Ana Sayfa Blog Sayfa 67

Polonya’ya Ukrayna füzesi

0

Ukrayna’da Rusya-NATO savaşı sürerken Polonya’nın Ukrayna sınırındaki bir köye düşen füze iki kişinin ölümüne neden oldu.

Rusya, füzenin kendisine ait olmadığı açıklarken, Zelensky, daha Endonezya’dan ağzına geleni söyleyerek Rusya’yı suçladı.

Yalanlama, önce Biden’den geldi. Olayın ardından füzenin Rusya tarafından fırlatılmış olmasının “uzak ihtimal” olduğunu söyleyen Biden, Reuters’a göre, G7 ülkeleri ve NATO müttefiklerine füzenin Ukrayna’ya ait olduğunu açıklamıştıAssociated Press’e konuşan ABD’li yetkililer de füzenin, Rusya’nın fırlattığı bir füzeyi düşürmek için, Ukrayna tarafından ateşlenmiş olabileceğini belirtmişti. En son NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Bunun kasıtlı bir saldırı olduğuna dair bulgu yok. İlk bulgular, olayın Ukrayna topraklarını savunmak için fırlatılan Ukrayna hava savunma füzesinden kaynaklandığına işaret ediyor dedi. Ama Nihai sorumluluk Ukrayna’ya karşı illegal bir savaş yürüten Rusya’ya ait diye eklemeyi ihmal etmedi.

Anlaşıldı ki bir ülkenin başına kolaylıkla çorap örülebilir. Hakan Fidan, “atacaksın 3-4 füze…” dememiş miydi!

Sunak Zelensky el ele

Kasım ortasında “Birlikte Toparlanma Daha Güçlü Toparlanmaşiarıyla Endonezya’nın Bali adasında toplanan G20 zirvesinde Sunak Zelensky ile yan yanaydı ve Polonya topraklarına düşen füzeyle sorununda onu destekledi. Ukrayna Savaşı hız kesmez ve Rusya’ya yönelik yaptırımlar sürerve özellikle ABD Çin’e yönelik ekonomik kuşatmasını ağırlaştırma eğilimindeyken, zirvede, gıda ve enerji güvenliği başta olmak üzere dünyanın sorunları tartışıldı. Tabii ki en gelişmiş 20 ülke tekellerinin yararına.

Sunak Bali’de Zlensky’i savunmakla yetinmedi, ardından Ukrayna’ya gitti. Kiev’de yeniden Zelenskyile buluşan R. Sunak’ın elinde 50 milyon poundluk yardım paketi vardı. Bu erken Noel hediyesindeaskeri malzemeler var. Aralarında geçen ay UK’nin söz verdiği 1000 hava savunma füzesinin deolduğu sanılıyor. Sunak’ın çantasında eğitim amaçlı olarak İngiliz askeri doktorlarının Ukrayna’ya gönderilmesi de vardı.

Zelensky’nin teşekkürü şöyle oldu: Sizin gibi dostlar yanımızdayken, zafere inancımız tam.

Zafer, tabii ki kazanılacaksa, bu, Ukrayna’nın değil, Rusya ile hesaplaşmakta olan UK ve ABD de içinde batılı emperyalistlerin zaferi olacak! Ancak kolay değil: UK örneğin, başına sürecek merhem bulamaz ve halkına yeni vergiler koyup başta belediye hizmetleriyle NHS olmak üzere kesintilere giderken, bütçeden kaynak ayırıp Ukrayna’ya silah gönderiyor!

ABD Seçimleri: Senato çoğunluğu eşeklerde

0

ABD 8 Kasım’da valiliklerle belediyeler ve Senato’nun 1/3’ünün yenilenmesi için seçime gitti.

Senatoda “eşek” amblemli Demokratlar azınlıktaydı. Oy sayımının sonunda Georgia eyaletinde seçim 2. tura kalırken, Senato’da eşekler şimdiden 50 koltuk kazandı. Bu, Georgia’yı “fil” amblemli Cumhuriyetçiler kazansa bile, beraberlik durumunda Senato’ya başkanlık eden Biden’in yardımcısı Harris’in oyuyla çoğunluk Demokratlarda oluyor.

Senato’yu Demokratların kazanmasının ardından, Trump 2024 Başkanlık Seçimleri için adaylığını açıkladı. 8 Kasım Seçimlerinde beklenen gelişmenin sağlanamaması nedeniyle parti içinde Trump’aadaylığının ilanını açıklamaması baskısı vardı. Ancak Erdoğan’ın daha büyük ve iddialı olan Trumpbunu dinlemedi.

Karşısında Florida’da oylarını artırarak valiliği yeniden kazanan Cumhuriyetçi rakibi DeSantis olacak görünüyor, ancak Trump’ın sorunları, bundan ibaret değil. Aile şirketi üzerinden dolandırıcılıkla suçlanıyor. Kongre binasına faşistlerin yaptığı saldırı dolayısıyla suçlanmasının yanı sıra başkanlıktan ayrılırken yanında götürdüğü, evinde bulunan devlete ait gizli belgeler başının derdi. Hakkında soruşturma sürüyor.

Sekizinci Henry’nin karıları

Kanlı icraatlarıyla tarihin tozlu sayfalarında müstesna bir yere tutan, Kral 8. Henry, evlenip boşanmalarıyla da diğer krallara açık ara fark atmıştır. Yaklaşık kırk yıllık iktidarı süresinde kez evlenmiş, sayısız metresi olmuş, bir boşanma davası yüzünden Papayla çatışmış ve onu tanımadığını ilan ederek, kendisinin başında olduğu kiliseyi kurmuştur.

