Ana Sayfa Blog Sayfa 39

Kovid-19 Kamu Soruşturması devam ediyor

Birleşik Krallık’ın Kovid-19 salgını karşısındaki tepkisi, salgının etkisi ve geleceğe yönelik dersler çıkartılması için Haziran’da başlayan UK Covid-19 bağımsız halk soruşturmasının ikinci ayağı 3 Ekim’de başladı. İngiltere Sendikalar Konfederasyonu TUC’nin de bulguları ve Başbakan Rishi Sunak’ın cevaplaması talebiyle sorduğu sorularıyla dahil olduğu soruşturmanın ikinci ayağı 14 Aralık’a kadar devam edecek.

Covid-19’a yakalanan çalışanlara çok görülen yardımlar, işletmelere aktarıldı

TUC adına soruşturmaya katılan yardımcı genel sekreter Kate Bell, oturumu öncesi yaptığı açıklamada şunları söyledi:

“Rishi Sunak’ın cevaplaması gereken ciddi soruları var. Hazine’nin herkese yeterli hastalık ücreti sağlamayı reddetmesi, Birleşik Krallık’ın halk sağlığı çabalarını büyük ölçüde baltaladı.

Bu durum enfeksiyon oranlarını artırdı, kamu hizmetlerimiz üzerinde büyük bir yük oluşturdu test ve tedavi maliyetlerinin artmasına neden oldu.”

TUC, Muhafazakar Hükümetin halkın can güvenliğini ciddi anlamda tehlikeye atarak işletmecilere gelir desteği sağlayan ‘Eat Out Help Out’ gibi akıl karı olmayan programlara milyonlarca sterlinlik fon aktarırken, izolasyon süresince maddi, manevi ve sağlık sorunları yaşayan halkın büyük bir kesimini göz ardı etmesini sorguluyor.

TUC’nin soruşturma kapsamında Başbakan Rishi Sunak ve hükümetinin cevaplamasını istediği sorulardan bazıları şunlar;

  1. Neden çalışanlara geçinmeye yetecek düzeyde hastalık maaşı sağlamadı?

(Birleşik Krallık, salgına en düşük yasal hastalık ücreti oranıyla girdi. Haftada sadece £94! Ortalama bir çalışan, kendini izole etmek zorunda kaldığında kazancında £418’luk bir düşüşle karşı karşıya kaldı.)

  1. Başbakan neden herkese hastalık ödeneği sağlamadı?

(Hükümet, salgının başlangıcında iki milyon işçinin hiçbir hastalık maaşı korumasının olmadığı konusunda uyarılmıştı. Ancak Rishi Sunak, çoğunluğu çalışan olan bu işçiler için düşük kazanç eşiğini kaldırmayı reddetti.)

  1. Hükümetin izolasyon planı neden bu kadar yetersizdi?

(Hükümet “fazlasıyla gecikmeli olarak”, düşük ücretli işçilerin çalışamamaları durumunda £500 talep etmelerine olanak tanıyan bir izolasyon destek planını uygulamaya koydu. Ancak bu planın kaynakları yetersizdi ve programdan destek almak için başvuran düşük ücretli çalışanların üçte ikisi reddedildi!)

  1. Rishi Sunak neden insanların kendilerini izole etmelerine yardım etmek yerine ‘Eat Out to Help Out’a daha fazla para harcadı?

(Rishi Sunak’ın ‘Eat Out Help Out”’ için yetersiz kişisel izolasyon planına harcadığının iki katından fazlasını harcadığı aşikâr. Bir aydan biraz fazla süren ‘Eat Out Help Out”’ projesine £800 milyondan fazla para harcandı! Buna karşılık, yaklaşık 18 ay suren self-isolation destek planına varlığı boyunca toplamda yalnızca £385 milyon harcandı!)

  1. Hazine üst düzey yetkililerin uyarılarını neden dikkate almadı?

(Kendi kendini tecrit etmeye gücü yetmeyen insanların, Birleşik Krallık’ın halk sağlığı çabalarına büyük ölçüde zarar vermesinin bir sebebi de buydu).

Birçok kişi için koronavirüs salgını uzak bir anı gibi görünüyor ancak uzun dönem Kovid’e yakalananlar ve etkisi altında kalanlar için kâbus bitmeyecekmiş gibi geliyor. Bunun yanı sıra ‘yaslı aileler’ hâlâ yanıt bekliyor.

Sunak’a Dr. Death ismi verilmiş

Soruşturma sürecinde ortaya çıkan, hükümetin yeni baş bilim danışmanı Profesör Dame Angela McLean’ın Başbakan Sunak’a dair değerlendirmesi ise skandal niteliğinde. Pandeminin devam ettiği dönemde bilim danışma kurulunda yer alan McLean’in önemli bir pandemi toplantısı sırasında gönderdiği özel WahatsApp mesajlarında Rishi Sunak’ı ‘Dr Death, The Chancellor’ (Doktor Ölüm, Maliye Bakanı) olarak tanımladığı ifşaa oldu. Prof. McLean bu yorumu Eylül 2020’de yani “Eat out Help Out” programi dönemindeki bir WhatsApp sohbetinde yapmış.

Soruşturmada şimdiye kadar ortaya çıkan bilgileri de yorumlayan TUC, bakanların pandemiden ders almak yerine hatalarını ikiye katladıklarını ifade etti. Mart 2022’nin sonlarında (Koronavirüs Yasası’nın sona ermesiyle birlikte) hükümet, hastalık maaşına erişimi ilk günden itibaren kaldırdı. İşçilerin Yasal Hastalık Ödemesini talep edebilmeleri için bir kez daha üç gün (dördüncü güne kadar) beklemeleri gerekiyor. Nispeten küçük bir paraya mal olmasına rağmen bakanlar salgın sırasında yaklaşık iki milyon işçinin Yasal Hastalık Ödemesine erişimini engelleyen düşük kazanç eşiğini hala kaldırmış değil.

 

TUC Britanya Hükümetini “Sendika Karşıtı Yasalar” Gerekçesiyle Birleşmiş Milletlere Şikayet Etti

Geçtiğimiz bir buçuk yıllık süre içerisinde gelişen işçi grevlerini engellemek için hükümetin geçirdiği asgari hizmet güvencesi kanunlarına tepkiler sürüyor. Son olarak Eylül ayı ortalarında Sendikalar Konfederasyonu, TUC (Trades Union Congress), konuyla ilgili Birleşmiş Milletler çalışma standartları mercilerine, hükümetin dayattığı “demokratik olmayan” düzenlemeler ilgili bir şikayette bulunduğunu açıkladı.

İngiltere ve Galler sendikaları konfederasyonu TUC Genel Sekreteri Paul Nowak, konuyu uluslararası kanunları ihlal etmesi nedeniyle Uluslararasu Çalışma Örgütü, ILO’ya (International Labour Organization) götürdüklerini belirtti. Bilindiği üzere kanun, özellikle anahtar roldeki sağlık, eğitim ve ulaşım sektörlerinde çalışanların grev süreçlerinde asgari bir hizmeti güvence altına almalarını gerektiriyor.

