’de böyle kiliseler vardır. Toplantıyı yöneten sosyalist, İncil’den bir şeyler mırıldanıyordu. Biraz sonra, Yahudilerin Mısır’dan çıkışlarının, işçilerin kapitalizmin krallığından çıkıp sosyalizmin krallığına geçişini simgelediğini anlatan bir dinsel öğüt vermeye başladı. Herkes ayağa kalkıp, sosyalist bir ilahi kitabından ilahi söylemeye koyuldu: ‘Ey Tanrım, bizi kapitalizmin Krallığından sosyalizmin Krallığı’na yönelt.’ Bu kiliseye -Yedi Kızkardeşler Kilisesi- gençler için düzenlenen bir konuşmayı dinlemek üzere, sonradan bir kere daha gittik. Bir genç, devrimin gerekli olmadığını kanıtlamaya çalışarak, belediye sosyalizmini anlatırken, daha önceki ayini yöneten sosyalist din adamı söz aldı ve on iki yıldır parti üyesi olduğunu ve on iki yıldır oportünizmle savaştığını -bu belediye sosyalizmi denen şeyin basit ve katıksız bir oportünizm olduğunu- söyledi.[1]

Bu çok ilginç bilgi içinde dikkat çekici ayrıntılar var.

Her şeyden önce, “sosyalist kilise” kavramı araştırmaya değer. Krupskaya, birden fazla sosyalist kilise olduğunu yazıyor. Bunlar nerededir, şimdiki durumları nedir, gerçekten araştırmaya değer. Krupskaya bir ipucu veriyor: “Yedi Kızkardeşler Kilisesi”. İngilizcesiyle Seven Sisters! Yaptığımız küçük bir araştırmada, Londra’da bu adı taşıyan bir kilise bulamadık. Acaba şimdiki Seven Sisters semtinin civarında olabilir mi? Lenin’in Londra’da Russel Square civarında WC1H 9RE posta kodlu evde oturduğunu biliyoruz. Bugün de binanın duvarında bunu belgeleyen bir plaket var. Fakat bu evle Seven Sisters arası yürüyerek iki saatten fazla sürer. Lenin’in buradaki bir kiliseye gelmek için bu kadar zaman ayıracağı çok kuşkulu. Zamanının büyük kısmını British Museum’da geçirdiğini biliyoruz ve burası eve on dakika mesafede. Marx Memorial Library’ye ise yirmi dakikalık bir yürüyüşle ulaşılabilir. Londra’daki yaşamını bir kilometre yarıçapında bir çember içinde geçirdiğini tahmin edebiliriz. O zamanki ulaşım imkânlarını düşündüğümüzde Seven Sisters’a gelmiş olamayacağını düşünebiliriz. Öyleyse Krupskaya’nın kastettiği Seven Sisters kilisesi, Saint Pancras veya Russel Square civarında olabilir. Ve bu, kilisenin adı değil de, orayı kullanan bir inanç grubunun adı olabilir.

İkinci önemli ayrıntı, “sosyalist ilahi kitabı” sözlerinde… Acaba hâlâ var mı? Okuyucularımız arasındaki meraklılardan bu konuları araştırmalarını bekleriz.

Herhalde, sosyalizmin ve devrimin çeşitli sorunlarının tartışıldığı böyle kiliselerin ve sosyalizmi öven ilahilerin izini sürmek İngiltere’de sosyalizmin tarihine ait ilginç ayrıntılar bulmak bakımından önemlidir.

plaque-lenin-36-tavistock-place-london.jpg

lenin-36-tavistock-place-london-uk.jpg

  1. N. Krupskaya, “Lenin’den Anılar Cilt 1”, Bibliotek Yayınları, 1990, sf. 63-64

Lenin’in Londra yıllarına ilişkin pek çok anı ve belge vardır. Iskra’nın ilk sayısını burada şimdiki adıyla Marx Memory Library’deki küçük odasında hazırladığını biliyoruz. Avrupa’nın hemen her ülkesinden gelen sosyalistlerle buluşmaları, Rusya’dan gelen farklı eğilimlerdeki devrimcilerle, kendi partisinden militanlarla gazetesini ya da yazdığı broşürleri ulaştırmak için kurduğu ilişkileri, tartışmalarını ve bütün bunların dışında gündelik yaşamını Krupskaya, anılarında ayrıntılarıyla anlatıyor. O üç ciltlik keyifli kitaptaki çok ilginç anılar arasında, Lenin’in Londra’da kiliselere gittiğini de öğreniyoruz.