Geçen yıl vatandaşlık sınavında bir arkadaşımıza, kaç evlilik yaptığı, kaç karısı olduğu sorulmuş, o da “Bunu kendisi bile bilmez, ben nereden bileyim” diye cevap vermişti. Şimdi bu konuya bir açıklık getirelim.

İlk karısı, kendisinden önce kısa bir süre krallık yapan ve kuşkulu bir biçimde ölen ağabeyinin dul karısı Aragonlu Catherine’dir. Bu arada metresi Bessie Blount ile olan ilişkisinden bir oğlu oldu. 8. Henry’nin bilinen ikinci metresi Mary Boleyn’den Catherine Carey ve Henry Carey adlı iki çocuğu oldu. İkinci resmi karısı Anne Boleyn ile evliliği sırasında Anne ve Mary’nin kuzeni olan Madge Shelton ile de ilişkisi olduğu bilinmektedir. Aynı zamanda Anne Boleyn’den sonra evlendiği 3. eşi ve VI. Edward’ın annesi Jane Seymour’u Anne ile hâlâ evliyken metresi yapmıştır. Bu yüzden Anne’le evliliği süresince sık sık kavga etmişlerdir. Aynı şekilde 5. karısı Katherine Howard da Clevesli Anne’den boşanmadan önce metresi olmuştur. Henry’nin Aragonlu Catherine ile evliliği sırasında altı çocuğu oldu ama bunların arasından sadece bir kız çocuğu, Prenses Mary sağ kaldı. Kral, Anne Boleyn’e olan aşkının da etkisiyle Catherine’in erkek çocuk doğuramamasını evliliklerinin lanetli ve geçersiz olduğuna bağlayarak evliliklerini sonlandırmak istedi. Fakat Catherine’nin yeğeni İspanya İmparatoru V. Karl veya Şarlkent, Henry’nin bu isteğine şiddetle karşı çıktı. Yaklaşık altı yıl boyunca boşanmak için uğraşan Henry, Papadan izin alamayınca, Anglikanizm kilisesini kurdu ve ilk evliliğinin geçersiz olduğunu ilan etti. 1533 yılında Anne ile evlendiler ve evlilikleri 3 yıl sürdü. Anne’in yaptığı doğumlardan sağ kalan tek çocukları I. Elizabeth’tir.

Anne Boleyn, 1536 yılında kardeşi Rochford Vikontu George Boleyn’in de aralarında bulunduğu 5 kişiyle zina, vatan hainliği ve ensest ilişki suçlarını işleme nedeniyle tutuklanarak yargılandı. Yargılandığı tüm bu konularda aleyhinde yeterince delil olmadığı halde yine de idam cezasına çarptırıldı ve kardeşi George’dan iki gün sonra 19 Mayıs 1536’da Londra Kulesi’nde idam edildi. George ile birlikte idam edilenler arasında, yine Anne Boleynle zina yatıkları iddiasıyla yargılanan Henry Norris, Sir Francis Weston, Sir William Brereton ve Mark Smeaton da vardı.

8. Henry, Anne’in idamından 10 gün sonra Jane Seymour ile evlendi ve Kraliçe birkaç ay sonra hamile kaldı. 12 Ekim 1537 tarihinde Prens Edward doğdu. Jane, doğumdan on iki gün sonra 24 Ekim’de öldü.

Jane’in ölümünden dört yıl sonra Henry Cleves’li Anne ile evlendi ve sadece altı ay evli kaldıktan sonra boşandı. Henry, aynı yıl daha önce kafasını kestirdiği Anne Boleyn’in kuzeni Catherine Howard ile evlendi. Kendisinden otuz yaş küçük olan Catherine Howard ile iki yıl evli kaldıktan sonra, Thomas Culpeper ve Francis Dereham ile zina yapma nedeniyle Catherine’i tutukladı ve yargılamadan idam etti. İdam edilenler arasında George Boleyn’in karısı Jane Boleyn de vardı. Henry bir yıl sonra Catherine Parr ile evlendi ve ölümüne kadar Catherine ile evli kaldı.

Şimdi, bu kadar metres ve resmi evlilik içinde kadın adlarını ayıklamak ve saymak çok zor görünüyor. Türkçede bir tekerleme-hikâye vardır: Babasının ölümünden sonra yaşlı anası tekrar evlenmek isteyince, oğlan sormuş: “Bu kaçıncı ana, yeter gari!” Anası cevap vermiş, “Aliyle Veli, dört de ondan evveli, Recep, Şaban, Ramazan, bir de rahmetli baban! Anan koca mı gördü a oğlum!”

Henry’nin ikisi kafası kesilerek, diğerleri kuşkulu biçimde ölen toplam 6 resmi karısı olmuştur.

 

Ayın Artizi: Avrupa Futbol Otoriteleri ya da Medyası

0

Umarım gaz faturalarıyla aranız iyidir millet, Kasımınız kastırmamış Aralık’ta bekleyeceğiniz bir ara vardır dilerim.

Biz de hamdolsun iyiyiz, oflaysinsta fiyatı artmaya devam eden ekmek, yoğurt yumurta ile uğraşıyoruz, bir yıldır bazı şeylere zam gelmesini bekliyoz, airspray, ayakkabı, internet eşyaları vs gibi ki diğerleri yalnız kalmasınlar. Pahalılanan herşeyi satıp da paranın çoğunu elektriğe yatırınca fiyatı artmayan şeylere zam gelirse belki fit olur hesap kitap diyoruz ama çare yok, işler kötü, bazen melmekete bakıp yine biz iyiyiz diyip bu söylediklerimin de son küçük esnaf feryadı olması da olası diyorum ama başka konu, ne de olsa hiç bir şeyin ne bizle başlayıp ne bizle bitmeyeceğini bilip kabul edecek kadar da esnaf olamayan biriyim, bakarsın proleterleşiriz, bakıp görecez.