ILO, kanunun yürürlüğe girmesinden bir ay önce, Haziran’da, Britanya hükümetine bir ihtar vermiş, kanunların uluslararası örgütlenme kurallarına uyması ve kendilerinden tavsiye almaları çağrısında bulunmuştu. Yaptığı açıklamada ILO “hükümetin işveren ve işçi kurumlarının özerkliği ve işleyişine müdahele etmemesi gerektiğini” de kaydetmişti. Liverpool’da gerçekleşen TUC kongresi öncesi de Nowak, hükümet icraatının ILO’nın uyarılarının gerisinde kaldığını söyledi. ILO’nun Haziran ayındaki uyarıları TUC’nin bir yıl önce yaptığı ilk şikayeti sonrası gelmişti.

Yaptığı açıklamada Nowak “bu kanunlar işyerinde sürtüşmeleri gidermek için değil tırmandırmak için düzenlenmişlerdir. Yürürlüğe konamazlar, demokratik değiller ve hemen hemen kesinlikle de uluslararası yasaları çiğnemekteler” şeklinde konuştu. Konuyla bir açıklama yapan hükümet yetkilileri “bu yasamanın maksadı genel halkın yaşam ve geçimini korumak ve hayati kamu hizmetlerine ulaşımlarını sağlamaktır” dedi.

Konunun ve ILO uyarılarının önümüzdeki günlerde de tekrar gündeme gelmesi bekleniyor.

 

Enflasyondaki Nıspi Düşüşe ve Ücretlerdeki Güdük Artışlara Rağmen Yoksullaşmanın Sonu Ufukta Değil

Office for National Statistics (ONS) 18 Ekim’de, Eylül ayı enflasyon oranlarının, bir önceki ayla aynı kalarak, %6.7 düzeyinde seyretmeye devam ettiğini açıkladı. ONS, tüketici fiyat endekslerine göre hesaplanan oran üzerinde düşen gıda fiyatlarına rağmen artan yakıt fiyatlarının etkili olduğunu da sözlerine ekledi. Ekonomistlerin %6.6 dolaylarında olacağını tahmin ettikleri orana dair açıklamalar, İngiltere Merkez Bankasının Kasım’da açıklamasının beklendiği faiz oranları üzerindeki tartışmayı da yoğunlaştırmayı sürdürmekte.

Perkande değil de tüketici fiyatları endeksleri göre düzenlendiği için sokaktaki yansıması emekçiler açısından belirsiz kalan yeni enflasyon verilere göre gıda ve alkolik olmayan içecek fiyatları Eylül ayında %0.2 bir düşüş gösterdi. ONS bunun Eylül 2021’den bu yana bu sektörde görülen ilk düşüş olduğunu kaydetti. Buna rağmen, gıda ve içercek fiyatları geçen yılın aynı döneminden %12 daha pahalı olmayı sürdürüyor. ONS gıda fiyatlarındaki bu duruma rağmen, Ekim başlarında litre başı 8p artarak 163p’ye varan mazot ve 4.5p bir artışla 152p’ye varan yakıt fiyatlarını enflasyonun yüksek oranlarda seyretmesine etken olduğunu kaydetti.

Konuyla ilgili yaptığı açıklamada maliye bakanı Jeremy Hunt durumun Britanya gibi büyük G7 ülkeleri açısından normal olduğunu gerekçe göstererek, enflasyondaki düşüşe hükümet politikalarını neden gösterdi ve “aile ve işletmelerin üzerindeki baskıyı” hafifletmek üzere bu yıl boyunca düşürmeyi sürdüreceklerini iddia etti. Hunt’ın açıklamalarına rağmen bu oranların işçi ve emekçilerin haklarına nasıl yansıyacağı konusunda hükümetten bir açıklama gelmedi. Bilindiği üzere Eylül ayı enflasyon oranları Nisan’da yenilenen sosyal güvenlik ödemeleri için taban olarak kullanılmakta.

Ekonomistler, Eylül ayında büyük değişiklik göstermese de enflasyon oranlarının yıl sonunan kadar %5.1’e düşeceğini ve Ağustos’ta bu dönem enflasyon oranlarını %6.9 olarak tahmin eden Merkez Bankasının faiz oranlarını Kasım ayında düşürmeyeceğini tahmin ediyor. Ancak kamuoyunda tartışmalar, Ortadoğu’daki son gelişmelerin petrol fiyatlarının son günlerde artırdığını gözeterek, bu oran ve pahalılık üzerinde etkili olmayı sürdüreceğini de kaydediyor.

Toplumsal politikalarla ilgili eleştirel çalışmalarla tanınan Joseph Rowntree Foundation vakfı ekonomi şefi Alfie Stirling, Guardian gazetesine verdiği bir demeçte, başbakan Sunak’ın bu oranların sosyal yardımlara nasıl yansıyacağını dair bir açıklama yapmamış olmamasıyla ilgili olarak, “hükümetin bu enflasyon oranlarını tümüyle yansıtmaya şüphe düşürmüş olması kabul edilemez” dedi. Stirling ayrıca “milyonlarca aile yardımlarda noktasında iki yıldır yaşadıkları kayıpların karşılanması noktasında bir kesinliğe muhtaçlar ve bu şimdi olmalı” diye konuştu.

Duruma yönelik olarak Maliye Bakanlığı yetkililerinin enflasyon oranlarının emeklilik fonu oranlarına yansıtılmaması olasılıkları tartıştıklarını da kaydetmek gerekiyor. Bilindiği gibi kamu emeklilik fonları ya Eylül enflasyon oranlarına göre ya da %2.5 oranla (hangisi daha yüksekse) artması gerekiyor. Kamu sektöründeki grev ve direnişlerle, bu yıl Temmuz ayına kadar süren dönemde ücretlerin %8.5 arttığı açıklanmasından bu yana hükümet yetkilileri , emeklilik fonları artışında daha düşük bir oran kullanacaklarını ve böylece £1 milyar tasarruf edeceklerini söylemişlerdi.

Rakamlara Rağmen Ücretlerde de Belirsizlik

Yine 17 Ekim’de ONS, ikramiyeler dışarda tutulduğunda, Ağustos’la biten üç aylık dönemde, 2001’den bu yana ilk defa görülen bir hızla, ortalama ücretlerin %7.8 dolayında artığını açıkladı. Enflasyon verileri de gözönünde bulundurulduğunda, bunun geçen yıla kıyasla %0.7’lik bir artış olduğunu da kaydetti ONS. Bir önceki üç aylık dilimde ücretler %0.1 oranında yükselmişti.

Buna rağmen yapılan açıklamalar, ne enflasyonun perakande fiyat endeksine göre daha yüksek oranlarda seyrederek bu ücret artışının emekçiler açısından etkisinin sınırlı kaldığını ne de iş sayısındaki düşüşü gizleyebiliyor. Nisan ile Haziran ayları arasında doldurulması gereken iş oranları 43,000 dolayında bir düşüşle 1 milyonun altına geçerken, Eylül ayında 11,000 daha az kişi işveren bardrolarında yeraldı.

