Ana Sayfa Blog Sayfa 54

Starmer’den Corbyn’in milletvekili adaylığına yasak!

İngiltere’de İşçi Partisi yönetimi, Jeremy Corbyn’in seçimlerde partiden aday gösterilmemesini talep eden önergeyi kabul etti. Corbyn, “Parti demokrasisine yönelik utanç verici bir saldırı” dedi.

İngiltere’de ana muhalefetteki İşçi Partisi’nin Merkez Yürütme Kurulu (NEC) salı günü toplandı. Başkan Keir Starmer’in önerisiyle, eski parti lideri Jeremy Corbyn’in gelecek seçimlerde İşçi Partisi’nden milletvekili adayı olamayacağına karar verildi.

Starmer’ın önergesi 12’ye karşı 22 oyla kabul edildi.

Jeremy Corbyn, NEC kararının açıklanmasının ardından konuşarak, bu kararın “parti demokrasisine ve parti üyelerine yönelik utanç verici bir saldırı” olduğunu söyledi. Corbyn, hükümetin baskıcı, yoksullaştırıcı ve ayrımcı politikalarına karşı “her zamankinden daha cesur bir alternatif” sunmanın vaktinin geldiği bir sırada Starmer’in “birleşik ve demokratik bir parti kurma taahhüdünü bozarak, bizzat İşçi Partisi üyelerinin haklarına yönelik bir saldırı” başlattığını söyledi.

Tüm yaşamını, temsil ettiği Islington North seçmenleri adına daha adil bir toplum amacı doğrultusunda geçirdiğini belirten Corbyn, bu karar karşısında sessiz kalmayacağını vurguladı.

BAĞIMSIZ ADAY MI OLACAK?

İşçi Partisi’nden adaylığının NEC tarafından onaylanmayacağının belli olmasının ardından Jeremy Corbyn’in siyasi hayatına nasıl devam edeceğine dair tartışmalar da hız kazandı.

Basında yer alan yorumlarda, Corbyn’in açıklamasında seçim bölgesi olan Islington North’ıtemsil ettiğini ve geri adım atmayacağını vurgulamasının bundan sonraki süreçte bölgeden bağımsız milletvekili adayı olma ihtimalini öne çıkardığı ifade ediliyor. Corbyn’e ayrı bir parti kurması yönünde çağrılar yapılırken, Starmer ve ekibi Corbyn’e destek verenlere partinin kapısının gösterileceği tehdidini savuruyor.

STARMER NE YAPMAK İSTİYOR?

Keir Starmer’ın “antisemitizme geçit yok” kisvesi altında başlattığı Corbyn’i siyaseten yok etmeye yönelik bu saldırısı, aslında Corbyn’den fazlasını hedef alıyor. Starmer, başbakan olmayı hedeflediği bir sonraki seçimler öncesinde hızla İşçi Partisini “partinin solundan” arındırmaya çalışıyor. Bu bakımdan Starmer’in eski Başbakan Tony Blair’ın partideki mirasını savunan politik tutumu ile Corbyn’i İşçi Partisinden uzaklaştırmaya yönelik “antisemitizm” bahaneli saldırısını bir arada değerlendirmek gerekiyor. Anlaşıldığı kadarıyla Starmer, İşçi Partisini, Muhafazakar Partinin politikalarına yakın bir yere taşımayı hedefliyor.

Bu tutuma dair en yakın örneklerden biri, Starmer’ın grevler konusundaki kararıydı. Starmerülkede geçen yıl yaz aylarından bu yana grevlerle birleşerek büyüyen işçi hareketiyle parti arasına büyük bir çizgi çekti ve parti üyelerine grev çadırlarına gitmeyi dahi yasakladı.

İşçi Partisinin lideri ayrıca ülkedeki savaş karşıtı koalisyon ile de karşı cephede yer almayı seçti. Starmer kendisinin liderliğinde, NATO’ya bağlılığın devam edeceğini taahhüt eden ve Corbyn’in de bir parçası olduğu “Savaşı Durdurun” platformunu (Stop the War Coalition) NATO’nun düşmanlarıyla bir olup Rusya’yı desteklemekle suçlayan bir yazı kaleme almıştı.