Neyse, bilmem konu nerden açıldı, geçen oturmuş bizim çırakla, şimdiki ismiyle Çek Cumhuriyeti bölgesinde bulunan Bohemya devletinin 14. yüzyıl sonu tarihini, Katolik Avrupa’nın tümüne karşı direnmiş Jan Zizka’yı felan konuşuyoz, ya abi ne zulümler, ne haksızlıklar, bir sürü alınmamış ah, ne tuhaf değil mi dedi. Walla evlat öyle de, mesele bunların sürmesi, yoksa mazlumun aheste aheste çıkan hakkı olsa olsa aynı şeylerin tekrarlanmaması dedim, önce anlamadı ama sonra Kola’yı uzatınca tuhaf biçimde onunla hemfikir olduğumu anladı. İngiltere’de düşünülebilen şeyleri bugünlerde ilk defa düşünüp tuhaf tuhaf ortalığı seyrediyor bizim Ankaralı, entegre olmasına ramak kaldı.

Evet tekrarın önemiydi, bu geçmişte yaşanlardan hatırlanıp, yaşadığımız günlerde kendini tekrar zuhur eden artizliklerde de görünen. Onun için pek yazasım olmadı, hangisini yazacaz, sonu gelmez diye değil, hepsini birlikte yazmamız gerekiyor diye. Ki bu ay artiz değil bazılarının paylaştığı artizlik konu olacak da demiyorum. Çünkü bu ayımızın artizliği yine başka bir tür artizlik, kitlesel kollektif artizlik, Özellikle Batı Avrupa futbol otoriteleri, medyası, hükümetleri ve gündemde kalmak isteyen eski bakanların yanında Kuzey Amerikalı pampalarının da sürdürdüğü Katar dünya kupası üzerinde sürdükleri sahte, yalan, samimiyetsiz, içtensiz, yüzeyesel, ikiyüzlü, yalakacı ahlaki öfke kampanyası, resmi nefret artizliği.

Ukrayna’ya saldıran Putin ve Rusya ne naneyse, hangi ağacın hangi yaprağıysa, Katar da diğer yoz ve yolsuz devlet ve futbol otoriteleriyle aynı. Anladık Katar’da yapılan stadyumlar sömürü ve kıyım üzerinden yapıldı, sanki Batılılar, Britishler, ABD’liler aynı kıyımları yapmadılar, yapmıyorlar ve yapmayı sürdürmeyecekler. Sanki Katar’dan bir taş atımı ötede Mısırda, Kasım ayı boyunca gerçekleştirdikleri Birleşmiş Milletlerinin iklim zirvesi Cop22’de aldıkları karar dünyayı kıyım ve yıkıma götürmüyor, orda şu devletin havasın alıp şu devlete atık satmıyorlar. Sanarsınız Stratfford’da olimpiyatlarda yaptıkları stadyumlar hem piknik yapıp hem de güle oynaya orayı bir mesire alanı olarak kullananlar tarafından yapıldı.

Evet katliamlarla, yolsulukluklarla bu dünya kupasını satın aldılar ve evet ülkelerindeki yönetim demokrasi karşıtlığının önde gideni. Sanki Yemenlilere silah satıp katliam yaptıran Britishler çok temiz, Cemal Kaşıkçıyı öldüren Saudilerden pek bir aynı demde bahsediyorlar değil mi? İşçileri çok düşünüyorlar, niye kimse greve gitme kararı alan Mick Lynch ve arkadaşlarının Krismıs düşmanı Scrooge ilan edilmesine birşey demiyor? Birşey deme değil kampanya yürütmüyor? Niye sözettikleri Asyalı işçilerin ülkelerinden kalkıp göçmek zorunda kaldıklarını sormuyor? Afrika veya Karayiplerde doğan Hintli kaynıyor Londra’da, sorun hele niye burlarda doğmuşlar, niye insanın Hintli ninesi Latin Amerika açıklarında Guyana’da doğarmış? İngiltere’de sadece son iki ayda göçmenlerin yaşadıkları, Manston göçmen merkezinde difteriden ölümlerden neden sözetmiyor santraforlar?

Sonra ismini yazmasını bile bilmeyip piyasanın bir alınır satınırı olan futbolcu dallamalarla çıkıp Katar’da durumun ne kötü olduğuna dair demeç ardına demeç alıp veriyorlar. Yamuk Harry Kane bizim ahlak temsilcimiz siz düşünün. Beğenmiyorsunuz oynamayın hırpolar, o kadar adalet timsaliyseniz.. Sonra masum LGBT’lerin duygularını sömürerek insan hakları, protesto felan diyin, son anda da haftalardır kapak kapak gezidirdiğiniz kol bandı geyiğinden vazgeçin. Hem işinizin olmadığı yerde ahkam kesin hem de sonunda da İngiliz futbol klüplerinin Amerikan patronarının ağzından İngilizimsi/Amerikanımsı bir batı milliyetçiliği yapın. Alman milli takımı ve eski bakanı falansanız, bu kabul edilir linç teşebbüsünde siz olmazsanız olmaz, siyah kol bandı takın, maçtan önce bir Instagram pozu verin. Sizin çığır açan protestolarınızı sevsinler, iki ay sonra bu söylediklerinize hatırlarsanız kendimi artiz yazarım. Son tür ırkçılık işte, bizden başkası bilmez, biz yapmazsak olmaz saplantıları.