Bu nedenle ekonomistler ücretlerdeki nıspi artışın iş olanaklarının daralması ve işsizliğin artması gibi sonuçlarına da dikkat çekiyorlar. Ve aynı nedenle ücretlerdeki artışın sürmeyeceğini de. Konuyla ilgili Guardian gazetesine bir açıklamada bulunan the Resolution Foundation ekonomisti, Hannah Slaughter “iş piyasasının daralmasının sürmesiyle bu sonbaharda önümüzdeki büyük sorun ücretlerdeki bu düzelmenin ne kadar süreceğidir” şeklinde konuştu. İşsizlik ve iş piyasası verilerinin önümüzdeki günlerde açıklanması bekleniyor.

Ekonomistler faiz oranlarının artışının etkilerinin hala sonlarına varmadığını açıklarken, ücret artışının büyük bir nedeninin de mali ve finans sektörün bulunduğu City of London’daki çalışanların aldıkları ortalama %9.6 ücret artışının bunda etkili olduğunu da kaydediyor. Kaldı ki aynı dönemde kamu ücretleri %6.8 artarken, özel sektörde bu artış %8 dolaylarında seyretti. İkramiyelerle birlikte toplam ücret artış oranı Ağustos’a kadar olan dönemde %8.1’ken, bunun önemli etkenlerinden birinin de özellikle NHS çalışanlarıyla, kamu emekçilerinin aldıkları tek tek ödemelerin de olduğu gözetildiğinde, bu artışın kalıcılığının ve sokağa yansıyan etkisinin de sınırlı kaldığını söylemek mümkün. Ki ortalama bir emekçinin ücretinin 2008 oranlarına kıyasla £30 daha az olduğu açıklanan verilerdendi.

Van Gogh’un en iyi tablosu

“Bir köylü resmi köylü olmalı, bir kazmacı resimde toprağı gerçekten kazmalı, diyorum; o zaman bu resimlerin temelinde gerçekten bir çağdaşlık olabilir, diyorum. Ancak şu noktayı unutmamak gerekir ki, köylüler, işçiler çıplak değil ve onları nü figürler olarak düşünmek kesinlikle uygunsuz.Ressamlar ne kadar çok köylü ve işçi figürleri yapmaya başlarlarsa o kadar memnun olacağım. Kendi adıma bundan daha iyi yapılacak bir şey bilmiyorum.”

Dünyanın en önemli sanatçılarından biri olan Vincent Van Gogh1885 yılında yaptığı Patates Yiyenler tablosunu ağabeyi Theo’ya yazdığı mektupta böyle anlatıyordu.

Küçük bir odada tavandan sarkan solgun ışığın altında iki kadın, iki erkek ve bir çocuktan oluşan bir madenci bir ailesinin akşam yemeği… Erkekler yorgun argın madenden, kadınlar tarla işlerinden eve dönmüşler. Erkeklerin elleri kir pas içinde. Kadınlar ev işlerinin ardından toplamış oldukları patatesleri pişirmişler. Hep birlikte oturmuşlar, sadece çay ve patatesten oluşan akşam yemeklerini yiyorlar. Kadın çok yorgun ve düşünceli… Çalışmaktan adeta derisi kalınlaşmış, ayların yılların çalışmasıyla rengi koyulaşmış ve yıpranmış elleriyle çay servisi yapıyor.Sofrada sadece patates yenip çay içilen,tavandan sarkan bir gaz lambası,duvarda asılı birkaç raf, küçük bir tablo ve kaşıkların koyulduğu küçük bir sepetle tahta masa ve sandalyeler dışında hiçbir şeyin olmadığı yoksul bir ev.Yoksulların evi.Kullanılan renklerdeki koyuluk, cansızlık, puslu ve kasvetli halin bu insanların yaşamındaki çaresizliği, yoksunluğu, tükenmişliği yansıtması açısından başarıyla kullanıldığını görüyoruz.

Mektupta anlatmaya devam eder Van Gogh. Bu insanları bir lamba ışığı altında patates yerken, toprağı kazdıkları ellerini tabağa koyarken gösterdiğini, bu sayede el emeğini ve dürüstçe ürettikleri yiyeceği yücelttiğini ifade eder. Modernleşmiş insanlardan oldukça farklı bir hayat tarzının etkilerini yansıtmaya çalıştığını, o nedenle kimsenin çalışmanın güzel ya da iyi olduğunu düşünüp düşünmemesini önemsemediğini belirtir.

37 yıllık kısacık ömründe 10 yıldan biraz fazla bir süre içinde aralarında 860 yağlı boya tablonun da olduğu 2100 kadar resim ve çizim çalışması üretti Van Gogh ve bunların çoğunu yaşamının son iki yılında yaptı.

Van Gogh madenciler, işçiler ve tarlalarda çalışan köylülerle iç içe yaşadığı için onları yakından gözlemleme şansı buldu. Londra yakınlarındaki Ramsgate’te ve Londralı işçilerin yaşadığı mahallelerden Isleworth’de yedek öğretmen olarak çalıştı. Rahiplik yapmak için Belçika’nın Fransa sınırı yakınlarındaki bir madencilik bölgesi olan Borinage’ye gitti. Yoksulluk içinde yaşıyor, hastaları ziyaret ediyor ve madencilere İncil’den bölümler okuyordu. Vaizlik mesleğine uygun olmadığı gerekçesiyle işine son verilince yine bir madencilik bölgesi olan Cuesmes’e geçti, yoksulluk içinde yaşamasına karşın yoksullara ve hastalara yardım edebilmek için çabaladı.

Yıllar süren yoğun çalışmalarının çarpıcı bir ürünü“Patates Yiyenler” oldu.

1885’in Nisan ayı boyunca üzerinde çalıştığı Patates Yiyenler, Vincent Van Gogh’un ilk baş yapıtı olarak kabul edilir. Van Gogh, kimilerine göre “en iyi tablom” dediği bu tablo için birçok yağlı boya çalışması ve eskiz yapmıştı.

Tabloya yönelik oran eleştirilerine karşı Theo’ya mektubunda şu satırları yazdı:

“…candan belirtmek istediğim fikir şudur: Lambanın altında patateslerini tabağa el uzatarak yiyen bu insanlar, aynı ellerle toprağı işlemiş adamlardır. İstedim ki, resim, çiftçinin el çalışmasını ve bu kadar namusluca kazandığı besini yüceltsin. İstedim ki, biz uygar insanların yaşayışından bambaşka bir yaşayışı canlandırsın. Onun için herkesin resmi güzel ya da başarılı bulmasını istemek aklımdan bile geçmiyor.”

 

Flüt

Mahalleden arkadaşım Oscar heyecanlı ve tedirgin bir halde dükkândan içeri girdi bir gün. Liverpool Street’de bir pub’da klasik müzik hakkında bir sunuş yapacağını söyledi. ‘Ben seni matematik profesörü sanıyordum.’ dedim. Güldü, ‘Öyle de müzikle de hep ilgili oldum.’ dedi. ‘Herhangi bir enstrüman çalıyor musun?’ diye sordum. Altı yedi tane çalabildiğini söyledi. Hayretle baktığımı görünce, ‘Avrupa’da burjuva bir ailede büyürsen müzik aleti çalmayı öğrenirsin.’ diye açıklama yaptı. Sarayda büyüyüp de kulübede yaşayanlar gibi düşünebilen ender insanlardandır Oscar.

