Ana Sayfa Blog Sayfa 53

İngiltere’de sağlık servisine memnuniyet en düşük düzeyde

İngiltere’de kamu mülkiyetinde olan sağlık servisiyle ilgili tarihin en düşük memnuniyetsizliği yaşanıyor. Bunun en büyük sebebi, acil servislerdeki uzun bekleme kuyrukları ve randevuların aylar sonrasına verilmesi.

Britanya’da Sosyal Tutum araştırma merkezi tarafından yapılan kamuoyu araştırmasında, şirketin 1983 yılından bu yana sağlık servisi ile ilgili yaptığı araştırmalarda elde ettiği en düşük memnuniyet düzeyine ulaşıldı. Sağlık servisi ile ilgili memnuniyet yüzde 29’a kadar düştü. Bu oran, 2010’da yüzde 70’ti.

Ulusal Sağlık Servisi’nin (NHS) bir süredir hükümetler tarafından yeterince finanse edilmemesinin bu memnuniyetsizlik düzeyinin temel sebebi olduğu belirtilirken, aşırı iş yükünden dolayı NHS bünyesinde çalışan doktor, hemşire ve diğer çalışanların yüzde 78’i sağlık alanından ayrılmayı planlıyor.

Öte yandan, belediyelerin kontrolünde olan bakım evlerinde ise durum daha da kötü. Yapılan araştırmaya göre, bakım evlerinden memnuniyet oranı yüzde 14’e kadar düştü.

İktidar bunu istemişti

Yıllardır NHS’i özelleştirmek isteyen Muhafazakar Parti hükümetleri, sağlık alanında hizmeti planlı bir şekilde sınırlandırıyordu. Acil servisler, doğumhaneler ve bazı hastanelerdeki özel bölümler kapatılarak, diğer hastanelere büyük yükler taşındı. Bu da hastalara zamanında müdahale edilememesine ve bazı hastaların hayatlarını kaybetmelerine neden oldu.

Sağlığa ayrılan bütçenin her yıl en az yüzde 7 oranında arttırılması gerekirken, en fazla yüzde 1 ya da 2 oranında artırmakla yetinen hükümet, hizmetlerin aksamasına bilerek neden oldu. Acil servislerde bekleme süresi 4 saat olarak hedeflenmekteydi, ancak bu süre çok daha fazla uzayabiliyor. Birçok hastanede acil servislerde 12 saatten fazla bekleyen hastaların sayısı 2022’de 370 bini geçti. Birçok insan acil servislerde can verdi.

Sağlık servisini giderek hizmet veremez duruma getiren hükümet, acil ihtiyaç olan on binlerce sağlık çalışanını istihdam etmiyor. Britanya Tabib Odası, NHS yönetimi ve sendikalar, hastanelerde on binlerce çalışana ihtiyaç olduğunu sürekli dile getirmesine rağmen hükümet bu konuda adım atmıyor. Aşırı iş yükünden dolayı hali hazırda çalışan emekçiler de işi bırakma eğiliminde.

Bu sonuçları, NHS’i satmak için planlı bir şekilde hazırlayan hükümet, Covid-19 dönemi başta olmak, üzere son 15 yılda yüz binlerce insanın hayatını kaybetmesine neden oldu. Birçok sendika ve sağlık kuruluşu, fazladan yaşanan ölümlerden hükümeti sorumlu tutuyor.

 

Hepimizin görevi

Şubat ayında greve gitmeye başlayan öğretmenler, toplam 7 günlük grevden sonra hükümeti masaya getirmeyi başardı. Hükümetin karalama ve küçümseme çalışmalarına rağmen, öğretmenler, okulları kapanan veli, öğrenci ve okul yöneticilerinin de desteğini alarak, grevin ilk bölümünü başarılı bir şekilde tamamladı. Londra’da ulusal anlamda yapılan iki yürüyüşe kitlesel katılım olması grevde öne çıkan bir başka önemli gelişmeydi.

Eylül’den bu yana öğretmenler ve onların temsilcisi sendikaları dinlemekten kaçınan hükümet, 15 ve 16 Mart’taki iki günlük grevden sonra, 17 Mart Cuma günü, tüm eğitim sendikalarını görüşmeye çağırdı. Dahası, şimdiye kadar yapılan toplantıların içeriğini paylaşmak istemeyen hükümet, bu kmez detayları medya ve sendikalar ile paylaşmak zorunda kaldı. Başlayan pazarlıklar, 24 Mart Cuma gününe kadar sürdü. Toplantılarda ücret taleplerinin yanında, iş yoğunluğu, okul teftişlerini yapan Ofsted kurumu ve okullara daha fazla fon ayrılması gibi konular, konuşulan diğer bazı başlıklardı.

27 Mart Pazartesi günü tüm üyelerini toplantıya çağıran Ulusal Eğitim Sendikası (NEU), görüşmelerin sonucunu üyeleriyle paylaştı. Sendika temsilcileri, hükümetin “aşağılarcasına” bir ücret zam teklif ettiğini ve bunun kabul edilmesinin mümkün olmadığını söyledi. Hükümetin teklifi, mevcut eğitim yılı (2022/23) için bir defaya mahsus 1000 sterlin nakit ödeme ve gelecek yıl (2023/24) açısından çoğu öğretmen için %4,3 maaş artışı şeklindeydi. Üstelik hükümet bu artışın tamamen finans edileceğini söylese de, okullara bu ek ödemeler için mevcut fonların dışında bir ödemenin yapılmayacağını belirtmekteydi. Bu durumu analiz eden NEU, okulların 5’te 2’si (%42) ve 5’te 3’ünün (%58) bunu karşılayabilmek için gelecek yıl kesinti yapmak zorunda kalacağını belirtti. Ücret konusunda bu teklifi yapan hükümet, diğer konularda da öğretmenleri mutlu edecek tekliflerde bulunmadı. Bu teklifin öğretmenlere bir hakaret olduğunu değinen sendika, tüm üyeleriyle diğer sendikalara yapılacak konsültasyonda ret oyu kullanma çağrısı yaptı.