Katar’ın çapı artık neyse, yaşlı bir emminin deyimiyle Konya bile daha büyük. Katarlılar Batılılar ve ittifaklarıyla işler çevirirken nerdeymiş Avrupalılar? Bu konuda Tayyip ne diyor? İşte geçen dünya kupası Rusya’daydı şimdiki de Katar/Asya’da ya, ağızlarından köpüre köpüre bu keki yiyemedikleri için efeleniyorlar. Yolsuzluk, para babalığı Avrupalı, sarı saçlı ve mavi gözlü olmazsa olmaz değil mi? Futboldan çok anlıyorlar ya arkadaşlar ve medya, daha üç-beş ay önce özel elit bir lig kurma çabasıyla ortaya çıkıp ağızları taraftarlar tarafından kapatılan aynı kişilerin bu Katar karşıtı kampanyayı yürüttüğü kimsenin aklına geliyor mu?

Futbol-sermaye-milliyetçilik ilişkilerinden eskiden bahsedildiğinde futbola niye politika karıştıyorsunuz denirdi. Demek ki artiz inkar ettiği gerçeği bir gün alıp timsalliğini üstlenen kişi veya kişi grubu. Hem neye karşı olduğumuzu hem de karşı olmamıza katılmayanları olduğunu dikkate almamız gerektiğini anlatmaları bu hadiseleriyle. Ki aslında artizliğin kendisini görmesi için de yeterli neden sunmaları. Ama kayışlar kopmuş, ağza gelen söyleniyor, çıkarlar için işe ne gelirse o savunuluyor. İflah impossible baby. Bizim Maraş tarafında buna mızarma da deniyor. Kaçınma beslenimli tersyüz etme dönüştürücüsü bir bakıma yani artiz. Bakın ki demokratik ve özgür toplumlardan sözedildiken sonra bunun diğerlerine zorla dayatılması geliyor. Batı demokrasi işte, bize karşı çıkana kadar özgürsün ve demokratik hakların var. Katar Rusya’yla aynı grupta oynamadığına şükrediyor olmalı.

Tutarlı yıllar efendim.

Frankenstein’ı yaratan kadın

Türkçe okunuşuyla Frankenstein, bir zamanlar o müthiş korku filmini seyretmiş olanların hatıralarında mutlaka özel bir yer tutar. Mezarlıklardan toplanan ceset parçalarından, fizik, kimya, mekanik ve elektrik bilgilerinin yardımıyla yaratılan korkunç mahlûk, kolay kolay unutulmaz. Filmin adı yüzünden, pek çoğumuz yeniden hayata döndürülen cesedin adını Frankenstein zannederiz.

Oysa Frankenstein, onu yaratan doktorun adıdır. Mahlûkun adı ise, kendisi tarafından belirlenmiştir. Bir yerde doktora, “Ben senin Âdem’inim” demiştir. O yüzden onu Âdem (İngilizcede ADAM) olarak anabiliriz. “Yaratanım sensin, unutma. Âdem’in olmam gerekirken haksız yere mutluluktan mahrum edilen, cennetinden kovulmuş bir meleğe benziyorum.” Bu duygu ve bilgi fışkıran cümleden de anlaşılacağı üzere, Âdem, görenlerin tüylerini diken diken eden bu canlı ceset, aslında derin düşünceleri olan bir “insan”dır. Fakat korkunç görünüşü yüzünden dışlanır ve bir köle olarak kullanılmak istenir.

Doktor Frankenstein ise, elinde tuttuğu bilimin gücünü ve “yaratıcı” olmanın üstünlüğünü kullanarak her şeye hâkim olmak isteyen ihtiraslı bir zalime dönüşmüştür. Bu şiddetli gerilim üzerine kurulan roman, şu kadarcık özetten de anlaşılabileceği gibi, son derece önemli felsefi ve teolojik sorunları ele almakta ve o dönem İngiltere’sinin toplumsal ilişkilerini derinlemesine eleştirmektedir.

Mary Shelley, İngiltere’nin önde gelen siyaset filozoflarından William Godwin ile “feminizmin annesi” Mary Wollstonecraft’ın çocukları olarak dünyaya geldi. Annesi Mary Wollstonecraft, hem özel hayatıyla, hem de eserleriyle fırtınalar yaratmış bir devrimciydi. Laf olsun diye devrimci demiyoruz, Büyük Fransız Devrimi henüz dumanı üstünde bir ateş halindeyken Fransa’ya gitmiş, sürüp giden mücadeleye katılmış, özellikle kadınların özgürlük mücadelesine ciddi katkılarda bulunmuştu.

Mary Wollstonecraft’ın hayatı ve mücadelesi tozlu tarih sayfaları arasından çıkarılıp hatırlanmayı hak edecek kadar zengin ve ilginçtir. Şimdilik onu saygıyla bir kenara koyup dünyaya getirdiği müthiş kıza bakalım. Hemen söyleyeyim ki, Mary Wollstonecraft, kızını doğurduktan on bir gün sonra öldü!