‘Sen herhangi bir enstrüman çalıyor musun?’ diye sordu. Bir ergen şakası yapıp ‘Islık çalabiliyorum’ diye konuyu kapatmayı düşünürken ağzımdan ‘flüt’ kelimesi çıkmış bulundu. İşte bu hikâyenin geri kalan kısmı ilk gençliğimin parçası flüt mezalimine dairdir…

Ortaokul ikinci sınıfta bizim okula gerçek bir müzik öğretmeni atandı. Anlayışlı, idealist bir öğretmendi Sevim Hanım. Ondan önce Fen Bilgisi hocası müzik dersine gelir, türkü söyleterek dersi geçirirdi. Arguvanlı olduğundan o yöre türkülerine daha iyi notlar verir, her Arguvan türküsüne kendinden geçerek eşlik ederdi Ali Haydar Hoca. Sevim Hanım ilk dersin sonunda ‘Gelecek derse herkes flüt getirecek’ dedi. Okulun tek branş öğretmeni olduğu için tüm okulun müzik derslerini ona vermişlerdi. Okulun öğrenci sayısı iki bin. İşaret fişeği o gün atıldı mahalleyi saracak flüt mezaliminin.

Mahallenin tek kırtasiye dükkânı okulun karşısında, emekli öğretmen Hasan Bey’e ait Dost Kırtasiye… Herkes kırtasiyeye flüt sorar oldu. Hasan Bey her gün flüt siparişi veriyor yine de yetiştiremiyordu. Veresiye de alabiliyorduk oradan, zaten hepimizin ailesini tanırdı. Mahallenin flütleri tedarik edilince hepimiz yolda sokakta flütle gezer olduk. O gün müzik dersimiz olsun olmasın elimizde flütle gidiyorduk okula. Hep birlikte üflüyorduk her fırsatta. Teneffüslerde flütsüz bir anımız olmuyordu. Mahallede boş arsaya flütlerimizle gidip toplu ayin yapar gibi flüt üflüyorduk.

Derste öğrendiğimiz neydi o kelime? Kakofoni… Biraz yeteneği olanlar o günün popüler parçalarını doğaçlama çalıyorlardı kafa göz yararak ama geri kalanlar sadece üflüyorduk.

Eylül fırtınasının mahalleyi sardığı dönemdi. Bizim flüt mezalimimiz insanları iyice çileden çıkarmıştı. Evde ailemiz, sokakta mahalleli, okulda diğer derslerin hocaları bizden yaka silker olmuştu. Mahalle muhtarına, okul idaresine her gün şikayetler gidiyordu. Okul müdürü en sonunda müzik dersi olmadığı günler okula flütle gelinmesini yasakladı da okul biraz sakinledi. Seksenli ‘Özallı’ yıllarda dar gelirli ailelerin, o zamanki moda terimle ‘orta direk’ çocuklarının sahip olabildiği enstrüman flüttü. Çünkü ucuzdu. Her dönemin zorunlu enstrümanı başkaymış demek. Yetmişli yıllarda -Yeşilçam filmlerini referans alırsak- mandolin olmalı. Yılmaz Güney’in Baba filminin aynı senaryosunu alıp seksenli yıllarda yeniden çeken İbrahim Tatlıses’in, ‘Babam bana mandolin alacak.’ repliğini ‘flüt alacak’ diye değiştirdiğini en azından ben biliyorum…

Flüt salgını bizim okulda sonraki yıllarda da devam etti. Yoksul da olsa başkent Ankara’da olan okulumuzda elektrik yoktu, kışın son iki dersi mum ışığında yapmak zorunda kalırdık, ama herkesin elinde flütü vardı. Daha ne olsun!

Sevim Öğretmen’den genel müzik bilgisini öğrendim. Bemoldü diyezdi tamam da flütte ’Bak postacı geliyor’dan ileriye gidemedim. Notaları hala aklımdadır ama… Müzik benim hayatımın da bir parçası oldu böylece. Bütün yeteneksizliğime rağmen ‘Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın’dan yetmişli yıllardaki aranjmanlara ‘Bir teselli ver’den Neşet türkülerine uzanan bir repertuar var ezberimde. Tek sorun söyleyemiyor oluşum…

Oscar gibi ders vermiyorum ama içinde flüt geçen hiçbir haberi kaçırmadım flüt üflediğim günlerden beri. On yıl kadar önce şöyle bir haberi okudum mesela: Almanya’nın Frankfurt havaalanında polis müzik grubu olarak vize alan Türkiyeli bir gruptan şüpheleniyor, ellerindeki müzik aletlerini çalmalarını istiyor. Sadece elinde flüt olan arkadaş enstrümanı üfleyebiliyor. Çalabildiği ise kim bilir hangi yoksul mahallenin ortaokulunda öğrendiği ‘Bak postacı geliyor’… Belki de aynı elektriksiz okula gitmişizdir… Kim bilir…

 

Kısaca sanat…

0

AHMET ASLAN KONSERİ: Ahmet Aslan 4 Kasım’da Hackney’deki Round Chapel’e bir konser verecek. Saat 19’da başlayacak konser biletleri 25 sterlin olup eventbrite.co.uk’den sağlanabilecek…

BALIKÇIOĞLU KABARE TİYATROSU: “Alikkonun oğlu Durmuş ve Gocamış Caher” adlı tiyatro oyunu Kuzey ve Güney Londra’da izleyicisiyle buluşuyor. Balıkçıoğlu Kabare Tiyatrosu’nun sunduğu oyun, 8 Kasım Çarşamba akşamı Kuzey Londra’da, Millfield tiyatrosunda ve 11 Kasım Cumartesi akşamı da Güney Londra’da, Sidcup’taki Blackfen Okulu’nda sahneye konulacak. Oyunun ayrıca Kanser Hastalarına Yardım Derneği sponsorluğunda, 20, 21 ve 22 Kasım’da Lefkoşa, Girne ve Mağusa’da sahneleneceği açıklandı. Balıkçıoğlu topluma oyuna şöyle davet etti: “Çok az zaman hem da bir çıngıcık pilet galdı. Onun için fazla nazlanmadan şindik alasınız piletlerinizi. Yok eğer katıla katıla gülmek ve da oturduğunuz yerde şıkır şıkır oynamak istemezsanız, işeyip da yatın. İşte o gadar.”

GÜLSİN ONAY’DAN 100’ÜNCÜ YIL LONDRA KONSERİ: Sectoral Events’in organizasyonu ile Gülsin Onay, Erdem Mısırlıoğlu ve Emre Engin ile birlikte isimleri henüz açıklanmayan 3 genç müzisyenin de yer alacağı “Cumhuriyetin 100’üncü Yılı” konseri 1 Aralık saat 19’da “Sussex Gardens London W2 3UD” adresindeki Paddington St James’s Church’da gerçekleşecek. sectoralevents.com’dan alınabilecek biletler 15, 30 ve 40 sterlin olarak belirlendiği açıklandı.

HOŞ SEDA’DAN ÇAĞRI: Klasik Türk Müziği Korosu Hoş Seda, yaptığı çağrıda yeni dönem için koraya çalışacak yeni üyeler aradığını belirtti. Yapılan açıklamada “Koromuzun çalışmaları her çarşamba saat 19-21 arasında şefimiz Levent Gürbüz eğitmenliğinde Dalston junction’da devam etmektedir. Çalışmalarımıza katılmayı dilerseniz detaylı bilgi için 07568441357’den bizlere ulaşabilirsiniz” denildi.