Starmer yazısında şöyle demişti: “Kimse savaş istemiyor. NATO’yu kınayan siren seslerine ilk bakışta bazı solcular sempati duyabilir. Ancak NATO’yu kınamak, Moskova’dan gelen kılıç şakırtıları giderek yükselirken (…) NATO’nun sağladığı demokrasi ve güvenlik garantisini kınamaktır.”

Bunun yanı sıra Starmer’in savunma bütçesinin artırılması talebini ve Muhafazakar Partinin bu yönde alacağı kararlara destek vereceğini söylediğini ve ayrıca yabancı sermayenin ülkeye gelmesi için “iş dünyasıyla” ilişkileri sıkılaştıracağına dair Dünya Ekonomik Forumu’nda yaptığı konuşmayı da hatırlatmak gerek. Yani aslında Corbyn’in ve temsil ettiği siyasetin bir engel olmaktan çıkarılması gereği, Starmer’in parti liderliğini sağlama alma çabasından daha fazlasını ima ediyor.

Sesimi duyan var mı?

Yaz dediler. Gördüğün, duyduğun, hissettiğin ne varsa yaz. Yaz ki daha çok insana ulaşabilelim. Kelimelerle tarif edilemeyecek acıları, yaşanmışlıkları dilimiz kuruyana dek anlatmak boynumuzun borcu oldu artık. Ne olur yaz!

Nereden başlamak gerekiyor, nasıl anlatsam bilemiyorum. Kendimi uzun uzun anlatmak istiyorken bir yanım, diğer yanım susma hakkımı kullanmak istiyor çoğu zaman. Bazen düşünceler arasında kayboluyor, bazense düşünmekten kaçıyorum olup biteni. Çok garip! Bu denli yıkıcı bir depremin ardından yaşananlar, felaketin şiddeti, hatalar ve ihmaller silsilesi aslında ülkedeki yapısal işlevsizliği de pespaye bir şekilde ortaya koymaya yetiyor.

Malzemeden çalınarak inşa edilen denetlenmemiş binalar, paragöz ve beceriksiz müteahhitler, çürük binalara verilen imar afları, canhıraş başlarını bir çatıya sokmaya çalışan afetzedelere satılan çadırlar, geciken yardımlar ve kurtarma ekipleri, on binlerce insanı göz göre göre ölüme terk eden vasıfsız, liyakatsiz görevliler, fay hattında kırılan hayatlar, üstüne arsızca gülmekten kendilerini alıkoyamayan devlet erkanı… Öte yandan onca şeye rağmen ısrarla halinden memnun olan “ahmaklar”… O kadar büyük bir acı ki yutkunamıyorsunuz bile!

Yazıp yazıp siliyorum hep, toparlayamıyorum cümlelerimi. Bir şeyler yolunda değil ve inatla her şey yolundaymış gibi davranıyorlar. Hasan Hüseyin Korkmazgil’in dizeleri geliyor aklıma. “İnsan yüzü güzeldir, Çirkindi bunlarınki, İnsan yüzü sıcaktır, Soğuktu bunlarınki, Elleri el değildi, Eli andırıyordu….Gözleri göz gibiydi, Bakışsızdılar! Göğüse benzer bir kafesti taşıdıkları; İçinde yürek yoktu…”