Frankenstein’in diğer adı, “Modern Prometheus”… Mary Shelley, ateşi tanrılardan çalıp insanlara veren yarı tanrıyla kendi kahramanını özdeşleştirmiştir. O, yaratıcılık marifetini tanrıların elinden almış, kendisi de bir “insan” yaratmıştır. Dr. Victor Frankenstein, ölüleri hayata döndürerek doğanın döngüsünü bozmaya çalışan bir bilgindir. Ancak yeniden can verilen ceset parçalarından oluşan bu insan, kendi canavarca yaratılışından tiksinir ve doktoru terk eder. Dünya tarafından sevilmek ve kabul edilmek istemekte, efendisine karşı öfkeden başka bir duygu beslememektedir. Ondan, yalnızlığını gidermesi için bir kadın arkadaş ister. Victor da başlangıçta aynı fikirdedir. Ancak bu yapay insanların üreyip insan ırkının yok olmasına yol açabileceğini düşünerek, yaratmaya çalıştığı kadını parçalar. Canavar intikam yemini eder ve bir trajediye yol açar. Mary Shelley, burada dinsel dogmaların iddiasına karşı kendi görüşünü söyler: Tanrı, yarattığı insanları yalnızlaşmaya ve yabancılaşmaya mahkûm edildiği bir toplumda yaşamaya mecbur bırakmıştır. Tıpkı Dr. Frankenstein gibi, acımasız, hırslı ve kötüdür.

Frankenstein’i yazıldığı dönem içinde değerlendirmek gerekir. On sekizinci yüzyılın sonları, fabrikaların ve makinelerin hızlı bir şekilde yükseldiği sanayi devrimi dönemiydi. Sanayi devriminin yarattığı kapitalist pazar, kır evine dayalı küçük sanayileri çökertti, birçok insanı, kadın-erkek, işsiz bıraktı. Bu aynı zamanda bilimin, yine kapitalizmin hizmetinde bütün dünyaya hâkim olabileceği inancının zirveye çıktığı bir dönemdi. Mary Shelley, başta eşi olmak üzere çağdaşı bütün romantikler gibi, kapitalizmin kökenini tam anlamadıkları bütün kötülüklerine karşı doğaya dönmeyi, saf ve iyi insanın özünü bulmayı istiyordu. Kadınların ezilmesine, insan sayılmamasına karşı mücadelesi de bu özlemler üzerinde yükseliyordu.

Frankenstein, bilim kurgu türüne öncülük etti, birçok uyarlama ve yeniden anlatımla popüler kültür piyasasının sıradan bir malı haline getirildi. Mary Shelley’in sert bir sosyal eleştirmen, öncü bir feminist ve dinsel dogmalara karşı çıkan bir aydın olduğu ise, hep göz ardı edildi.

 

Siz Liz’i nasıl bilirsiniz?

Birleşik Krallık’ın çiçeği burnundaki başbakanı Liz Truss 7 Eylül’de başbakanlık koltuğuna oturdu. Medya yeni başbakanı mercek altına alıp “Siz Liz’i nasıl bilirsiniz?” sorusuna yanıt aramaya başlamıştı ki ertesi günü Kraliçe II Elizabeth yaşamını yitirdi. Haliyle gündem değişti.

Partisinin güvenini yitirdiği için koltuğu bırakmak zorunda kalan Boris Johnson yalancı birisiydi. Türk kökenli olmasına karşı “Birleşik Krallık AB’den çıkmazsa burayı Türkler dolduracak” yalanını atmış sonra da çamura yatmıştı. Her ne kadar Türkiye’deki sağ basın “Boris Johnson Türk kökenli olduğu için harcandı” iddiasında bulunsa da kökenleriyle hiç mi hiç ilgisi yoktu… “Eh bari gelen gideni aratmasın” diye düşünürken Liz, kabinedeki maliye bakanı rakibi Rishi Sunak’ı eleyerek koltuğu kaptı. Geleneklerin tersine Sunak ve ekibi ile kendisine yakın olmayanlara kabinesinde yer vermemesi benmerkezci, kindar ve hırslı birisi olduğunu düşündürdü.

Liz seçilince “hanelerin yanı sıra şirketlere de enerji konusunda destek vereceği” vaadinden dolayı Domino’s Pizza gibi restoranların hisseleri yüzde 6’dan fazla yükseldi. Times bu gelişime temkinli yaklaşarak “Artık sözünü tutmalı” diye yazdı. Muhafazakar liderlerin sözünü tutmakta karneleri kırıklarla dolu olduğunu hatırlatan Daily Mirror da “Fazlasıyla bozduğunuz ülkeyi tamir edin” manşetini attı. Ülkenin ciddi ekonomi gazetelerinden Financial Times da hükümetlerin eski taktiği tüketicilere kaşıkla verip yine aynı tüketiciden kepçeyle geri alma taktiğinin olası enerji desteğinde pek işe yaramayacağını savunarak “Bu yüzden enerji destek maliyetini vergi mükelleflerinin üstlenmesi gerekecek” yorumunu yaptı.

Peki basında pek tartışılmayan, bizim başlıktaki “Siz Liz’i nasıl bilirsiniz?” sorusunun yanıtına gelirsek, sosyal medyadaki bir paylaşımdan alıntı yapayım efeeem:

“Yeni başbakan Liz Truss… Karıştığı skandallar nedeniyle istifa etmek zorunda kalan Boris Johnson kabinesinin dışişleri bakanı. Katı ama pragmatik sağ görüşleriyle tanınıyor. Türkiye’de adı en çok İngiltere’nin reddettiği ilticacılar için Ruanda’nın yanında Türkiye’de de göçmen kampları kurdurma önerisiyle duyulmuştu. Yaşadığımız sorunları dış güçlere bağlayarak geçiştirmeye çalışanlar paranın ucunu görünce sessiz kalmayı tercih etmişlerdi. Liz Truss sol eğilimli bir ailenin kızı. 1980’lerde çocukken ailesi ile birlikte nükleer silahlara karşı kampanya örgütü CND gösterilerine katılıyor. 1990’larda Oxford’da öğrenci iken Liberal Demokrat partili. Kraliyete son verilip cumhuriyet kurulması kampanyalarında aktif yer alan bir öğrenci lideri. Daha sonra Muhafazakar Parti’ye giriyor. 2010’da 35 yaşında milletvekili seçiliyor. Derken çeşitli bakanlık görevleri yapıyor. Brexit kampanyasında o sıradaki başbakan David Cameron’la birlikte AB’de kalmayı savunuyor. Referandumda az farkla ayrılma sonucu çıkınca o da Brexit’çi oluyor ve kampanyanın başını çeken Boris Johnson’un güvenini kazanıyor. Şimdi yıllar önce yıkılması için çalıştığı Kraliyet’in başındaki adaşı Kraliçe Elizabeth tarafından başbakan olarak atanacak. Böylesine ilkeli(!) ve tutarlı(!) bir başbakan İngitere’ye ve dünyaya hayırlı olsun!”

***

Kraliçenin vefatıyla gündeme gelen “Siz Kraliçe Elizabeth’i nasıl bilirdiniz?” sorusu da bizim toplumu sosyal medyada ikiye böldü. Feodal dönemden kalan monarşinin dolayısıyla tahtın çocuklara geçtiği kraliyetin tarihin tozlu raflarına bir daha geri gelmemek üzere kaldırılmasını isteyenler ile Kraliçeyi; ardından yasin okutacak, helva yapıp dağıtacak, sarayın kapısına çiçek gönderecek kadar çok sevenler…

Son paragrafımda da bizim bazı toplum üyelerinin sosyal medyadaki yorumlarına (isim vermeden) örnek vereyim efeeem: “Toplumda bu kadar kraldan çok kralcı olmasına şaşırdım”, “En değerli mektup arkadaşımı yitirdim (Kraliçeye gönderdiği hediye ve mektuplarına karşı ‘alındı ve teşekkür’ mektubu alan birisi)”, “Kraliçe’nin verdiği sakatlık parasıyla Türkiye’de hava atarlar. Bir de Kraliçe’ye sömürgeci diyorlar. Bunlar ne yiyor Kraliçe olmasaydı haliniz ne olurdu? Nankörleri toplayıp Türkiye’ye göndereceksin!”, “Önümüzdeki birkaç gün ve hafta boyunca, İngiltere’nin kraliyet ailesini eleştiren ve özellikle Kraliçe’yi kınayan insanlar olacak. Lütfen cehaletleri ve merhametsizlikleri ile bu ailenin önemini, kaybettiklerini, ülkenin kaybının farkında olmamalarını görmezden gelin. Ayıp be. (Eski bir dernek başkanı)”

İskoçya kiraları dondurdu

0

İskoçya özerk yönetiminin başbakanı Nicola Sturgeon, hayat pahalılığı ile mücadele kapsamında kamu ve özel sektörde kiraları dondurma ve bu kış evden atılmaları yasaklama kararı aldıklarını duyurdu. Yaz tatilinin ardından ilk kez toplanan İskoçya Parlamentosu, ‘insani acil durum’ olarak tanımladığı hayat pahalılığının yarattığı baskıyı azaltmak için bir dizi önlem aldı.

İskoçya Parlamentosunun, kiraların dondurulması ve evden atılmaların yasaklanmasının yanı sıra aldığı önlem arasında:

  • Scot Rail ücretlerinin en az Mart 2023’e kadar dondurulması
  • İlkokul 6. ve 7. sınıf öğrencilerine de ücretsiz okul yemeği verilmesi
  • Bir ulusal bakım hizmetinin kanunla oluşturulması
  • Sıfır emisyonlu bir ısıtma ve ortak ısıtma sistemi oluşturmak için 25 milyonluk karbonsuzlaştırma fonu oluşturulması var.

Kiracılar atılan adımı yeterli bulmadı

31 Mart 2023 tarihine kadar geçerli olan düzenlemeler ile Belediye ve özel sektörün, kiralara zam yapması ve evden atması yasaklandı. Kiracılar ve kiracılar birliği, memnuniyetle karşıladığı bu düzenlemelerin kapsamının ve süresinin daha da geliştirmesini talep ediyor. İşkoçya’da son 10 yıl içinde kiraların %60 arttığını ve kiraların çok yüksek olduğunu dile getiren kiracılar, kiraların dondurulmasının, hükümetin kiraları kontrol edecek bir mekanizma geliştirene kadar devam ettirmesini talep ediyor.

Sturgeon krizi referanduma dayanak yapmanın peşinde

İskoçya lideri Sturgeon yeni Başbakan Liz Truss’a da bir mektup yazarak, kriz döneminde ailelere destek olmaya odaklanan bir toplantı için dört ulusun politik liderlerini kapsayan bir toplantı yapmasını talep etti. Yakaladığı her fırsatta İskoçya’nın bağımsızlık referandumunu gündeme getiren Sturgeon hayat pahalılığına karşı etkili önlemleri de referanduma bağladı. Holyrood (İskoçya Parlamentosu)’un vergi ve borçlanma konusunda sınırlı yetkiye sahip olmasından dolayı zor kararlar almak mecburiyetinde kaldıklarını dile getiren Sturgeon, tam yetki için bir kez daha referandumu işaret etti.

 

Polis bir genci daha vurdu

0

Kullandığı araç mobese kameraları tarafından şüpheli olarak tanımlanan 24 yaşındaki siyah genç Chris Kaba, kendisini takibe alan polisler tarafından vurularak öldürüldü. Arabasında yapılan aramada silahsız olduğu ortaya çıkan Kaba, 5 Eylül akşamı kafasına aldığı tek kurşunla yaşamını yitirdi.