Hükümetin yapmış olduğu teklif enflasyon ve yaşam şartlarının altında kalırken, Galler ve İskoçya bölgesel hükümetlerinin yapmış olduğu zamların da çok altındaydı. İskoçya’daki öğretmenler toplamda neredeyse %14.9 gibi bir maaş artışı teklifi alırken, Galler’de ise bu eğitim yılı için ekstra %3 ve gelecek yıl için ise yine ekstra %5 maaş teklifi yapılmıştı. Her iki ülkede öğretmenlerin bu zam teklifini kabul etmeleri bekleniyor. Bu maaş teklifleri ile 2023-2024 yılı maaşlarına bakıldığında, İskoçya’da yeni öğretmenliğe başlamış bir öğretmen İngiltere’de aynı seviyede olan bir öğretmenden £5000 fazla maaş alacak. Yine iki ülkede, daha tecrübeli (yaklaşık 6 yıllık) öğretmenler arasındaki fark ise, neredeyse £10000. Galler ve İngiltere karşılaştırıldığında is,e yine İngiltere’deki öğretmenlerin daha yoksullaştırıldığını söylemek mümkün.

Her ne kadar oylamanın sonucu ay sonunda açıklanacak olsa da, öğretmenlerinin bir çoğunun bu teklifi ret edeceğine kesin gözle bakılıyor. Bir yandan daha iyi bir maaş mücadelesi veren öğretmenler, bir yandan da daha iyi bir eğitim sistemi için mücadele etmeye devam ediyor. NEU bir sonraki grev gününü 27 Nisan olarak belirlerken, grevlerin artarak devam edeceğinin sinyalini verdi. Her çocuğun ihtiyacını karşılayacak bir eğitim sistemi için bu mücadelenin bir parçası olmak hepimizin görevi.

 

Acının adı deprem

Hatice Ayla Bozkurt

Depremde sevdiklerini kaybetmiş biri olarak bu yazıyı kaleme almak gerçekten zor. İlk olarak herkesin çok iyi bildiği bir slogan ile başlamak istiyorum. “Deprem öldürmez sağlam yapılmamış binalar öldürür.”

6 Şubat 2023 günü  hepimiz büyük bir deprem haberiyle uyandık. Ölen insanlar, kurtarılmayı bekleyenler, yaralılar, yıkılan binalar… Tam bir facia izledik günlerce televizyonlarda ve sosyal medyada. Artçı sarsıntılar devam ederken insanlara nasıl yardım edileceği tartışmaları başladı. Aslında milyonlarca yürek bir olup attı. İhtiyaç listeleri belirlendi ve yardımlar toplandı ve bu yardımlar ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmaya çalışıldı. Bu süreçte işin uzmanlarıyla hareket edilmeyen her işte sorunlar yaşandı. Geç gelen kurtarma ekipleri, haberleşme ağının yeterli olmaması, yardımların organize edilmeden dağıtılması, temel ihtiyaçların karşılanmasında yaşanan zorluklar sadece ekran karşısında olan insanların bile psikolojisini etkiledi. Bu aksaklıklar ve bunların sorgulanması daha günlerce sürecek.

Yaraların sarılması surecinde bile iyi niyetli ama yanlış yapılan işlere tanık olduk. Bu depremden çıkartılacak en önemli derslerden biri, EĞİTİM. Doktorun kasap, mühendisin tezgahtar, öğretmenin ahçı ve bunun gibi binlerce insanın uzman olduğu alan yerine hayat şartlarından dolayı ya da siyasal nedenlerle başka işlerde çalışması temel sorunlardan bir diğeri. Müteahhitleri suçladık, ama onlara binlerce çürük bina yapma fırsatını, iznini, kimler nasıl ve neden verdi? Asıl sorulması gereken soru bu olmalı. “Yarım doktor candan, yarım imam dinden eder” diyen atasözü sanki tam bugünler için söylenmiş.

Yani hiçbir eğitimin ve hiçbir işin yarımı olamaz. Bunun başarılabilmesi için insanların hem kendilerine hem yaptıkları işe saygıları olmalı. Sonunda yaptıkları işin sorumluluğunu almaları gerekir.

Depremi durdurmanın imkanı yoktur, fakat tedbir almak, depremin yaratabileceği hasarları en aza indirgemek yöneticilerin ve bilim insanlarının elinde.

Zamanla yaralarımız sarılacak, ama acılarımız asla unutulmayacak. Umarım bu acıları yetkililer de aklında tutarak dersler çıkarır ve gereken düzenlemeler yapılarak tedbirler bir an önce alınır. Kapıda bekleyen başka felaketler olabileceğini düşünerek yatırımlar yapılmalı. Bunlardan en değerlisi eğitimli ve donanımlı gençler yetiştirmekle olacaktır.