Peki, Lenin ne arıyordu kiliselerde? Günah mı çıkarıyordu, devrimin bir an önce gerçekleşmesi için dua mı ediyordu, mum mu dikiyordu? Komünist bilincin büyük ışığı, Londra’ya gelince hidayete erip imanlı bir Hıristiyan mı olmuştu?

Kafamız karışmasın. Krupskaya’yı okuyarak sorunun cevabını öğrenelim:

“Herhangi bir yerde yapılan ve bizim de katılmadığımız pek az toplantı oluyordu. Bir keresinde, sosyalist bir kiliseye girdik. İngiltere’de böyle kiliseler vardır. Toplantıyı yöneten sosyalist, İncil’den bir şeyler mırıldanıyordu. Biraz sonra, Yahudilerin Mısır’dan çıkışlarının, işçilerin kapitalizmin krallığından çıkıp sosyalizmin krallığına geçişini simgelediğini anlatan bir dinsel öğüt vermeye başladı. Herkes ayağa kalkıp, sosyalist bir ilahi kitabından ilahi söylemeye koyuldu: ‘Ey Tanrım, bizi kapitalizmin Krallığından sosyalizmin Krallığı’na yönelt.’ Bu kiliseye -Yedi Kızkardeşler Kilisesi- gençler için düzenlenen bir konuşmayı dinlemek üzere, sonradan bir kere daha gittik. Bir genç, devrimin gerekli olmadığını kanıtlamaya çalışarak, belediye sosyalizmini anlatırken, daha önceki ayini yöneten sosyalist din adamı söz aldı ve on iki yıldır parti üyesi olduğunu ve on iki yıldır oportünizmle savaştığını -bu belediye sosyalizmi denen şeyin basit ve katıksız bir oportünizm olduğunu- söyledi.[1]

Bu çok ilginç bilgi içinde dikkat çekici ayrıntılar var.

Her şeyden önce, “sosyalist kilise” kavramı araştırmaya değer. Krupskaya, birden fazla sosyalist kilise olduğunu yazıyor. Bunlar nerededir, şimdiki durumları nedir, gerçekten araştırmaya değer. Krupskaya bir ipucu veriyor: “Yedi Kızkardeşler Kilisesi”. İngilizcesiyle Seven Sisters! Yaptığımız küçük bir araştırmada, Londra’da bu adı taşıyan bir kilise bulamadık. Acaba şimdiki Seven Sisters semtinin civarında olabilir mi? Lenin’in Londra’da Russel Square civarında WC1H 9RE posta kodlu evde oturduğunu biliyoruz. Bugün de binanın duvarında bunu belgeleyen bir plaket var. Fakat bu evle Seven Sisters arası yürüyerek iki saatten fazla sürer. Lenin’in buradaki bir kiliseye gelmek için bu kadar zaman ayıracağı çok kuşkulu. Zamanının büyük kısmını British Museum’da geçirdiğini biliyoruz ve burası eve on dakika mesafede. Marx Memorial Library’ye ise yirmi dakikalık bir yürüyüşle ulaşılabilir. Londra’daki yaşamını bir kilometre yarıçapında bir çember içinde geçirdiğini tahmin edebiliriz. O zamanki ulaşım imkânlarını düşündüğümüzde Seven Sisters’a gelmiş olamayacağını düşünebiliriz. Öyleyse Krupskaya’nın kastettiği Seven Sisters kilisesi, Saint Pancras veya Russel Square civarında olabilir. Ve bu, kilisenin adı değil de, orayı kullanan bir inanç grubunun adı olabilir.

İkinci önemli ayrıntı, “sosyalist ilahi kitabı” sözlerinde… Acaba hâlâ var mı? Okuyucularımız arasındaki meraklılardan bu konuları araştırmalarını bekleriz.