Kurumsal ırkçılık devam ediyor

Siyahlara yönelik şiddetin ve ırkçılığın kurumsallaştığı İngiltere’de, 1990’dan beri, 1880’den fazla insan ya doğrudan güvenlik güçlerinin müdahalesi ile ya da resmi kurumlarda gözaltına alındıktan sonra can verdi. Polisin ve devlet kurumlarının elinde can verenlerin ezici çoğunluğunu siyah ve etnik kökenliler oluşturuyor. Polisin üst aramaları ve kontrollerine maruz kalanların ezici çoğunluğunu siyahların ve etnik azınlıkların oluşturduğu ise şimdiye kadar yapılan sayısız araştırma ile defalarca kanıtlandı. Kurumsallaştığı kabul edilmiş olmasına rağmen ne polisin ne de devlete ait kurumların ırkçı ve ayrımcı politikalarında bir değişiklik olmadı. Ve şimdiye kadar hiçbir polise ve kamu görevlisine ceza verilmedi. Bu nedenle ChrisKaba’nın vurularak öldürülmesi polis ve ilgili devlet kurumları tarafından sıradan adi bir adli vaka olarak kabul edilerek üzeri kapatılmaya çalışıldı.

Adalet sokaklarda aranır oldu

Kaba’nın ailesi ile yakınları polis ve devlet elinde can verenler, seslerini duyurabilmek ve adalet talep etmek için hemen harekete geçerek, ilk hafta sonuna denk gelen 9 Eylül günü Londra’nın merkezinde bir protesto düzenlediler. Başta BBC olmak üzere İngiltere’deki tüm ulusal basının protestodan bir gün önce hayata veda eden Kraliçe 2. Elizabet’in ölümü ve yasına kilitlendiği saatlerde Londra’nın merkezinde 5 bin kişi adalet talep etmek için yan yana geldi. Seslerini duyurmaya çalıştı. Kaba’nın ailesinin adalet talebini ve 5 bin kişinin seslerini duyurmak için yaptığı yürüyüşü görmezden gelen polis ve ilgili kurumlar, aradan yaklaşık bir hafta geçmesine rağmen Kaba’nın canını alan silahı ateşleyen polisin ifadesini dahi almadı. Polisin, tahammül sınırlarını zorlayan keyfi yaklaşımını protesto etmek ve tecelli etmesin istenen adaleti talep etmek üzere binlerce kişi bir kez daha Londra polis teşkilatı ScotlandYard önünde toplanma kararı aldı.

Güneşli bir Sonbahar günü olan 16 Eylül’de kimileri Kraliçe 2. Elizabeth’in tabutunun tutulduğu Westminster Salonu’na varmak kimileri de Chris Kaba için adalet talep etmek için Westminster Metro istasyonun yolunu tuttu. İngiltere Medyası’nın 96 yaşında ölen Kraliçe 2. Elizabet için 19 Eylül’de yapılacak cenaze töreninin detaylarının derdine düştüğü saatler de,

24 yaşında polis tarafında vurularak öldürülen siyah genç Chris Kaba için adalet talep edenler bir kez daha Londra polis teşkilatı Scotland Yard önünde toplandı. Başbakanlık Konutu, Parlamento Binası, Big Ben, London Eye ve Kraliçe 2. Elizabeth’in tabutunun tutulduğu Westminster Salonu’na yürüme mesafesinde olan Scotland Yard önünde yapılan protestoda, adalet ve hakikat hep bir ağızdan atılan öfkeli sloganlar ile talep edildi. Yapılan konuşmalarda Siyahlara yönelik sistemli bir şekilde devam ettirilen ve kurumsalmış olan polis şiddetine dikkat çekildi, ırkçılık ve ayrımcılık her bir konuşmacı tarafından ayrı ayrı protesto edildi.

Siyah olmak suç değil

Chris Kaba için Adalet (JusticeforChris Kaba) ve Irkçılığa Karşı Ayağa Kalk (Stand Up Against Racism) tarafından düzenlenen eylemde Kaba’nın yakınlarının yanı sıra, yakınları polis tarafından öldürülen aileler, Siyah Hayatlar Önemlidir Kampanyası içerisinde yer alanlar ve İşçi Partisi eski lideri Jeremy Corbyn katılımcılara seslendi. Yapılan konuşmalarda Kaba’yı vuran polisin ancak kamuoyunda yükselen tepkiler sonrasında açığa alınmasının ve hala sorgulanmamış olmasının kabul edilemez olduğu vurgulandı. Siyah olmanın bir suç olmadığı dile getirildi. Öfkenin hâkim olduğu protestoda katılımcılar, mücadele kararlılıklarını ‘adalet yoksa barış da yok’ sloganları ile dile getirdi. Aynı gün polisin işlediği cinayeti protesto etmek ve adalet talep etmek için İngiltere’nin birçok şehrinde de dayanışma eylemleri yapıldı.