Sosyal medyada ve televizyonlarda yardımların toplandığını görmek herkesi mutlu etti, ama yardımların dağıtıldığı yerlerde insanların yardımları alırken görüntülenmesi bazılarımızı huzursuz etti. Çünkü yardım alan insanların gururunun ve duygularının incitilmeden desteklenmesi çok daha değerli.

Dünyanın her neresinde olursa olsun empati kurarak, tek yürek olup elinden gelen her türlü yardımı yapan herkese canı gönülden teşekkür ederim.

 

Seçime Doğru

Türkiye’de milletvekili ve cumhurbaşkanı seçimleri 14 Mayıs’ta yapılacak. Toplumun bütün kesimlerini ilgilendiren bu seçimlerde, bir tarafta tek adam diktatörlüğünü savunan Cumhur İttifakı, bir tarafta da tek adam diktatörlüğüne karşı Millet ve Emek ve Özgürlük İttifakları ve sol güçler var. Emek ve Özgürlük İttifakı ve sol güçler ile Millet İttifakının fiilen mutabık kaldığı ortak payda, Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına son vermek.

Bu ortak payda ülke genelinde çoğunlukla kabul görmüş durumda. Bunu yapılan anketlerde görmek mümkün. AKP ve MHP’nin omurgasını oluşturduğu Cumhur İttifakı bütün anketlerde kaybediyor. Aynı zamanda daha önceki seçimde AKP’den milletvekili olmak için başvuranların sayısının 7 bin 329’dan, bu seçimde 6 bin 25 kişiye düşmesi AKP’ye olan ilgi azalmasını göstermektedir.

Bugün ülkede her alanda boğazına kadar suça batmış bir rejimle karşı karşıyayız. Bu rejim, başta işçiler, kadınlar, çocuklar, gazeteciler olmak üzere toplumun çoğunluğuna karşı suç işleyen bir rejimdir.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG Meclisi), 2021 yılında yayınladığı rapora göre, AKP’nin iktidara geldiği 2002’den 2021’e kadar iş cinayetlerinde 28 bin 380 işçi hayatını kaybetti. Bu rejim, iş cinayetleri davalarında devletin sistematik cezasızlık politikasını sürdüren rejimdir.

Kadın cinayetleri de her yıl kat be kat arttı. CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun hazırladığı rapora göre, 2002 ile 2022 yılları arasında 7 bin 186 kadın erkekler tarafından katledildi. Bu rejim, kamuoyunda “İstanbul Sözleşmesi” olarak bilinen, “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”ni feshederek, kadına yönelik şiddeti meşrulaştıran rejimdir.

Çocuk istismarı gündemden hiç düşmedi ve sistematik bir hal aldı. TÜİK verilerine göre, sadece 2014-2017 yılları arasında 7466’sı erkek, 51818’i kız çocuk olmak üzere 59284 çocuk cinsel istismara maruz kaldı. Bu rejim, ENSAR Vakfı yurtlarında 45 erkek öğrenciye tecavüz edildiğinde, “bir kerden bir şey olmaz” diyen çocuk düşmanı rejimdir.

Gazetecilere yönelik hak ihlâlleri, habere yönelik engellemeler, medya kuruluşlarına yönelik baskılar sistemli bir şekilde yürütüldü. 2002 ile 2020 yılları arasında CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun hazırladığı rapora göre 721 gazeteci tutuklandı, çok sayıda gazete ve haber sitesi kapatıldı. Bu rejim basının halka gerçekleri aktarmasını engelleyen, basının yüzde doksanını kontrolü altına alan, sermayesine sermaye katıp yalan makinesi gibi kullanan rejimdir.

Bu rejim, 28 Aralık 2011’de Roboski’de 19’u çocuk 34 kişiyi TSK’ye ait savaş uçaklarıyla bombalayarak katleden Kürt düşmanı bir rejimdir. Bu rejim 20 Temmuz 2015 Suruç’ta 31 ve 10 Ekim 2015’de Ankara’da 103 sosyalisti katleden, yüzlercesini yaralayan emek, demokrasi ve barış düşmanı bir rejimdir.

Yukarda bahsettiğimiz cinayetlerin araştırılması için çoğunluğu HDP ve CHP tarafından Meclis’te verilen önergeler AKP/MHP oylarıyla reddedildi.

Bu rejim sadece katliam yapmadı, aynı zamanda milyarlarca dolar para çaldığı hazineyi boşalttı. Kamu kaynaklarını peşkeş çekti ve yandaşların kasalarını doldurdu. Gelinen aşamada ülkede açlık ve yoksulluk kol gezmekte ve Çoğunluk her geçen gün hızla yoksullaşmaktadır.

Sonuç olarak, 21 yıldır AKP, son 6 yıldır AKP/MHP rejimi ülkeyi her alanda enkaza çevirdi. Bu enkazdan çıkmak için 14 Mayıs’ta tek adam rejimini yıkarak bir çıkış bulmak mümkün.

 

Seçim sandığı mutlaka Kuzey Londra’ya kurulmalı

14 Mayıs’ta Türkiye’de yapılacak Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili seçimleri için Birleşik Krallık’ta da oy kullanılacak. Londra’da faaliyet gösteren 16 dernek, inanç kurumu ya da çatı örgütü seçimler için “Britanya Seçim Koordinasyonu” kurulduğunu açıkladı. Koordinasyonun amacı özellikle yeni seçmenlerin kütüğe kaydolması için çaba göstermek, sandıklar kurulduğunda da seçmeni oy kullanmaya teşvik etmek. Koordinasyon ile britanyasecim@gmail.com e-posta adresiyle iletişime geçilebilecek.