Herhalde, sosyalizmin ve devrimin çeşitli sorunlarının tartışıldığı böyle kiliselerin ve sosyalizmi öven ilahilerin izini sürmek İngiltere’de sosyalizmin tarihine ait ilginç ayrıntılar bulmak bakımından önemlidir.

plaque-lenin-36-tavistock-place-london.jpg

lenin-36-tavistock-place-london-uk.jpg

  1. N. Krupskaya, “Lenin’den Anılar Cilt 1”, Bibliotek Yayınları, 1990, sf. 63-64

 

Londra’nın ölmüş meslekleri

Üretim teknik ve aletleri değiştikçe, bir zamanlar insanların toplumsal hayat için çok önemli olan bazı mesleklere ve zanaatlar ölmeye başlar. Bundan elli yıl öncesine kadar Anadolu’nun birçok kentinde, lonca geleneğinin kalıntısı çarşılar bulunurdu. Bakırcılar çarşısı, demirciler çarşısı, terziler çarşısı gibi… Sonra, konfeksiyon giyim, plastik, alüminyum, paslanmaz çelik gibi yeni ürünler çıkınca bunların hiçbirinin yapacağı iş kalmadı. Ölen meslekler arasında, teknolojiye devredilen kent hizmetlerini bireysel olarak yapan insanların işleri de var.

Anadolu’yu bırakıp Londra’ya geçelim. İşte ölen mesleklerin en ilginçleri ve son kahramanlar!

Lamba Yakıcılar

Elektriğin kent aydınlatılmasında kullanılmasından öce, Londra’da sokak lambalarını akşam yakıp sabah söndüren “çakmakçılar” vardı. Bunlar, Lamplighter olarak adlandırılırdı. Bu kişiler, belirli saatlerde lambaları yakmak ve yine tespit edilmiş saatlerde söndürmekle görevliydiler. Ayrıca lambaların temizlenmesi, bozulmuşlarsa onarılmaları da onların işiydi. Haftalık ücretleri 2 pound idi! 43 Yıl bu işi yapan Mr. John Maher, resmi kayıtlara göre, 150 bin mil yol yürümüş. Londra sokakları elektrikli aydınlatmaya II. Büyük Savaş sonrasında kavuştu. Kimi tarihi sokaklarda tek tük kalan lambalar da 1985’te elektriğe bağlanınca son Lamlighter Cliff Bulhmann da emekliye ayrıldı.

Fare Yakalayıcılar

Londra’nın fareleri meşhurdur. Özellikle okyanus ötesi ticaret gemilerinin ambarlarında Londra limanlarına kadar seyahat edip kente yayılan ve hızla çoğalan dev fareler, büyük baş belası idi ve hâlâ öyledir. Kuşkusuz Londra’nın endemik fare türlerine ev sahipliği yaptığı da tarihsel bir gerçek… Şimdi büyük şirketlerin yaptığı fare temizlik operasyonlarını eskiden bunu meslek edinmiş insanlar yapıyordu. Sokakları arşınlayıp ev ev hizmet veren bu insanların geliştirdikleri fare yakalama teknikleri, mesleğin nasıl bir yaratıcılık ve cesaret gerektirdiğini gösteriyor. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte, kadınlar fare yakalama işinde öne geçtiler. Sivil hayatta ve orduda çok sayıda kadın fare avcısı olarak görevlendirildi.

Knocker-Ups

Bu mesleğin adına Türkçe bir karşılık bulmak zor. Yapılan iş, işçi mahallelerinde evlerin kapılarını vurarak fabrika düdüklerinden önce işçileri uyandırmak. Fabrika işçilerinin görevlerine erken başlamaları gereken İngiltere’nin kuzeyindeki üretim merkezlerinde ve elbette Londra’da özellikle yaygındı. Bu işi yapanlar çoğunlukla ellerinde bir fener ve kapıları vurmak için kullandıkları bir tokmakla sabahın köründe sokakları dolaşan yaşlı kadınlardı. Bradford’da 85 yaşında mesleği bırakan Catherine Jowett kırk yıl boyunca güneş doğmadan kalkıp kapıları tokmaklamıştı!

Bunlar ölmüş mesleklerin en az bilinenleri ve ilginç olanları. Bunların yanı sıra baca temizleyicisi çocuklar, Thames nehrinde çamur içinde satılabilecek eşyalar arayanlar, küçük el arabalarıyla evlerden paçavra, kemik ve kâğıt toplayanlar, kavşak süpürgecileri ve elbette atlı araba sürücüleri sayılabilir. Günümüzde de böyle göze çarpmayan, meslek sayılmayan pek çok iş vardır kuşkusuz. Bunların da kayda geçmesi iyi olurdu!