SOUTHBANK KIŞ FESTİVALİ: Londra Southbank Kış Festivalinde ücretsiz bir dizi etkinlik 28 Ekim 2023’ten 7 Ocak 2024’e kadar sürecek. Festival boyunca düzenlenecek pek çok etkinlik arasında Fındıkkıran (28 Ekim – 6 Ocak) ve Reuben Kaye gösterileri de yer alacak. The Butch is Back (8-30 Aralık) adlı Avustralyalı komedyen ile Purcell Room’da gerçekleştirilecek. Daha fazla bayram neşesi için, Four Weddings and a Funeral, Notting Hill ve doğal olarak Love Actually filmlerinin yönetmeni Richard Curtis’in küratörlüğünü yaptığı Christmas Actually’nin (7-11 Aralık) tadını çıkarabilirsiniz. Müzikal olarak, Handel’in Messiah’ı 4 Aralık’ta icra edilecek ve altı gün sonra Noel Şarkısı söylenecek. Ya da Noel arifesinde Five Go Jiving’e veya Yeni Yıl Günü Ceilidh’e katılabilirsiniz. Açık havada ise ücretsiz bir açık hava sergisi olan Winter Light sergisi yer alacak. Hayward Gallery Hiroshi Sugimoto’nun fotoğraflarını sunarken, Royal Festival Hall’da ücretsiz Koestler Arts: IN CASE OF EMERGENCY sergisi 2 Kasım’dan 17 Aralık’a kadar devam edecek.

KARANLIK GECE FİLMİ RİO’DA: Taste of Anatolia Film Festivali, Özcan Alper’in yönettiği Kara Gece filmini, İngiltere’de ilk kez sinema severlerle buluşturuyor.

Kara Gece, 5 Kasım saat 15.30-18 arasında “107 Kingsland High Street Hackney E8 2PB” adresindeki Rio Sineması’nda izlenebilecek. Kara Gece’nin yanı sıra The Cold ve The Banishment adlı kısa filmlerin İngiltere prömiyerleri yapılacağı açıklandı.

EGE’NİN İKİ YAKASI KONSERİ: Ud üstadı Baha Yetkin ve Kanun da Konstantinos Glynos, 18 Kasım 19.30’da “35 Blomfield Road, London, W9 2PF” adresindeki Puppet Theatre Barge’da Türk ve Yunan ezgilerinden oluşan bir konser verecekler. Konserin 11 ve 14 sterlin olan biletleri internetten satın alınabilecek. “Her zamankinden daha çok ihtiyacımız olan barış adına sanatın birleştirici ezgilerini kaçırmayın” diyoruz.

SEHER İLE ALİ OYUNU: Şamil Yılmaz’ın yazdığı Fatih Dönmez ve Eda Çatalçam’ın oynadığı Seher ile Ali tiyatro oyunu 23, 24, 25 Kasım saat 19.30’da “16 Northwold Road Stoke Newington N16 7HR” adresindeki Tower Tiyatrosu’nda sahnelenecek. Arabesk ruh halinin getirdiği iniş çıkışlarla kadın erkek ilişkilerine odaklanan oyun, pavyonda şarkıcılık yapan Seher ile fedailik yapan Ali’nin ilişkilerini ele alıyor. İki âşık çalıştıkları pavyondan kaçıp birlikte bir otel odasına sığınmış olsalar da geride bıraktıkları yaşanmışlıkları onları takip ediyor. Biletler 20 sterlin olup Sevda Bloom Events Organizasyon’dan 07515835181 sağlanabilecek.

LONDRA KİTAP ŞENLİĞİ 18-27 KASIM’DA

Londra’da toplumu yine toplum üyesi yazarlarla buluşturacak Londra Kitap Şenliği 6’ncı kez 18-27 Kasım’da “665 High Road Tottenham N17 8AD” adresindeki “Fieldseat / Kit@pEvi”nde gercekleşecek…

Londra Kitap Şenliği’ni organize eden İrfan Şahin, toplumda kitapseverlerle yazarları bir araya getirmek ve yeni yazarları tanıtmak amacıyla şenliği düzenlediğini belirterek, “Şenliği 2004’te üç yıl üst üste düzenlemiştik. 2018’de tekrar başladık. Umarım sürekli kılar ve gelenekselleştiririz” dedi.

Şahin toplumun kitaplara ilgisinin az olmasına karşın, yine de kitap dostu bir kesimin olduğunu belirterek, “Kitap kulüplerinde, okuma toplantılarında bir araya gelen toplum üyelerimizin varlığı da önemli. Toplum nüfusuna oranla kitap satışlarımız az. Bazı arkadaşlar Türkiye’ye gittiklerinde daha hesaplı olduğu için kitap aldıklarını söylüyorlar. Domates de öyle. Bu mantığı anlamakta zorlanıyorum. Evlerdeki kitaplık tv boyutundan daha küçük” dedi.

Şahin, kadınların daha çok kitap dostu olduğunu toplumdaki gençlerin ise Türkçe kitaplara ilgisinin yok denecek kadar az olduğunu söyledi.

Şahin, bu yıl ki şenlik programı ile ilgili şunları söyledi:

“Festivalde imza günlerinin yanı sıra söyleşi, müzik dinletisi ve film gösterimi de yer alacak. 17 Kasım’da Uluslararası Pen Başkanı Burhan Sönmez’in katılacağı söyleşi ve imza günü olacak. Sönmez Cambridge’de yaşıyor. Gezi ile ilgili romanı yayınlanan Deniz Goran, BirGün köşe yazarı Semiha Durak da o gün kitaplarını imzalayacak. Londra’da Bizim’Kiler’in yazarı gazeteci Faruk Eskioğlu da yer alacak. 18’inde roman yazarı Mahir Ünsal ile Londra merkezli Press Dionysus yayınları tarafından yayınlanan Türkçe kitaplar ve yazarları yer alacak. 19 Kasım akşamı Dursun Kuran’ın yönettiği “Bir Nazım Masalı” oyunu gösterilecek. 24-25 Kasıl günlerinde Press Dionysus yazarları ve kitapları ses getiren Aybüke Yılmaz okurla buluşacak. Sürpriz etkinlikler de planlıyoruz…”

 

Ayın Artizi: Muhalif Olmayan Anamuhalefet Partisi Lideri Keir Starmer Yamuğu

0

Lang-a-dank başlayalım, bu ayki artizimiz Labour Party lideri Keir Starmer dayımız.