Dostlar, şimdiden söylüyorum, toplumdaki seçmenin yüzde 80’i sol partilere oy verdiğinden, sandığa gitmelerini engellemek için Başkonsolosluk yine sandığı Batı Londra’da kuracak. Yüksek Seçim Kurulu’nun “her 500 seçmenin bulunduğu yere yakın sandık kurulur” ilkesi yine çiğnenecek. Bu ihlalin yasal sorumluluğu olduğunun altını çizeyim. Londra’daki seçmenin yüzde 80’i, oy vermek için, yaşadıkları Kuzey Londra’dan Batı Londra’ya taşınacak. Birçok engelli, yalnız anne, yaşlı ve işçiler oy vermeye gidemeyecek. Bundan dolayı Birleşik Krallık’ta seçime katılma oranı yurtdışı ortalamasının altında kalarak seçmenin üçte biri olarak gerçekleşecek.

Peki ne yapmalı? “Bu bir haksızlık“, “Seçim hilesi” diyerek gazetecilere yorum yapan göçmen dernekleri ve siyasi parti temsilcileri; Ankara’da Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) dilekçe göndermeliler. Siyasi partilerin Londra temsilcileri de parti merkezlerine durumu aktarmalı. Başkonsolos ziyaret edilerek, durumun önemi anlatılmalı ve Ankara’daki YSK’nin Londra’daki nüfus yoğunluğu konusunda doğru bilgilendirilmesi gerektiği vurgulanmalı. Geçmişte yaptıkları gibi, yetkililerin “Sandık güvenliği için Batı Londra” ya da “Uygun oy verme salonu bulmakta zorlanıyoruz” gibi saçma sapan söylemleri çürütülmeli. Kuzey Londra’da Alexandra Park ne güne duruyor? Üstelik çoğu oy kullanmak için İrlanda, Galler ve İskoçya’dan Londra’ya gelecekler için de Kuzey Londra çok daha yakın.

Peki ne zaman yapılmalı? Hemen bu hafta! Bütün muhalif güçler “AKP’ye Hayır Platformu”nda bir araya gelip, ilk iş olarak seçim sandığının batı Londra’nın yanı sıra Kuzey’e de kurulması için kolları sıvamalı. İngiltere’deki toplum iradesinin sandığa doğru yansıması için başkonsolosluk dahil herkese görev düşüyor…

 

Raflar neden boş?

Tüketim ekonomisinin sembol ülkelerinden olan Birleşik Krallık’ta bazı ürünlerin tüketimine sınırlama getirilmiş durumda. Birleşik Krallık’ta birçok zincir süpermarket, domates, salatalık, biber gibi en çok tüketilen sebzeler ve yumurta satışına kısıtlama getirdi. Eğer zamanında önlem alınmazsa, kısıtlama getirilen ürünlere yenileri eklenebilir.

İki dünya savaşı, ekonomik krizler ve Covid-19 pandemisi dönemlerinde dahi ülkenin gıda ihtiyacını karşılayan Britanya’nın çiftçileri üretimlerini neden azaltıyor? Çiftçiler tarımsal üretimden neden vaz geçiyor? Kuşkusuz bu sorulara verilecek en temel yanıt, gıda üretimi için artan maliyetler ve çiftçilerin artan bu maliyetleri ürünlerinin satışı ile karşılayamamaları. Çiftçilerin İngilizce üç “F” ile formüle ettikleri sorun; yakıt, yem ve gübre (fuel, feed, and fertiliser) fiyatlarındaki aşırı artışlar.

Savaş öncesinde başlamakla birlikte Ukrayna savaşının da olumusuz etkilediği hepimizin bütçesini zorlayan gaz ve elektrik fiyatlarındaki artışlardan çiftçiler de payına düşeni aldı. Ulusal Çiftçiler Birliği’nin verilerine göre, 2019’dan bu yana gaz fiyatları altı kat, gübre fiyatları ise üç kat arttı. Ve bu dönemde artan maliyeti karşılayacak durumda olmayan yedi bin tarım işletmesi kapandı. Üretim maliyetlerini artıran bir diğer unsur ise, iklim değişikliğinden kaynaklı ek giderler ve işgücü eksiği. Ulusal Çiftçiler Birliği, geçen yıl 60 milyon sterlin değerinde ürünün işgücü eksikliğinden dolayı tarlalarda çürümeye terkedildiğini açıkladı. Geçici tarım işgücü ihtiyacını düşük ücretle çalışmayı kabullenen Avrupalı işçilerden sağlayan Birleşik Krallık, çalışma izninden dolayı Avrupalı işçileri Brexit sonrasında artık istihdam etme hakkına sahip değil. Hükümetin izni ile geçici çalışma hakkı elde eden Avrupalı tarım işçileri için ayrılan kontenjan ise ihtiyacı karşılamanın çok uzağında. Mevcut uygulama, yıllık olarak 2 bini beyaz et sektöründe çalışmak üzere toplamda 40 bin geçici tarım işçisine altı aylık çalışma izni tanıyor. 40 bin kişilik kontenjanı yeterli bulmayan çiftçiler, mevsimsel tarım işçisi kontenjanının 15 bin daha arttırılmasını talep ediyor.