 

İngiltere’de çeteler tarihi – 1

Son zamanlarda popüler bir Netflix dizisinde Londra’da XX. Yüzyıl başlarında yaşanan çeteleşme ve siyaset ilişkileri anlatılıyor. Dizinin baş figürü olan Peaky Blinders tam olarak anlatıldığı gibi değilse de, gerçekten var olmuş bir ailenin adı. Bu sokak çetesi 19. yüzyılın sonundan, 1900’lerin başına kadar, Birmingham’da hüküm sürdü.

Kuşkusuz tek çete bu değildi. İngiltere’nin polis giremeyen sokakları, işçi sınıfının en yoksul kesimlerinden ve işsizler arasından doğan pek çok çete besliyordu. Sert ekonomik koşullar içinde yaşabilmek için, büyük ölçüde alt ve orta sınıflardan genç erkeklerin bulduğu bir yoldu çetecilik. Soygun, şiddet, şantaj, yasadışı bahis ve kumardan beslenerek büyüyen çeteler, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyal bir güç de elde etmişlerdi. Yoksul halk tarafından destekleniyorlar ve korunuyorlardı.

Bunlar arasında Peaky Blinders çetesinin özel bir yeri vardı. Bu çetenin üyeleri, özel dikim ceketler, yakalı paltolar, düğmeli yelekler, ipek eşarplar, dar paçalı pantolonlar, deri çizmeler ve sivri düz şapkalardan oluşan özel bir kıyafet giyiyorlardı. Blinders’ın hâkimiyeti, Birmingham ve çevresindeki bölgelerde toprak kavgasına tutuştukları “Sloggers” gibi rakiplerini yenmeleriyle büyüdü. Daha büyük bir çete olan Billy Kimber tarafından yönetilen Birmingham Boys çetesi tarafından yenildikleri 1910’a kadar yaklaşık 20 yıl boyunca kontrolü ellerinde tuttular. 1920’lerde ortadan kaybolmalarına rağmen, “Peaky Blinders” adı, Birmingham’daki herhangi bir sokak çetesini adlandırmak için anonim hale geldi.

Blinders ailesi, yalnızca “yasa dışı” işler yapan bayağı bir suç örgütü değildi. Sendikalarda, siyasi partilerde ve polis için de etkili olmayı başarmıştı.

Zaman zaman sendikalardaki komünist faaliyetlere karşı polis tarafından kullanıldıkları olsa da, ikili oynadıkları durumlar da oluyordu. İrlandalı isyancılara silah temin ettikleri, ya da grevleri destekledikleri de olmuştu. Birinci Emperyalist Savaş sonrasında hükümetin katı tutumu ve özellikle çeteleri birbirine kırdırma politikası bir süre için bu çapta büyük çetelerin Amerika merkezli çalışmalarına yol açtı. İngiltere onlar için sadece bir üstü artık.

Önümüzdeki sayılarda, çocuk ve kadın çetelerinin derin tarihine ineceğiz!

 

Futboldan çok skandalları tartışılan turnuva: Katar 2022

0

Dünyanın en prestijli futbol turnuvası olarak gösterilen ‘FİFA Dünya Kupası’ 22. turnuvası Katar’da başladı. Yeni yapılan 8 statta 32 takım 64 karşılaşmaya çıkacak ve turnuva 18 Aralık’taki final karşılaşması ile son bulacak.

Her dönem az çok tartışmaların yaşandığı bazı magazinsel fiyaskoların konuşulduğu turnuvalar izledik, ancak Katar 2022 dünya kupası turnuvaların en tartışmalısı olarak tarihe geçecek görünüyor.

RÜŞVETİN BELGESİ Mİ OLUR?

2 Aralık 2010’de yapılan oylama ile 2022 turnuvasının ev sahibi ülke olarak FİFA tarafından Katar açıklanmış ve tartışmalar o zamandan başlamıştı. Dönemin FİFA başkanı Sepp Bletter şunları söylemişti: “UEFA eski başkanı Platini beni aradı ve Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin Katar’a oy vermemi istediğini söyledi.” 6 ay sonra Katar, Fransa’dan 14.6 milyar dolarlık bir ödemeyle Rapelle jetleri satın aldı. Rüşvet tartışmaları böyle başladı. Rüşvet söylentileri turnuvanın açılış maçına da yansıdı, Katar ve Ekvator arasında oynanan açılış maçı öncesi söylentilere göre ‘Katarlı yöneticiler Ekvator milli takımında oynayan 5 oyuncuya takımlarının mağlubiyeti karşılığında para teklif etmişti.