Bazılarınız daha baştan bu adam birkaç sayı önce de artiz değil miydi diye sorabilir. Gelgelelim bu defasında bu dayımız tipli siyasetçiler gibi hafızasız davranarak onların istediği gibi dayıyla ilgili önceden hiçbir şey söylememiş gibi yine yazacaz, bakalım ne olacak. Bakın sizin gibi davransak sizin mantıksızlıklarınızı göstericeğiz diye de değil bu. Sadece dayı ve partisinin sorununun bir mantık yanlışlığı olduğunu söylemek felan da değil. Hatta yaptıklarının ve söylediklerinin hepsinin arkasında hep gizledikleri sermayayi memnun etmeye çalışma çabalarını da şirin laflarla kanıtlamaya çalışmak da değil. Sadece onlar gibi önce söylediğimizi, vardığımız sonuçlara yeni yaptıklarını anlatarak önceden duymamış gibi tekrar edeceğiz. Daha fazlasını da yapabilecek olsak da onları teşhir etmeyi, halkı uyarmayı tekrar etmemiz gerekliliği gibi.

Bu hafısazlık, sığlık ve dar görüşlülükle yarattıkları ortamın tadını onlara tattırmak için belki. Onlar gibi yalan söyleyip sonra bu yalanlara halk inanmıyor diye cinnet geçirecek olmayacak olsak da, biz de sonuçta bu koşulların yarattığı canavarlarınız ne de olsa. Ki bu yazının maksadı birşeyi anlatmak değil, olsa olsa bir sonucunu ortaya koymak.

Cinnet dedim de aklıma geldi bizim dükkanda durum yazın şelfleri değiştirdiğimiz dönemden bu yana buruk. Gıda fiyatları artmasa da, toptan fiyatları kim sever, biz olabildiğine basıyoruz yeni sarı etiketleri. Ama asıl cep yakan, taken-in azaltan, kaşınkarelere gidiş gelişleri pahalı kılan artan petrol-mazot fiyatları. Ulu önderimiz Starmer’ın asıl telkini gibi bu yükün müşteriye aktığını seyretmeye devam ettik. Herhal millet de daha biraz idare ediyor, yoksa bu yazıda göreceğiniz gibi, Starmer’ı Enfield encümen azaları sevsin, size birşey olmasın!

Neyse, nedir diyebilirsiniz, seni bu kadar işkillendirip Starmer’ı dert ettiren? Şu mesele bu sorun diyebilirim ama Starmer emmi gibi kesin davranıp daha baştan yalakalığının tek kelimeyle artiz seçimine uygun oluşunun nedeni olduğunu söyleyelim. Bunu unutup dahasını da söyleyecem tabi. Alın daha bu cümlede ürettiğim bir espri: birgün Starmer karşıdan karşıya geçiyormuş, yolda geçen iki gençten biri diğerine “baksana kavşak!” demiş. Dayının mantığına göre yazıldığı için biraz tuhaf yazı olmaya başlasa da şimdi de dayının bahsedilmesinden ve bağlı kalınmasından gerçeklere geçelim.

Geçen ay tirişka sendikalar konfederasyonu TUC bile kongresinde yarım ağızla ve çeyrek kararlarla halkın düştüğü yoksulluğu, ücretleri, “greve giderseniz bazılarınız işine devam edecek ya da hepten gidemeyeceksiniz” gibi gerici grev yasalarını, hükümeti Birleşmiş Milletler’e şikayet ettiklerini felan tartışıyor, arkadaş ortada yok. Nerde arkadaş, mültecilerin Fransa’dan botlarla geçişini nasıl engelleyeceğini ayrıntılandıran politikalar açıklıyor, göçmenlere “terörist” denmesine kemküm ediyor. Ordan tutup Kanada’ya gidiyor, Türkiyelilerin Fetullah’a benzeteceği Tony Blair akılbabası, Finlandiya eski başbakanı gibi sosyal-demokrat dayılarını görmeye. Birlikte yeni vizyon standları açıp kameralara poz vermeye.

Bakın geçmişini ya da hiçbir zaman bir lahana olamasa da dönekliğini bile anlatmıyoruz. Sadece yaşadıklarımıza deva olması gereken poitikaların üreticisi olarak tek alternatif gösterilse de nelerle uğraştığına dair gerçekleri. Yoksa dedim ya, baktığımız dediğim gibi tam bir kavşak! Bu ay sonunda sanki iktidar partisinin çürümüşlüğünün değil de kendi meziyetiymiş gibi partisinin aldığı birkaç yerel ara seçim zaferciğinde birkaç poz daha. Sonra da ay başında, Partisi ve kamuoyu geçim ve bir sürü başka sorunu konuşuyor, alınacağı kesin farzedilen bir seçim zaferinin şimdiden zevkini çıkarır bir lider havasıyla başka poz vermeler, emekçilere yönelik boş ve belirsiz vaatler, sermayeye ve Ukrayna savaşına bağlılık, Starmer dayı dolaşmaya devam ediyor.

Konferansın bittiği günün birkaç gün sonrasında başlıyor Filistin’de olaylar. Starmer, lor peynir gibi bir beyinden gelebilecek zekasıyla, başta ABD ve Sunak’ın şimdiki haramileri gibi tüm diğeri gericilik eşrafı gibi “İsrail kendisini savunma hakkına sahiptir” diyor, ekrana hem kimin çıkacağına hem çıkanların ne söyleyeceğine karar veriyor, salıyor şimdiden hırlamaya başlayan gelecek iktidarın saldırgan itlerini ortaya… Filistin halkının ezilmesine dair birşey söylemiyor, başta bölge ve halklarına karşı işlenen katliamı lanetlemiyor, kalkıyor İsrail’in hukuksal haklarından bahsediyor. Ona göre dolaşıyor, poz veriyor. Geçen ay parti içinde sadece kendilerinin sosyalist olduğunu düşünenler uğraşıyordu, bu ay da kalkmış parti üye ve temsilcilerini yüzbinlerin katıldığı katliama karşı Filistin halkıyla dayanışma eylemlerine katılmaktan men ediyor.

Sonra hava değişmeye, katliamın vahşeti bakılmasa da görülecek hale gelince Starmer, tahmin ettiniz, kemküm, biz Filistin halkının aç, susuz, yersiz yurtsuz bırakılmasını onaylamadık bile demiyor, geveliyor. Sonra kamuoyu yapışıyor bunun ümüğüne tabii, en son partili Müslüman encümenler ve Londra Beledeiye Başkanı, başka bir artiz, Sadık Khan bile veriştiriyor. Encümenleri ve parti üyelerinin hepsini ve iyi niyetlerini haydi katmayayım olaya ama Sadık gibi bir artizden bile ve hem de haklı gibi görünen bir ayar almak nedir Starmer dayı?

Dolanıp seçimi kazanacağı günü bekliyor. Başka yerde de iktidarı lafa gelince yenen ve yenmiş ve buna rağmen seçim kazanmamış veya beklediği gibi kazanmamış Starmer’ınki gibi, hatta kötü kopyası partiler. Yanında çalımını tek sattığı ve yıllardır sinsi sinsi leş gözler gibi yüksek bir makam bekleyen bizim Tottenham milletveki David Lammy, artizlik tanımlamalarına dönmelyelim ama, iktidardaki bodur hırsız Sunak ve ekibi artizler gibi, piyasacalık oynuyorlar. Piyasacılık kalmamış, bizimkiler böyle. Lammy gibi Starmer da yapacak başka bir artizliği kalmadığı için diğer artizlerin eskiden yaptıklarını tekrar yapmaya mahkum olan ve bunu hâlâ savunan, bunu taslayan olduğu için, siyaseti de dahil alçak bir kavşak olduğu için en rezil artiz oldu bu ay ve bundan bu sayfalarda rezil edilmeyi haketti.