SÜREKLİ OLARAK ARTAN FİYATLAR ÜRETİMİ VE PLANLAMAYI ETKİLİYOR

Enerji düzenleme kurulu Ofgem’in verilerine göre, 2019’dan bu yana toptan gaz satış fiyatı yüzde 650 oranında arttı. Aynı dönemde gübrenin fiyatı yüzde 240, tarımsal dizel yakıtın fiyatı ise yüzde 73 oranında arttı. Ulusal Çiftçiler Birliği’nin verilerine göre, yem maliyetleri de yüzde 75 oranında arttı. Yine aynı dönemde rekor seviyelere çıkan enflasyonun neden olduğu belirsizlik yüzünden çiftçiler güvenilir bir şekilde planlama ve maliyet hesabı yapmadığı için üretim planlaması da yapamıyor. Bu da uzun vadede üretimde aksamalara neden oluyor. Bu sorunlardan dolayı Birleşik Krallık’ta tarımsal ve hayvansal ürünlerin üretimindeki düşüş haliyle raflara yansıyor.

2019 ile kıyaslandığında, Birleşik Krallık’taki yumurta tavuklarının sayısında 4.9 milyonluk bir azalma var. Hükümetin kendi istatistiklerine göre, 2019 öncesinde 42.7 milyon olan yumurta tavuğu sayısı yüzde 13 azalarak, 37.8 milyona düştü. Yumurtlayan tavuk sayındaki bu düşüş, yine istatistiklere yansıyan verilere göre, yumurta üretiminin 2022 üçüncü çeyreğinde 320 milyon adet azalmasına neden oldu. Yumurta üretimindeki azalmanın bir diğer sebebi ise 2021’den beri dünyayı etkisi altına alan kuş gribi.

ÜRETİMDEKİ DÜŞÜŞ DEVAM EDECEK

Raflarda eksilen ürünler arasında yer alan domates ve salatalığın Birleşik Kralık’taki üretimi azalmaya devam edecek. Domates ve salatalık üretimi, kayıtlarının tutulduğu 1985 yılından bu yana en düşük seviyede. 1985 yılında Birleşik Krallık’ta 92 bin ton domates ve 67 bin ton salatalık üretilmişken, 2021 yılında domates üretimi 68 bin, salatalık üretimi ise 55 bin tonda kaldı. Domates ve salatalığın üretimindeki düşüş devam ediyor. Birleşik Krallık’ta üretimi hissedilir oranda düşen tarımsal ürünler arasında armut ve tatlı biber de var.

Yem maliyetlerindeki artış, çiftçilerin ellerindeki ineklerin sayısını azaltmasına neden olmuş durumda. Çiftçiler uzun vadede zor durumda kalmamak ve üretimlerini devam ettirebilmek için ellerindeki ineklerin sayısını azaltmaya gidiyor. Süt ürünleri pazarlamacılarının çiftçilere verdiği destek artık sonuna gelmiş durumda. Süt üretimin yanı sıra et üretiminde de ciddi bir azalma var. Haziran 2021’de kasaplık sığır sayısı 1.485 milyon ile kayıtların tutulduğu 1996 yılından bu yana en düşük seviyeye kadar geriledi. Sığır eti üretimi de, 2019’dan bu yana azalıyor. 2019 yılında 914 bin ton olan sığır eti üretimi, 2019 yılında 889 bin tona düştü.

Sebze, meyve, süt ve et üretiminin yanı sıra İngiltere ve Galler’de bahçe tarımı ürünlerinin üretiminde de bir gerileme var. Geçen yıl yüzde 30’lara kadar düşen bahçe ürünlerinin üretimindeki düşüşün 2023 yılında daha da artması bekleniyor.

FAKİRLEŞEN ÜRETİCİLERLE ENERJİ, YEM VE GÜBRE TEKELLERİNİN REKOR KÂRLARI

Ulusal Çiftçiler Birliği hükümete bir çağrı yaparak, artan maliyetler karşısında çiftçilere destek verilmesini talep etti. Sadece Birleşik Krallık’ta değil, Avrupa çapında da çiftçiler daha az ürün ekti ve artan ısıtma ve aydınlatma maliyetlerinden dolayı kışın soğuk aylarında sera üretimine ara verdi.

Tarımsal ve hayvansal gıdaların üretiminin azalmasına neden olan yakıt, yem ve gübre fiyatlarındaki rekor seviyeye ulaşan zamlar milyonlarca insanın gıdaya erişimini engellerken, yakıt, yem ve gübre üretimini elinde tutan şirketlerin kârlarını rekor seviyelere çıkarıyor. Üretimi ve milyonlarca insanın gıdaya erişimini öncelikli sorun yapması gereken hükümet, tercihini şirketlerden yana yaparak, temsil ettiği sınıfa hizmeti seçiyor. Muhafazakar Hükümetin politik tercihinin bedelini milyonlarca yoksul ve dar gelirli yeterli gıdaya erişemeyerek, on binlerce çiftçi ise üretimi durdurarak ödüyor.

 

133 bin kamu işçisi greve çıkıyor

İngiltere’de kamu işçileri daha etkili grevlere hazırlanıyor. Bakanlıklarda, pasaport dairelerinde, sürücü kurslarında, iş ve işçi bulma kurumunda, gümrüklerde çalışan işçiler 28 Nisan’da greve çıkacak.

İşçilerin üye olduğu PCS sendikası tarafından yapılan açıklamada, toplam 123 ayrı işyerinde 133 bin işçi greve çıkacak. Daha önce 5 haftalık kesintisiz grev kararı alan pasaport dairesi işçileri, Nisan ayı boyunca grevde olacak ve grev 6 Mayıs’ta sona erecek.