GÖKKUŞAĞI’NA FİFA’DAN RET

Bunların yanı sıra Alkol yasağı turnuvanın en çok konuşulan konuları arasında yerini aldı. Ayrıca Katar’ın Dünya Kupası resmi elçilerinden birinin eşcinselliği ‘beyindeki bir hasar’ olarak nitelendirmesi tartışmalara yol açtı. Buna karşın Danimarka, İngiltere, Fransa ve Almanya’nın aralarında olduğu dokuz takımın kaptanları maçlara gökkuşağı logosu taşıyan kolluklarla çıkmak istediklerini açıkladı, ancak FIFA buna izin vermedi.

STADYUMLARDA İŞÇİ KANI

Büyük çoğunluğu Hindistan, Nepal, Pakistan, Bangladeş ve Sri Lanka’dan gelen göçmen işçiler, Katar’ın Dünya kupasına ev sahipliği yapmaya hak kazandığı 2010 yılından bu yana stadyum ve tesis inşaatlarında çalıştılar. Net olarak kanıtlanamayan iddia, inşaat alanlarında çalışan yaklaşık 6500 işçinin iş cinayetlerinde hayatlarını kaybettiğine ilişkin. Katar hükümet kaynaklarından derlenen veriler bile, sadece DOHA’da 2010 yılından turnuva başlayana kadar her hafta inşaatlarda 12 işçinin öldüğünü gösteriyor.

KİRALIK TARAFTARLAR

Tabii tartışmalar bunlarla da bitmiyor. Turnuvaya ilginin çok yüksek olmaması gerekçesiyle turnuvaya katılan her ülke için ayrı ayrı olmak üzere Pakistan’dan günlük 10 dolar, üç öğün yemek ve ücretsiz konaklama imkanı sağlanarak taraftar kiralandı. Ayrıca bazı İngiliz taraftarlara da ülke ve turnuva hakkında sosyal medyada olumlu yorumlar yapmaları karşılığında günlük 105 dolar ve ücretsiz uçak biletiyle birlikte 5 yıldızlı otellerde konaklama imkanı sunulduğu da konuşulanlar arasında.

TÜRKİYE TURNUVADA YOK

Türkiye milli takımı dünya kupası turnuvasına katılmamış olsa da adından söz ettirmeyi başardı. Yaklaşık on yıl önce Mısır’da askeri darbe ile yönetime el koyan Abdul Fettah el Sisi ile Türkiye Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan çok sıcak bir görüşme gerçekleştirerek kamuoyunun gündemine girdi. Erdoğan yıllardır Sisi için “darbeciler ile kesinlikle görüşmem” diyerek Mısır ile ilişkileri askıya almıştı.

İRAN PROTESTO EDİLDİ

İran’da 22 yaşındaki Mahsa Emini’nin gözaltına alındıktan sonra öldürülmesi üzerine başlayıp devam eden protestolar turnuvada da devam etti. İngiltere ile İran arasında oynanan karşılaşma öncesi yapılan seremonide İranlı futbolcular milli marşı söylemezken, tribünlerde ise bazı taraftarlar “Kadınların yaşamına özgürlük” pankartları açtı.

ZORLAMA PR ÇALIŞMALARINA RAĞMEN…

Önceki turnuvalarda kullanılmayan birkaç teknolojik yenilik üzerinden tüm bu yukarıdaki tartışmaları örtmeye çalışan FİFA ve Katar yetkilileri çok başarılı olmuşa benzemiyor.

Yarı otomatik ofsayt teknolojisi tüm maçlarda kullanılıyor. Ayrıca tüm statlarda özel soğutma üniteleri ile hava sıcaklığı 18-24 derecede tutulmaya çalışılıyor. FİFA Player uygulaması ile tüm oyuncuların istatistik verileri toplanıyor. Teknolojik Palmiye uygulaması ile enerji ve Wİ-Fİ hizmetleri veriliyor. Ulaşım büyük oranda elektrikli otobüslerle yapılıyor. İçinde özel bir cip bulunan turnuvaya özel yapılmış Top; AL-RİHLA bile bu turnuvanın tarihin en tartışmalı turnuvası olmasının önüne geçemeyecek gibi duruyor.