Çocukluğumun geçtiği, sokaklarını arşınlamaya, kırlarında çiçekler toplamaya, derelerinde oynamaya, semalarında uçurtmalar uçurmaya, toprağına doyamadığım kadim şehrimin üstüne kara bulutlar çökmüş meğerse. Jose Saramago’nun “Körlük” kitabında tasvir ettiği sahnelerin gerçek olmuş haliydi adeta her yer, her şey, herkes. İnsanlar kör değildi, ama kimsenin gözü bir şey de görmüyordu aslında. Enkaz altında sevdiği olanların derdi canlarına ulaşabilmekken, cenazesi olmayanın derdi ise karnını doyurmak, yavrusunu korumak, sırtını pek tutmaktı. Susuz kalmıştı kentim, çürümeye yüz tutmuş ceset kokuları içinde karanlığa bürünmüştü. Taşından toprağından bereket fışkıran Hatay sokakları bir savaş filminin platosunu andırırcasına tuzla buz olmuş bir şekilde karşımda duruyordu öylece. İlk adımlarım, ilk arkadaşlıklarım, ilk sevişlerim, sevilişlerim, mutluluklarım, çocukluk aşklarım, ağlayışlarım… Hepsi gitmişti topyekûn. Medeniyetler şehri Hatay’ım; Türk, Kürt, Yahudi, Ermeni, Hristiyan, Müslüman, Alevi, Sünni’siyle parçalanmış binaların molozları, betonları altındaydı şimdi. Sanki o mutlu günler hiç yaşanmamış gibi, bir tarih kaybolmuştu, hem de onca insanla, hikâyeyle birlikte. Bir tarafta enkaz başlarında çaresizce iniltiler içerisinde bekleyen insanlar, öte tarafta yan devrilen binaların yıkılma ihtimaline karşı can korkusu, her köşe başında ısınmak için yakılan ateşler ve talan olmuş sokaklarda karga tulumba taşınan çorapsız çocuklar, yaşlılar ve hastalar. Gördüklerim çivilendi adeta belleğime. Ahh ne mutlu yaşamıştık bir zamanlar oysa bu kentte!

Bilirim, geride kalanlar, depremzedeler, herkes, hepimiz onca zaman geçmesine rağmen hala o enkazların altında yaşıyoruz. Bedenlerimizden göç etmemiş olsak da, ruhlarımız başka bir diyara göç etti yitip gidenlerin ardından. Biz artık o biz değiliz, ben artık o ben değilim. Memleketin hali uyutmuyor beni. Uyutmasın kimseyi. Depremle sarsılan ruhum bize dayatılan ve reva görülen bu hazin sonun hesabını sormak için bedenimi sarsıyor uyandırmak için adeta beni. Uyuyamıyor aklım, ruhum. Vakit birbirimize tutunma vakti, hesap sorma vakti. “Mutluluk bölünmez bir bütündür. Başkası mutsuzsa sen de mutsuzsun” diye ifade etmiş Suat Derviş. İşte tam da ordayım herkes gibi, içim içime sığmıyor, sığamıyor.

Senelerdir başa gelen iktidarların utanmadan nemalandığı, ırkçılığın bilinçli bir şekilde körüklendiği ülkemin her meşrebinden, her meslekten vatandaşı yardıma koşmuştu 4. gün Hatay’a vardığımda. Haşmetli iktidar erkânından da önce onlar oradaydı. Birlikte sarmaya çalışıyordu herkes yarasını. Ama devlet yoktu. Göz göre göre yardım göndermeyen katil ruhlu iktidar intikam alırcasına yalnız bırakmıştı Hatay’ı. Sosyal medyaya yansıyan haberlerden sonra gönderilen göstermelik yardımlar ancak 4. günden sonra ulaştı dehşet saçan enkaz bölgelerine. Ses varken ekipler yoktu, ekip varken ekipman yoktu, ekipman varken artık ses yoktu maalesef! Geç gelen yardım enkazlar altında bir umut kurtarılmayı bekleyen tüm sevdiklerimizi can çekişe çekişe ölüme sürükledi yazık ki. Değil saatler, dakikalar bile ömre bedeldi deyim yerindeyse. Biçare şekilde enkaz başlarında günlerce aç susuz bekledik hepimiz, bir umut sevdiklerimiz kurtarılıncaya dek.