Kışa iyi geçişler efendim.

 

Anıt kadınlar – 3

JOSEPHİNE BUTLER – SALGLIN HASTALIKTAN DOĞAN BİR MUHALEFET

1862’de silahlı kuvvetlerdeki zührevi hastalıkları (yani cinsel yolla bulaşan enfeksiyonları) araştırmak için bir komisyon kuruldu. Komisyonun tavsiyesi üzerine, 1864’te bir yasa hazırlandı. Birçok tartışma ve değişiklikten sonra, Birleşik Krallık Parlamentosu 1869’da kesinleşen biçimiyle Bulaşıcı Hastalıklar Yasası’nı kabul etti. Yasa, polis memurlarının fahişe olduğundan şüphelenilen kadınları tutuklamasına izin veriyordu. Buna dayanarak, limanlarda ve askeri tesislerin yoğun olduğu kasabalarda kadınlar zührevi hastalık için zorunlu kontrollere tabi tutulmaya başladı. Bir kadının enfekte olduğu tespit edildiğinde, iyileşene veya cezası bitene kadar “kapalı hastane” olarak bilinen yere kapatılacaktı. Yasa ilk haliyle sadece birkaç seçilmiş donanma limanına ve ordu kasabasına uygulanıyordu, ancak 1869’a kadar kanunlar on sekiz “tabi bölgeyi” kapsayacak şekilde genişletildi.

1864 Yasası, enfekte olduğu tespit edilen kadınların üç aya kadar kapalı tutulabileceğini karara bağlamıştı, 1869 Yasası ise kademeli olarak süreyi bir yıla kadar uzatıyordu. Bu önlemler, tıbbi ve askeri yetkililer tarafından erkekleri zührevi hastalıklardan korumanın en etkili yöntemi olarak gerekçelendirildi. Askerler genellikle evli olmadığı ve eşcinsellik suç olduğu için öncelikle korunması gerekenler olarak belirlendi. Ancak, fahişelerin müşterilerinin incelenmesi için hiçbir hüküm yoktu. Erkekler, kontrolden ve kapatılmadan muaf tutulmuştu.

Sosyal hastalık olarak bilinen zührevi hastalık konusu, Viktorya toplumu içinde önemli tartışmalara yol açtı. Bulaşıcı Hastalıklar Yasası, kadın protestocuları da kapsıyordu ve binlerce insanın hayatını etkiliyordu. Bu durum, kadınlar ve erkekler arasındaki eşitsizlik tartışmasını ateşledi. Kadınların kendilerini örgütlemelerine ve hakları için aktif olarak kampanya yürütmelerine yol açan siyasi bir mesele halini aldı.

Yasaların doğasında var olan cinsiyetlere ilişkin ayrımcı muamele, Josephine Butler’ın yasaların yürürlükten kaldırılması için yürüttüğü kampanyaların önemli bir parçası oldu. Açık mektuplarından birinde, bir fahişenin erkeklerle kişisel karşılaşmalarına ilişkin görüşlerine yer verdi:

“Başından sonuna kadar uğraşmamız gereken sadece erkeklerdir! Bir erkeği memnun etmek için önce yanlış yaptım, sonra erkekten erkeğe fırlatıldım. Erkek polisler bize el uzatıyor. Erkekler tarafından muayene ediliyor sözde tedavi ediliyoruz. Hastanede yine bir adam bizim için dua ediyor ve İncil okuyor, sonra erkek yargıçların önüne çıkarılıyoruz! Öyle görünüyor ki, ölene kadar erkeklerin elinden asla kurtulamayacağız.”

Josephine Butler, 1869’da, özellikle “Bulaşıcı Hastalıklar Yasası”nı yürürlükten kaldırma kampanyasını yürüttü. Sonunda, fahişelerin zorla tıbbi muayenesini yoluyla, “cerrahi tecavüz” olarak tanımladığı bir süreç sonunda kanunların yürürlükten kaldırılmasıyla nihai başarısını elde etti. Butler ayrıca kıtadaki benzer sistemlerle mücadele etmek için Avrupa çapında bir organizasyon olan Uluslararası Abolisyonist Federasyonu’nu kurdu.

Bu çalışmaları sırasında Butler, bazı fahişelerin 12 yaşında olduklarını ve İngiltere’den kıtaya fuhuş amacıyla genç kadın ve çocukların köle olarak satıldıklarını tespit etti. Bununla mücadele amaçlı yeni bir kampanya başlattı ve Belçika Polis başkanının görevinden alınmasına ve hepsi ticaretle uğraşan yardımcısı ve 12 genelev sahibinin yargılanmasını ve hapsedilmesini sağladı. Butler, The Pall Mall Gazette’in kampanya editörü William Thomas Stead’in yardımıyla, 13 yaşındaki bir kızı annesinden 5 sterline satın alıp ifşa ederek çocuk fahişeliğine karşı etkili bir kamuoyu yarattı. Bunun ardından yükselen büyük tepkiyle, 1885 tarihli Ceza Kanununda bir değişiklik yapılarak, kız çocuklarının reşit olma yaşı 13’ten 16’ya yükseltildi! Böylece çocukların fahişe olması güya önlenmiş oldu. Butler, bunu asla tatmin edici bulmadıysa da, kamuoyu yatışmıştı!

Butler’in kampanyaları, Sufrajet hareketinin doğuşuna zemin hazırladı ve kampanya stratejileri, feministlerin ve kadınların oy hakkını savunanların gelecekteki mücadeleleri yürütme biçimini derinden etkiledi. Onun çalışmaları, daha önce hiç aktif olmayan insan gruplarının siyasi ortama girmesini sağladı. 1906’da ölümünden sonra feminist lider Millicent Fawcett onu “on dokuzuncu yüzyılın en seçkin İngiliz kadını” olarak selamladı. Adı Kensal Green Mezarlığı’nda ve Londra ve Durham Üniversitesi’ndeki Reformcular Anıtı’na yazıldı.

 

Bisiklet bir mücadele aracıdır!

Bugün kahramanımız, İngiltere’de kadınların oy hakkı için dirençli bir mücadele vermiş olan bir işçi kadın: Alice Hawkins!

13 yaşından itibaren Leicester’da bir bot ve ayakkabı fabrikasında çalışmaya başlayan Alice, yıllar sonra, altı çocuk annesi olarak, Equity Shoes’da makinist düzeyine yükselmişti. Fabrikanın Kadın İşbirliği Loncası’nın aktif üyesiydi ve burada Thomas Mann’ın yazılarını okuyarak sosyalizme ilgi duymaya başladı. 1894’te Bağımsız İşçi Partisi’ne katıldı ve bu örgüt aracılığıyla “sol komünist” Sylvia Pankhurst ile tanıştı.