“Pasaport dairesi 5 hafta kapalı kalacak”

PSC Genel Sekreteri Mark Serwotka, birçok işyerinde grev olacağını ve pasaport dairesinde 5 haftalık kesintisiz grev gerçekleştirileceğini açıkladı. Serwotka, 28 Nisan’da da tüm işyerlerinde 133 bin işçinin iş bırakacağını belirterek, “hükümet ve bakanlar ellerinde bir para ile masaya oturmadığı sürece mücadeleyi yükselteceğiz” dedi.

Başta ücret artışı olmak üzere taleblerini öne süren sendika, hükümetin bu talepleri yerine getirmemek için direndiğini belirterek, yeni grevlerin de planlandığını açıkladı.

Sendika, ücretlere en az enflasyon düzeyinde zam, emeklilik ve tazminat hakları, iş garantisi gibi taleplerde bulunurken, hükümet bu taleplerin yerine getirilemeyeceğini söylüyor.

PCS, 15 Mart’ta 100 bin öyesi ile greve çıkmıştı. 28 Nisan’da ise 133 bin işçi greve çıkıyor.

 

Sendikalar ve kampanya gruplarından iklim krizi için ortak eylem

Muhafazakâr Hükümetin giderek derinleşen iklim krizi karşısında verdiği sözleri tutmaması ve sorumluluğunu yerine getirmemesi kampanya grupları ve sendikalar tarafından ortaklaşa düzenlenecek bir dizi eylem ve gösteri ile protesto edilecek. Birleşik Krallık merkezli dünya çapında faaliyet gösteren Yokoluş İsyanı (Extinction Rebellion) tarafından planlanan protesto ve gösteriler 21 ve 24 Nisan tarihleri arasında Westminster Parlamentosu önünde gerçekleşecek.

Büyük Olan (The Big One) adı verilen dört günlük eylemlere 100 binden fazla kişinin katılması bekleniyor. Yokoluş İsyanı’nın düzenlediği eyleme PCS ve NUE sendikaları, Nükleer Silahsızlanma Kampanyası CND, Greenpeace, Black Lives Matter gibi yoksulluğa, savaşa, nükleer silahlanmaya, özelleştirmeye, kemer sıkma politikalarına, ırkçılığa, kadına yönelik şiddete ve ayrımcılığa karşı mücadele eden sayısız kampanya grubu da destek veriyor. Dört gün boyunca sürecek olan protestoların duyurusu Birleşmiş Milletler (BM) Dünya Meteoroloji Örgütü ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı bünyesinde kurulan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC)’nin iklim değişikliğinin mevcut durumunu ele alan 6. Değerlendirme sentez raporunu yayımladığı 20 Mart’ta yapıldı. Rapor, emisyon azaltım ve uyum çalışmalarına ayrılan finansmanın artırılması çağrısında bulunurken, Paris Anlaşmasında kabul edilen 1,5°C hedefine uygun pratikler içerisinde olunmasını talep ediyor.

İklim krizine ve hayat pahalılığına karşı mücadele birleşiyor

İklim değişikliğine karşı verilen mücadeleyi hayat pahalılığına verilecek olan mücadele ile birleştirerek, başta Muhafazakârlar olmak üzere Westminster parlamentosunda görev yapan ve her iki sorunun muhatabı olan milletvekillerinden izledikleri politikaları değiştirmeleri talep edilecek. Adı, sürekli yolsuzluklar, kendi koydukları kural ve yasaları tanımama, demokratik hakların gasp etme ile gündemde olan Muhafazakar Hükümete ve ona alternatif olduğunu iddia eden İşçi Partisi’ne güven tüm zamanların en düşük seviyesinde. İzlediği politikalarla temsil ettiği küçük bir azınlığın kârlarını rekor seviyelere çıkaran hükümet, iklim değişikliğiyle ekonomik krizi milyonlarca işçi ve emekçinin sırtına yıkmaya çalışıyor. Muhafazakarlar, neden oldukları tarihin en büyük krizleri karşısında birleşecek olan mücadeleci kesimleri etkisizleştirmek için her hafta parlamentoya yeni bir yasa tasarısı sunuyor. Muhafazakarların neden olduğu sorunlara karşı ayrı ayrı mücadele edenler, birbirlerinin sorunlarına sahip çıkarak ve mücadelelerini eylem alanlarında birleştirerek hükümetin politika ve saldırılarını protesto edecek.

Kumdan kaleler…

0

Bir çoğumuz küçük yaşlarda kumsalda kumdan kaleler yapmıştır ya da çocuklarımız yaparken izlemiştir. Kumdan kalelerin ömrü ilk dalga vurana kadardır.

Deprem bölgesinde şahit olduğumuz da, yüksek yüksek inşa edilmiş binaların aynı kumdan kaleler gibi ilk depremde yerle bir olmasıdır.

Bir acıya uzaktan bakmak…

Üzülsek de yaşam bir süre sonra normale dönüyor ya da çok etkilenmişsek duygularımızı tarif etmekte zorlanabiliyoruz. Ancak gördüğümüzde, dokunduğumuzda, konuşup sarılarak acıyı paylaştığımızda birçok şey netleşiyor; acı büyük, ama öfke net.

Afet durumlarında AFAD

Birçoğumuz uçak yolculuğu yapmışızdır. Eğer uçaktaki koltuğumuz acil çıkış kapısına denk gelmişse, görevli uçuş öncesi yanımıza gelip bizi uyarır, “Eğer uçuş sırasında herhangi bir sorun yaşanırsa, uçak tahliye edilirse insanlara yardım edecekseniz burada oturun, yoksa yerinizi değiştirebiliriz” der. Basit bir uçak yolculuğunda dahi acil durumda neler yapılacağı önceden planlamıştır.