5. günün sonuna doğru ziyarete gelen Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar paşazadelerini gördüğümde tutamadım kendimi. Var gücümle dilime geleni söyledim. “Geç kaldınız bakan bey! Marifetinizi görmeye mi geldiniz? Yoksa herkesin öldüğünden emin olmaya mı diye?” Dahasını da söyledim var gücümle hiçbir şeyin değişmeyeceğini bile bile. İçim acıyor. Nasıl da sindirilmiş herkes, nasılda bastırılmışlar? Korkudan mıdır yoksa takatsizliklerinden mi bilemedim, insanlar ancak belli belirsiz “konuş kız konuş” demeyi başarabildiler. Akabinde birkaç kişi benim gibi yanında korumaları ve yandaş basını ile gelen bakanlara birkaç kelam etmeye çabaladılar sitem edercesine. Bu sırada beni benden alan ölümcül vuruşu, karşı kaldırımda duran daha sonradan öğrendiğim tesettürlü Almancı bir hemcinsim yaptı. Hem de biri bizim enkazda diğeri arka sokakta olmak üzere başka bir enkazda yakınlarının kurtarılmasını bekliyorken. “Sus kız terbiyesiz! Sen utanmıyor musun bakan beyle böyle konuşmaya” dedi bana kendince ağzımın payını vererek. Kulaklarıma inanmamıştım, ama duyduklarım ve gördüklerim gerçekti. Bunca yaşanana rağmen bir kadın ısrarla putperestlik yapmaya ve padişahin kulu olmaya direniyordu. Ahh yazık! Yazık ki ne yazık! Aklıma Nazım Hikmet’in dizeleri geliyor o günden bu yana. “Sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim. Bir değil, beş değil, yüz milyonlarlasın maalesef.”

Umutsuzluğa kapılıyorum artık ülkemin insanları için. 7.8 şiddetindeki deprem dahi uyandıramadıysa bizleri, gayri yola gelmez bu düzen diye kederlenmekten alamıyorum kendimi. Oysa ne güzeldi tüm mozaiği ile bu ülke, bu şehir. Koca bir yelpaze idik rengârenk. Nasıl da güzellik katıyorduk bu topraklara? Geride kalanlar kimsesiz, işsiz ve şehirsiz uyanıyor artık sabahlarına. Kırdılar kanadımızı caniler. Yok olmamız, ayrışmamız için ellerinden geleni artlarına koymadı pek hürmetli devlet erkanı. Gelen gideni aratır dedikleri bu olsa gerek. Her gelen bir öncekini aratır oldu olmasına da, bu gelenin üzerine söylenecek söz bulamıyor insan.

Yüzlerce kez yazıldı, çizildi bilirim bu durum. Çok söz söylendi bu dolandırıcı, kan emici vampirlerin tüm açıklarını ortaya dökmek için. Onca insanın dilinde tüy bitti de bir bunlar bitmedi gitti başımızdan. Ah be kardeşim! Her şey ne kadar da net oysa. Memleketimizin üstüne çöken bu leş kargaları yiye yiye bitiremedikleri ülkenin kaynaklarından öte artık canlarımızı almaktan da hiç çekinmiyorlar. Nitekim parçala, böl ve yönet politikası ile gidilen bu yolda büyük bir kesimin Alevi olduğu güzelim Hatay’a günlerce yardım göndermemekle kalmadı hükümet, üstüne enkazdan bir can kurtarabilelim diye imkanı olanların ellerinden kendi temin ettikleri vinç ve iş makinelerini da aldı utanmadan.

Bu kalp ağrısı ve bunca travma ile biz geride kalanlar nasıl devam edeceğiz hayatlarımıza, bilemiyorum. Halamların başına çöken 5 katlı bina sanki bizim başımıza da yıkılmıştı artık. İnsanoğluyuz işte! Özümüz yokluk görmüş bir kere, fukaralıktan mı gelme bilemiyorum, insan çaresizlikten dizlerini nasıl da dövüyormuş işte o gün anladım. Ancak, 6. günün sonunda ardı sıra bir bir çıkarıldı halam, eniştem ve hayatının baharında bakmaya kıyamadığımız gencecik kuzenim.