Adalet arayanlar birleşiyor

Polis ve devlet kurumları karşısında on yıllardan beri adalet arayanların buluşma noktasına dönüşen bu protesto ve eylemler aynı zamanda, binlerce insanın yaşadığı acıları bir kez daha tetikliyor. Acıları ve öfkeleri ortak olan aileler, yıllar içinde adalet arayışlarını ortaklaştırarak bir kampanyaya dönüştürdü. United Familiesand Friends (Birleşmiş Aileler ve Arkadaşlar) adıyla bir oluşum kuran ailelerin ortak adalet talebi,yürütülen düzenli çalışmalar ile kamuoyu gündeminde tutuluyor. Birleşmiş Aileler ve Arkadaşlar kampanyasının en etkili etkinliklerinden bir tanesi, her yıl Ekim ayının son haftasında Londra’da düzenlenen yürüyüş ve buluşma. Türkiye’deki Cumartesi Anneleri’nin buluşmasına benzeyen bu etkinlik, her yıl Trafalgar Meydanı’nda başlıyor ve Başbakanlık Konutu önünde devam ettiriliyor. Bu yıl 29 Ekim Cumartesi günü düzenlenecek etkinlikte Chris Kaba’nın ailesi, aynı adaletsizliği yaşayan 1882 aile ile acılarını ve adalet arayışını ortaklaştıracak.

 

‘Yeter artık’ diyerek işçiler meydanlara indi

İngiltere’de tarihin en etkili grevlerinden biri gerçekleştirildi. Demir yollarında örgütlü 4 sendika, (RMT, ASLEF, TSSA, UNITE) posta işçilerinin üye olduğu CWU aynı gün greve giderek hükümet ve işverenler üzerinde daha fazla baskı kurmaya çalıştı.

Liverpool liman işçileri de grevdeydi. Yaklaşık 250 bin işçi 1 Ekim’de greve çıktı. Demir yollarında trenlerin sadece yüzde 11’nin çalıştığı açıklandı. Bu trenlerin çalışması da, müdürlerin trenleri sürmesi ve acentalardan tehmin edilen işçilerin çalıştırılmasıyla mümkün hale getirildiği belirtiliyor.

Posta hizmeti tamamen durdu. 115 bin postacının hiçbiri dağıtıma çıkmazken, mektup ve paketlerin toplandığı depolara ulaştırılması için şoför bulunamadı. İletişim İşçileri Sendikası CWU, Kraliyet Postası patronlarının masaya oturmaması nedeniyle, yıl sonuna kadar ayrı ayrı günlerde toplam 19 gün daha grev kararı aldıklarını duyurdu.

İşçiler hükümeti de hedefine koydu

Greve giden işçiler, sadece işe gitmemekle kalmadı ve tepkilerini sokakta gösterdi. Liz Truss’ın açıklamaları ve yaklaşımlarına öfkeli olan işçiler, geri adım atmayacaklarını ve patrona karşı verdikleri mücadeleyi hükümetin düşürülmesi yönünde de ilerleteceklerini belirttiler.

Hayat pahalılığa karşı ücret artışının gerçekleştirilmesi, son 3 yıldır ücretlere yapılamayan zamların 3 yıl öncesinden geçerli olacak şekilde yapılması, iş güvenliği ve iş garantisinin sağlanmasını isteyen işçiler, tamamen patronların yanında yer alan iktidarın istifası için de baskı yapacaklarını açıkladılar.

50 şehirde gösteriler yapıldı

Ücret artışı, gıda sorununun yok edilmesi, enerji fiyatlarının düşürülmesi ve zenginlerden daha fazla vergi alınması talebiyle geçtiğimiz aylarda kurulan ve şimdi yaklaşık 1 milyon üyesi olan “Enough İs Enough” (Yeter Artık) kampanyasının çağrısıyla 50 şehirde kitlesel eylemler gerçekleştirildi.

Daha önce 13 merkezi büyük şehirde planlanan eylemler, demir yollarının çalışmaması nedeniyle herkesin kendi şehrinde eylem organize etmesi çağrısı yapıldı.

Başta Liverpool olmak üzere bir çok şehirde işçiler yapılan çağrıya uydu ve gösterilere kitlesel katıldı. Londra, Liverpool, Glasgow, Manchester, Cardiff, Brighton, Norwich, Nottingham ve Newcastle şehirlerinde en az 10 biner kişi katılırken, diğer şehirlerde de binlerce kişi sokağa çıktı. Tüm şehirlerde yapılan gösterilerde ortak bir mesaj vardı. “Yeter Artık”

“Sınıfımızın mücadelesini vereceğiz”

Londra’da Kings Cross istasyonu önünde yapılan eyleme de 10 binden fazla kişi katıldı. Burada, RMT Genel Sekreteri Mick Lynch, Ulusal Eğitim Sendikası (NEU) Genel Senreteri Kevin Courtney, CWU Genel Sekreteri Dave Word, İşçi Partisi eski lideri Jeremy Corbyn, RMT Genel Sekreter Yardımcısı Eddie Dempsey, Kollej ve Üniversite Çalışanları Sendikası (UCU) Genel Sekreteri Jo Grady, comedyen Rob Delaney ve çok sayıda kampanya sözcüsü birer konuşma yaptı.

Mick Lynch, “Bizi din üzerinden, milliyet üzerinden ve işkolu üzerinden bölmeye çalışıyorlar. Biz hiç bir zaman bölünmeyeceğiz. Ortak yanımız, hepimizin işçi olmasıdır. İşçi sınıfının mensubu olmamızdır. Sınıfımızın kazanımı için, sınıfımızın mücadelesini kollarımızı birbirimizin boynuna sararak, elele tutarak mücadelesini vereceğiz” dedi. Lynch, konuşmasına İran’daki kadınların mücadelesini selamlayarak başlaması, işçilerin coşkuyla alkışlamasına neden oldu.

Diğer konuşmacılar da, işçilerin birlik içinde mücadele etmesinin önemine değinerek, sermayenin arkasında durup, işçi sınıfına saldıran iktidarın da alaşağı edilmesi için de mücadelenin büyütülmesi gerektiğinin altını çizdiler.