 

 

Gazetecilik konusunda anlayış eksikliği olan polisler eğitim görecek

0

Londra’nın çevreyolu M25’te, “Just Stop Oil” isimli aktivist grup tarafından 7 Kasım’da yapılan protesto eylemini takip eden gazeteciler Rich Felgate, Tom Bowles, Charlotte Lynch ve ismi öğrenilemeyen bir gazeteci “toplumun huzurunu bozmaya dönük komplo kurmak” suçlamasıyla gözaltına alınmıştı.

“Gazeteci olduğumuzu ısrarla belirtmemize ve basın kartlarımızı göstermemize karşın bizi gözaltına aldılar, korkunçtu.” açıklamasını yapan Tom Bowles’ın gözaltına alınma görüntüleri sosyal medyada büyük tepki çekmişti.

Hertfordshire Polisi, serbest gazetecilik yapan Bowles’ı 15 saat, Felgate’i 13 saat ve LBC muhabiri Lynch’i ise beş saat gözaltında tuttuktan sonra serbest bırakmıştı. Polis raporlarına göre, (ismi öğrenilemeyen) dördüncü gazetecinin de 10 saat sonra serbest kaldığı anlaşılıyor.

Hertfordshire Polis Teşkilatı Müdürü David Lloyd gazetecilerin gözaltına alınması ile ilgili olarak kurum içi komisyona (Police and Crime Panel) yaptığı açıklamada, polis memurlarını savunmadığını ancak medyanın da olayları nasıl haberleştirdiğini gözden geçirmesi gerektiğini düşündüğünü söylemiş ve olayın bağımsız bir başka polis komisyonu tarafından inceleneceğini belirtmişti.

Baş Müfettiş Jon Hutchinson’ın başkanlık ettiği ilgili bağımsız komisyonun gazetecilerin gözaltına alınmasıyla ilgili inceleme raporu geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Raporda öncelikle, polis memurlarının kendilerine verilen talimatı yerine getirdiği ve protesto öncesi yapılan planlarda gazeteciler planlamaya dahil edilmediği için “böyle bir sonuç” ile karşılaşıldığı ifade ediliyor. Ancak devamında gazetecilerin haber takibi amacıyla polislerin faaliyet alanlarında bulunacaklarının “tamamen öngörülebilir” olduğu da vurgulanıyor.

Raporda polis memurlarının “medyanın rolü ve gazetecilerin nasıl çalıştıkları konusunda anlayış eksikliği olduğu” ve polislerin yetkilerini uygun şekilde kullanmadığı ifade ediliyor. İnceleme komisyonu, gazetecilik faaliyetleriyle bağlantılı haklar, görevler ve sorumluluklar ele alınırken Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) “Gsell v İsviçre” kararına dikkat edilmesi gerektiğini söylüyor ve kararda belirtildiği üzere polis memurlarının gazetecilerin protestolara erişimini engellemek konusunda her bir vaka için özel olarak karar vermesi gerektiğini hatırlatıyor. (Gsell v İsviçre: Bir gazetecinin 2009 yılında Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu toplantısına yönelik protestoları takibinin engellemesi konusundaki AİHM davası).

Raporda ayrıca Polis Koleji ile Ulusal Gazeteciler Sendikası’nın (NUJ) işbirliğiyle polis memurlarına gazetecilerle etkileşim konulu bir eğitim verilmesi tavsiyesinde bulunuluyor.

Gazeteciler Sendikası konuyla ilgili açıklamasında, polisin yetkilerini uygun şekilde kullanmadığına dair önemli bir kabulü içeren ve gazetecilerle etkileşim konusunda polis memurlarının acil eğitime ihtiyacı olduğunu tespit eden söz konusu raporu memnuniyetle karşıladıklarını belirtti. NUJ Genel Sekreter yardımcısı Séamus Dooley ayrıca, gazetecilerin mesleki faaliyetlerinin farklı polis teşkilatlarının farklı uygulamalarına göre kısıtlanmaması için ülke çapında tüm polis teşkilatını kapsayan tutarlı bir yaklaşım gerektiğini ifade etti.

Gözaltına alınan gazeteciler ise Hertfordshire polis teşkilatının kendilerinden özür dilediğini duyurdu.