Bunca insanın enkaz altlarında can çekişerek ölmesine vesile olan tüm sorumluların hepsi için dileğimdir. Göreceksiniz! Hepiniz bu dünyada yaşayacaksınız cehennemi. Bu son. Bir daha ölmeyeceğiz, öldürtmeyeceğiz birbirimizi. Göz yummayacağız bu katliamlara.

UYAN ARTIK sevgili ülkem! Bu bir savaş! Bunların gönüllü esirleri olmaktan vazgeç artık. Ne zaman bir birey olarak benliğine saygı duyup bu toprağın her bir insanı için, işçisi, emekçisi, çocuğu, kadını, engellisi, ayırmaksızın, dili, dini ne olursa olsun sahip çıkacaksın geleceğine? Aslında biliyorlar biz onlardan çok daha güçlüyüz. Bir sen bilmiyorsun, “Yedi kere de deprem olsa, altılı masaya oy yok” diyen kendinden bihaber kardeşim. Bir sen bilmiyorsun, görmüyorsun, duymuyorsun! Sana daha nasıl ulaşabiliriz, ben de bunu bilmiyorum. Dindarı, dinsizi, ırkı ne olursa olsun işçiyiz biz, emekçiyiz! Biz üreteniz. Çiftçisiyle, işçisiyle, ellerinde nasırıyla halkın ta kendisiyiz. Bu ülkenin her bir canı ayrı ayrı kıymetli. Bil bunu! Sen ben yok. BIZ VARIZ! Vazife belle kendine bundan böyle. Bu yolda yürümek için, aydın bir ülke için kendini kurban etmekten vazgeç ve gör artık nasıl da istismar edildiğini, gerek din ile, gerek mezhep, gerekse ırk ile. Nasıl da aklına, insanlığına hakaret edildiğini? Nasıl da bu insafsızlara içeceği suyu ellerinle, kovayla taşıdığını gör. Biziz bu bu ülkenin bel kemiği. Biziz geleceğimizi aydınlatacak olan. Kazma da bizde, kürekte, balta da, orak da. Biziz bunların sonlarını getirecek olan elbet, başka kimse değil. Ve yine biziz kötülerin attığı dipsiz kuyulardan birbirimizi çıkartabilecek olan. Ah bir olup göremedik, bilemedik elimizdeki gücü. Bir bilemedik adam akıllı ses çıkarabilmeyi haksızlığa, yalana, dolana, yetimin hakkını yiyen bu insan müsveddelerine karşı. Bir bilemedik; kadını, çocuğu, hayvanı, doğayı korumayı. Göremedik ki haysiyetimizle, aklımızla dalga geçen bu kan emicilere su taşıdığımızı sen-ben davası yüzünden. Buydu işte istedikleri. Bir canımız vardı, onu da aldılar göz göre göre; çaldılar yaşamlarımızı, sevdiklerimizi elimizden, daha ne olsun? Asıl büyük yıkıntı enkazlar altında yitip giden onca can, onca nefes, onca anıdan ibaret değil aslında. Bir ömür yakamızı bırakmayacak ruhlarımıza sinen keder de, hafızalarımıza nakşedilen ömrümüz boyunca burnumuzun direğini sızlatacak sahneler de. Onun için son kez enkaz altındakilere ulaşmaya çalışırken var gücümüzle bağırdığımız gibi sesleniyorum şimdi sizlere. SESİMİ DUYAN VAR MI?

“Zerre kadar anlamadıkları şeyler hakkında konuşuyorlar. Sırf aptallıkları sayesinde kendilerinden bu kadar eminler”! Franz KAFKA’ya ait bu sözler geçiyor aklımdan o günden bu yana.