AFAD da, ülkede yaşanabilecek ve acil durumlara müdahale etmek için kurulmuştur. Ancak 2022 bütçesinde yaklaşık 12milyar TL ayrılan AFAD’a 2023 bütçesinde yaklaşık 9 milyar ayrılmıştır. Çalışan sayısı yaklaşık 7000 olarak gözüken acil müdahale kurumu, öncesinde depremi ihtimalini rapor haline getirmiş olmasına rağmen, bu ihtimale göre konumlandırılmamış. Afet durumunda yardım edecek görevliler de enkazlarda kalmış. Yöneticileri ise büyük kentlerde keyif çatmaya bakmış!

Durumu daha da anlaşılır kılmak açısından şu hikayeye yeniden dikkat çekmekte fayda var. “Zamanın birinde Şair Eşref merkezi idare tarafından Kırkağaç Kaymakamı olarak atanır. Bölgeye giden Kaymakam incelemelerde bulunur. Kaymakamlık binasının bazı yerlerinden su kaçırdığını görür ve yardımcısına merkezi idareye bir yazı yazılarak tadilat için bütçe istenmesini söyler. Bir süre sonra merkezi idareden cevap gelir. Binanın detaylı incelemesi yapılarak nerelerinden su kaçırdığının tespit edilmesi ve detaylı çalışmanın merkezi idareye iletilmesi istenir. Kaymakam Şair Eşref Efendi dilekçeye bir cümlelik bir cevap yazar; ‘Kaymakamlık binasının muslukları hariç her tarafından su akmaktadır’ diye”

Hikayedeki gibi, depremden zarar görmüş bölgelerde sadece AFAD değil, her yanıyla devlet yoktu. Güvenlik hariç…

Şehirlerin sesi

Yaşadığımız yerlerde şehrin bir sesi vardır. Trafik, çocuk sesi, sokak hayvanları, varsa ağaçların hışırtısı… Deprem bölgesindeki kentlerde bu sesler belirgin bir şekilde yoktu. Bölgeye ziyaretimiz Ankara’da başladı; öncelikle Emek Partisi genel merkezini ve Tüm Bel Sen sendikasını ziyaret ederek, onların deprem ile ilgili yürüttükleri çalışmalar hakkında bilgi aldık. Sonra Malatya’ya gittik; şehrin birçok yerinde yıkıntılar duruyordu, binalar boşaltılmıştı ve sokaklarda çokça insan yoktu. Tüm Köy Sen, Pir Sultan Abdal Cemevi, HDP ve Emek Partisi’ni ziyaret ederek, onları dinledik; durumu anlamaya, dayanışma duygularımızı paylaşmaya çalıştık.

Ertesi gün Kahramanmaraş-Pazarcık’taydık. Acı biraz daha büyümüş, şehir harabe şeklinde, sanki bir savaştan çıkmış gibi geldi bize. Narlı’yı ziyaret ettik, Şahin Tepesi ve Söğütlü köyleri bizi derin düşüncelere sevk etti. Depremin üzerinde yaklaşık 40 gün geçmişti ve halen barınma ve hijyen ile ilgili sorunlar olduğu gibi devam ediyordu.

Gaziantep’teydik, ancak Antep’in bazı bölgelerinde yıkım fazlaydı, her yer etkilenmemiş gibi insanlar sokaktaydı ve az da olsa sokağın sesi kulaklarımızdaydı. Nar Bilim Sanat Kültür Merkezi ve Birtek-Sen sendikası ile görüştük. Depremin ilk gününden beridir dayanışmamızı onlarla örmek için uğraş vermiştik. Sonraki gün yeniden Pazarcık içinden geçerek, Gölbaşı ve Adıyaman Merkez’de ziyaretlerde bulunduk. Dayanışma için kısa sürede ziyaret ettiğimiz yerler içerisinde Adıyaman “Acıyaman” olmuş, taş taş üstünde kalmamıştı. Şehrin girişinden itibaren yıkımın büyüklüğü göze çarpıyordu. İnsanlar donuk ifadelerle konuşuyor ve halen enkazdan cenazelerin çıkarıldığını anlatıyorlardı.

Umut ve Dayanışma Yaşatır

Bu kadar kötü tablo içerisinde, resmi rakamlara göre 50 binden fazla insanımızı kaybetmemize rağmen umutlu olmamızı gerektirecek birçok olay dinledik. Adıyaman’daki doktor arkadaşların dediği gibi “devlet aradan çekilse halk birbirinin yaralarını sarmaya yetkindir” ya da Şahintepesi köyündeki Elif ablanın dediği gibi, “devlet bize bugün lazımdı, oda ortada yoktu, biz cenazelerimizi kendimiz çıkardık, ama sizler olmasaydınız biz kimle ağlardık?” Narlı’daki gençlerin dediği gibi, “Üzülmeyin abi, biz birbirimize sarılıp yeniden güzel günler göreceğiz.”

Bu kadar kısıtlı sürede ziyaret edebildiğimiz yerlerde ülkenin dört bir yanından gelmiş dayanışma gönüllüleri Gökyüzü Çadırlarında çocuklara eğitim vermek için uğraşıyorlar, Ekmek ve Gül gönüllüleri kadınlara koşuyorlar, dayanışma için bölgede olan emekçiler hiç tanımadıkları ailelerin çadırlarını ziyaret edip ihtiyaçlarını karşılamak için yağmur, çamur, soğuk demeden onlarla üzülüp onlarla gülmek için çaba sarf ediyorlar.