Alice, kadınların eşit söz ve oy hakkına sahip olmaları için gerçekten çetin bir mücadele verdi. Beş kez hapse atıldı. Önce, Parlamento önünde düzenlediği büyük bir gösteride tutuklandı ve 29 kadınla birlikte hapsedildi. Sonra Churchill’in halka açık bir toplantısına protesto için zorla girmeye çalıştığı için ikinci kez tutuklandı. Üçüncüsü, Home Office penceresinden bir polisin kafasına tuğla fırlattığı için oldu… Bir posta kutusuna mürekkep döktüğü için bir kez daha ve son olarak geceleri golf sahasında slogan attığı için…

Hapishanelerde de boş durmadı. Kadın gardiyanlar, onun gözünde işçi sınıfının bir parçasıydı ve örgütlenmelerine öncülük etti.

1913’te Hawkins, önde gelen politikacılar David Lloyd George ve Sir Edward Gray ile konuşmak için seçilen temsilciler arasındaydı. İşçi sınıfı kadınlarını temsil ediyordu.

1914’te savaş başladığında, hükümetle pazarlık yaparak WSPU üyesi tüm mahkûmların serbest bırakılması koşuluyla protestolarını durdurdu. Alice Hawkins’in kocası Alfred’in de aralarında bulunduğu 100 erkek işçinin yanı sıra, bu süreçte 1.300 kadın işçi tutuklanmıştı.

Alice Hawkins, Leicester WSPU’nun örgütlenme çalışmaları boyunca, köy meydanlarında açık hava toplantıları düzenledi, fabrika kapılarında kadınlara seslendi, çevredeki kasabalara ve köylere ziyaretler yaptı.

Ancak bu kadar yoğun faaliyet, ulaşım zorluklarıyla kesintiye uğrayabiliyordu. Kullanabildiği tek araç bir attı!

Alice, Clarion Gazetesi ile bağlantılı ve S. Pankhurst’ın da içinde olduğu sosyalist bir grup olan Clarion Cycling Club’la ilişki kurdu. Bu andan itibaren kulüp, bisikleti bir eğlence aracı olarak değil, propaganda ve örgütlenme çalışmasının olanağı halinde kullanmaya başladı. Muhafazakâr basın, kadınların bisiklet kullanmasının “kamu ahlakına aykırı” olduğu gerekçesiyle bir kampanya açtı. Bu gerici kampanyaya karşın, Alice ve süfrajet arkadaşları bisikletlerini Leicester çevresinde ve komşu kasabalara gidebilmek için sürmeye devam ettiler.

Bisikletli kadınlar grubu o kadar başarılı oldu ki, Loughborough’da yeni bir WSPU şubesi kurmak için yeterince yeni üye kazanıldı ve oldukça iyi miktarda bağış toplandı. 1910 yazında, Hawkins ve diğer süfrajet’ler her Pazar sabahı 6 ila 30 mil uzaklıktaki Syston, Shepshed, Castle Donington, Kibworth ve Melton Mowbray gibi kırsal köylere doğru yola çıktılar. Hedeflerine vardıklarında, açık hava toplantıları düzenlediler, destekçileri selamladılar, WSPU kitapçıklarını ve bildirilerini dağıttılar ve bağış topladılar.

Ancak bisikletli kadınlar grubu yalnızca sendika çalışması için değil, esas olarak kadınların oy hakkı için de etkili kampanyalar düzenliyorlardı. Bisiklet, Leicester WSPU’nun kadınların oy hakkı için verdiği mücadelede oldukça önemli bir rol oynadı.

 

Shakespeare kadın mıydı?

Hiç kuşkusuz, en büyükler içinde birinci odur. Dizeleri eskimeyecek, yarattığı tipler ölmeyecek. İnsanlık, bu yeryüzünde nefes alıp vermeye devam ettikçe, sahneler onun oyunlarına açık olacak, kuşaklar boyunca alkışlanmaya devam edecek. Fakat o gerçekte kimdi?

Shakespeare hakkında kuşkular, tartışmalar sayısız kitaba ve makaleye konu olmuştur. Onun hakkında komplo teorileri yaratmanın kendisine göre bir uzmanlık dalı haline geldiğini söyleyebiliriz. Hiç yaşamadığı, kraliyet ailesinden birinin kendine yakıştırdığı takma addan ibaret olduğu, ünlü bir filozofun çaktırmadan yazdığı oyunlara attığı uyduruk bir imzadan başka bir varlık olmadığı, vs. vs.

Son iddialardan biri, onun bir kadın olduğu yolunda!

Edebiyat bilgini John Hudson, “Shakespeare” takma adı arkasına gizlenen kişinin, saray müzisyeni bir aileden gelen Venedikli Yahudi kökenli bir şair olan Amelia Bassano adlı kadın olduğunu ileri sürdü. Bu iddianın kolayca test edilebileceğini söyleyenler çıktı. Shakespeare’in mezarında yapılacak bir ultrason taraması, kemiklerin bir kadına mı yoksa erkeğe mi ait olduğunu kolayca gösterebilirmiş. Ama uzmanlar bunun imkânsız olduğunu söylüyor; çünkü orada tozdan başka bir şey kalmış olma olasılığı yok!

Ayrıca mezarı açmayı 1820’de deneyenler, mezar olarak bilinen yerde tabutu ve kemikleri bulamamışlardı. Zaten, Shakespeare’in mezarı denilen taşın üzerinde, hiçbir şey yazmıyordu. Ne bir isim, ne bir tarih! Peki, neden kazdılar o meçhul mezarı?
Bütün bu akıl almaz hikâyeler ve cevapsız sorular, Shakespeare hakkındaki gizemi arttırıyor ve yeni hikâyelerin kapısını ardına kadar açıyor.

Kadın olma iddiasını ortaya atan Hudson, uzun araştırmalara girişerek, büyük ozanın tüm çağdaşları arasında yalnızca Amelia Bassano’nun edebi şaheserler yaratmak için gerekli yetenek ve üniversite eğitimine sahip olduğu sonucuna vardı. Eserlerinin ayrıntılı bir incelemesi, yazan kişinin birçok Avrupa dilini tam olarak bildiğini, hukuk, astronomi, coğrafya, dünya tarihi, tıp, müzik, edebiyat ve diğer birçok bilim ve sanat hakkında dönemine göre çok bilgili olduğunu gösteriyor. Bilinen Shakespeare, okuma yazma bilmeyen bir eldiven üreticisinin oğluydu, Stratford-upon-Avon’da yaşayan kızları da okuma yazma bilmiyordu. Ailecek cahildi yani! Charles Dickens, Mark Twain, Henry James, Sigmund Freud gibi Shakespeare hayranları da, eserlerin gerçek yazarıyla gösterilen kişinin aynı kişi olmadığı kanısındaydılar. Stratford-upon-Avon’da yaşayan ve adı William Shakespeare olan cimri tefeci, tahıl tüccarı ve küçük toprak sahibi şahıs, Hamlet’in, Kral Lear’in ve diğerler şaheserlerin yazarı olabilir mi?

Kuşkuların güçlü temelleri var. Shakespeare’in bir kadın mı yoksa meçhul bir aristokrat mı olduğu, gerçekte var olup olmadığı veya büyük bir edebi aldatmacanın konusu olup olmadığı magazin okurlarının ilgisini çekebilir, ama herhalde GERÇEK gazetesinin okurları, Kral Lear, Macbeth, Romeo ve Juliet, Hamlet gibi eserlere, meçhul yazarın etrafındaki garip hikâyelerden daha çok ilgi gösterirler.