Ayın Artizi: İçişleri ve Seçimlere Hazırlık Bakanımız Süheyla Cüretkar

0

Türkiye’ye diş taktırıp saç ektirmeye gitmiştim, birkaç sayı yazamadım kusura kalmayın. Eh artık dişleri çekince fazla da konuşamadım, kafayı kaşımaya da pek olanak olmadı, onun için yazamadık işte. Eski toprağız ne de olsa, bir şeyleri söyleyemeyip düşünemiyorsak yazmıyoruz, sade artiz olmaya dikkat ettiğimizden de değil hani. Yeni formumla dinleyin şimdi dişlerim gibi inci, saçlarım kadar gür sözlerimi.

Neyse memleketten dönüp de deprem haberleri ile ortalık gayet dünyevi bir mahşer ve seferberlik yerine döndükten sonra, biz de elimizden geleni yapmaya çalıştık, eşe dosta gittik,müşterilere haber ettik destek vermeleri için, birlikte çalıştığımız cash-carrylerde kim görse yanımıza geldi, iyidir şu İngilizler, Britanyalılaşan bizler, etkilenen halka yardım etmeye çalıştık, ama elden ne gelir. Ortalığın durumunu siz biliyorsunuz.

Biz depremden etkilenenlere burada oturum verilsin diye dolaşan imza kampanyasını imzalarken elden gelen de İçişleri Bakanı Suella Braverman teyzemiz ve açıkladığı yasadışı “Yasadışı Göç Yasası” oldu. Uluslararası insan hakları anlaşmalarına aykırı olmasına rağmen yasaya göre buraya sığınmak üzere gelenler bile denizde tutulacak, başka ülkelere gönderilecek veya olması olanaksız olduğu anlaşılsa da, Ruanda’ya hotele gönderilecek. Bir de bir sürü başka teferruat. Denizin üzerinde gezdirdikleri prefabrik otelin görüntüleri de ekranlarda bugünlerde. Ailelere ve çocuklara değil, bekar sığınmacılar içinmiş. Sadece böyle deprem gündemiyle çakışması değil; Britanya’da grev üzerine grev olup biter ve halk geçim sorunundan daha da fazla etkilenirken, başka dert yokmuş gibi, bu çıkışıyla Suella teyzemizböylelikle ayın artizi olmayı fazla fazla haketti.

Dallas dizisini hatırlarsanız orda çıkan Sue’nin ismini vurmuşlar teyzemize, ikisi de Afrika göçmeni Hintli olan ana-babası. Braverman soyadıyla da aslında bir Süheyla Cüretkar vakasıyla karşı karşıyayız bu arada, adını koyalım. Bizimki tutturmuş barrister olacam diye, orda burda çalışmış 2015’e kadar. Annesi de muhafazakar encümen, ona yardım etmiş, 2005’de Leicester’de aday olmuş kaybetmiş, sonra da 2015’de milletvekili seçilmiş. Azılımilliyetçi Brexit yanlısı muhafazakarların European Research Group’unun sekreterliğini yaptıktan sonra, 2018’de dönemin başbakanı Theresa May’in Brexit anlaşmasına karşı çıkarak, AB’den Çıkma Deparmanı’ndaki görevinden istifa etmiş. Sonraki başbakan Johnson onu başsavcı atadığında artizlik yıldızı belirmeye başladı. Teyzemiz geçen yaz gerçekleşen Muhafazakar Parti liderliği yarışına aday oldu, ikinci turda naneyi yedikten sonra desteklediği Liz Truss onu 6 Eylül’de İçişleri Bakanı yaptı. Süheyla hızlı mı hızlı, 19 Ekim’de hassas bilgileri kendi emailinden gönderdiği için istifa etse de, şimdiki başbakan Richi Sunak onu altı gün sonra yine aynı bakanlığa getirdi. Süheyla’nın işleri kestane kebap.