*Day-Mer Deprem Heyeti Üyesi

 

Yetkililer yanılıyor, mülteciler İngiltere’ye oteller için gelmiyor

0

Diane Taylor / Guardian

Başbakan Yardımcısı Dominic Raab, otellerin sığınmacılar için bir çekim faktörü olduğunu söyleyen ilk üst düzey politikacı değil ve muhtemelen sonuncusu da olmayacak.

Çarşamba günü hükümetin sığınmacıları barındırmak için otellere alternatif olarak askeri üsleri ve tekne, feribot gibi araçları kullanmayı planladığını açıklamasından önce medya turuna çıkan Raab, “İnsanları buraya çeken faktörlerden biri, buraya yasadışı yollardan geldikleri takdirde bir otele yerleştirileceklerini düşünmeleri. Bu sona erecek” diyordu.

Göç Bakanı Robert Jenrick geçtiğimiz Kasım ayında Sunday Telegraph’a verdiği demeçte “Otel Britanya”nın sona ermesi gerektiğini söylemiş, bundan bir yıl önce de dönemin İçişleri Bakanı Priti Patel, otellerin bazı sığınmacılar için çekici bir faktör olduğunu belirtmişti. Dışişleri Bakanı James Cleverly de kısa bir süre önce Sky News’de aynı iddiayı dile getirdi.

Bu bakanların, sığınmacıların lüks bir otel odası için mi tehlikeli yolculuklara çıktıklarını sorup sormadığı ya da hükümetin bu iddiaları destekleyecek herhangi bir araştırma yapıp yapmadığı bilinmiyor.

Pandeminin başlangıcında otel politikasının önemli ölçüde uygulanmaya başlamasından bu yana yüzlerce sığınmacıyla görüştüm ve hiçbiri otelde kalma fırsatını İngiltere’ye gelmelerinde bir etken olarak saymadı. Mülteciler bu ülkeye çeşitli nedenlerle geliyor ve bunlar iki kelimeyle özetlenebilir: güvenlik arayışı. Oteller hiçbir sığınmacının istek listesinde yer almaz ve birçoğunun otellerden haberdar olması bile olası değil. Aslında sığınmacılar otellere yerleştirilmekten de hoşlanmıyor. Otel odalarında kendilerini izole edilmiş hissediyorlar ve kendi yemeklerini pişirebilmek istiyorlar.

Hükümet, sığınma hakkını “hak ettiğini” düşündüğü mülteciler için çok sınırlı güvenli ve yasal yollar sunarken, bu yollara erişemeyen sığınmacıların buraya gelmeye devam etmelerinin gerçek nedenleriyle ilgilenmiyor.

İçişleri Bakanlığı, güvenli ve yasal yolların bulunmadığı ya da çok kısıtlı olduğu beş ülkeden gelen 12,000 sığınmacı için sığınma kararlarını kolaylaştırmaya yönelik kısa süre önce duyurduğu planda, Afganistan, Suriye, Eritre, Libya ve Yemen gibi belirli ülkelerden kaçan kişilerin büyük olasılıkla iyi niyetli mülteci koruma talepleri olduğunu kabul etti.

İngiltere’de sığınma talebinde bulunmak (henüz) yasadışı olmasa da, hükümet artık sığınmacılardan yasadışı göçmenler olarak bahsediyor. Bu düşmanca ve negatif terim, sığınmacıların kim olduklarına ve kaçtıkları koşullara dair kolektif bir unutkanlık yaratılmasına yardımcı oluyor.

Hükümet kaynaklı bu hafıza kaybı kısa vadeli siyasi ya da seçim hedeflerine yardımcı olabilir, ancak İngiltere’nin ve güvenli ve istikrarlı ülkelerdeki diğer hükümetlerin karşı karşıya olduğu sorunun temelini gizliyor. Çok sayıda mülteci hareket halinde. Bunların büyük çoğunluğu İngiltere’ye gelmiyor olsa da, meselenin tek taraflı olarak değil uluslararası düzeyde ele alınması gerekiyor.

“Tekneleri durdurun” ya da “Otel kullanımına son verin” gibi sloganlar gidişatı düzeltmez.

Sığınmacıların tehlikeli yolculuklara çıkma ve Kuzey Fransa’da aşırı kalabalık sandallara sıkışma nedeni konforlu otellerde kalabilmek değil. Aslında yerleştirildikleri otellerin gerçeği kemirgenler, küf ve çocukların kilo kaybetmesine neden olacak kadar kötü yiyeceklerden ibaret. Ancak sığınmacılar için güvenlik, ne kadar kötü olursa olsun yaşam koşullarından her zaman daha önemlidir.

Eğer hükümet sığınmacıların kim olduğu ve onları İngiltere’ye iten nedenler hakkındaki gerçeklerle yüzleşmezse bu sorunu asla çözemeyecektir.

Otel kullanımına son verme planı, sığınmacılar kadar hükümetin alkış almayı umduğu seçmenler tarafından da memnuniyetle karşılanacaktır. Ancak konaklama yerlerini otellerden askeri üslere, gemilere ya da teknelere çevirmek, ölüm kalım kararıyla karşı karşıya kalan insanların buraya gelme nedenlerini ortadan kaldırmayacak!