Belirtmek gerek ki, bu son Göçmenlik Yasası nanesinin kraldan fazla kralcılığının düşük düzeyi onu şimdi artiz haline getirse de, bu eskiden de vardı. Sadece, Süheyla’nın söyledikleri o kadar yavan ki, onu dinleyeceğinize tanıdığınız ırkçıları içirip dinleyerek birkaç gün sonra ne söyleyeceğini tahmin edebilirdiniz. Ama tahmine gerek olmayan birşeyteyzenin makamını (p)İçişleri Bakanlığı haline getirdiği. Yoksa abla kendini British Empire’ın gururlu bir torunu, sömürgeciliği çoğunlukla olumlu birşey görüyor ve Guardianyazar ve okurlarını radikal sanıyor. Kültürel Marksizm gibi laflar edip bunu Corbyn’lebağdaştırıyor. Hem kültürel, hem Marksist hem de Corbyn’le ilgili, hey yawrum. Karşıt olduğu radikallikler içinde marksist-leninist vejeteryenler olduğunu da söze eklemek gerekiyor. Tofu yiyenlere küfür edenden ne beklersiniz, buyrun artık.

Anlayacağınız ve kimsenin kalbini kırmamayı umarak belirtilmesi gereken, Süheyla şu bizim göçmen toplumlar içinde görülen bir fenomenin cinnet geçirmiş hali, Süheyla eşkalinde kabul gören piskopatlık olasılığının süren tehdidi. İngilizliğe ve modern yaşamın üstün olduğuna, diğer kültürlere ve kültürlerden insanlara düşman olmaya ve orta kesimin dışında herkesi aşağılayıp yukardan bakmaya dönük içselleştirilmiş bir İngiliz köleliği ve bunun daha da alçak bir durumu vakaları.

Ki getirdiği Göçmenlik Yasası değil de, bu yasanın hizmet ettiği çıkar ve o çıkarın dayandığı kölelik onu artiz olarak kalifiye ediyor. Bu da olayın içinde gerçekleştiği koşullarla ilgili tabii. Yasanın hükümetin ücra kentlerdeki hotellere göçmenleri bilerek göndererek halkla karşı karşıya getirdiği bir dönemde açıklanmış olması, en son Liverpool’da Şubat’ta ırkçı gruplar eşliğinde gerçekleşen saldırıları hatırlamalı. Geçim sıkıntısıdır, artan konut sorunudur, ücretlerin düşüklüğüdür, söyleyecek sözü olmayan hükümetin itibarını yenilemek için giriştiği bir kışkırtma olmasın bu? Mesela göçmenlik konusunda uzmanlığının nerden geldiği belli olmayan abla neden kendi iktidarlarının söz ettikleri entegrasyona dair birşeysöylemiyor? Al sana göçmenlik sorunu.

Neyse tabi işler bununla da sınırlı değil. Kış geçti ama hükümet sınıftan geçti mi daha? Belirsiz. Kanıtı da belirsiz günleri geçirdiğimizi bilmemiz. Öyle değil mi? 2019’dan bu yana 4 yıl geçtiğini düşünüp inanmamak gibi birşey yani. Eee, hükümet sınıfı geçmemişse, işten de anlamayan ablanın, enerjisini itibar yenilemeye, bilmuhafaza seçime hazırlık yapmaya çalışmasını, ona kölelik etmeye çalışmasını anlamak lazım. Yani hükümetin seçim korkusunun ya da daha cüretkar bir tahminle ilanı olmasın bu yasa. Ne de olsa yarın birgünAB kurumlarıyla alakası olmasa da, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu yasayı yasadışı bulduğunda hükümet dönüp “bakın AB Brexit’i yapmamıza rağmen sınırlarımız kontrol etmemize izin vermiyor” diyip oy toplayacak çakallar. Siz o zaman görün Süheyla’yı.

Bu hesapların çıktısı bir artiz Süheyla. Kendinden önceki artizlerin artizliğine köle olarak artiz olan artiz. Kendisinden öncekiler de kopyeler. Artizliğe mahsus gibi-gibiliğin katsayı, yelpaze ve mantığı açısından pek yeni bir şey ifade etmese de halinden memnun köleliğin bu dönemde bayraktarı olarak ayrıldı Süheyla. Ama seçime yönelik bu hamleyle başlattığı şey büyük olasılıkla kendi artizliğinin sonunun başlangıcı, çünkü efendiler kölelerden çabuk bıkar, Süheyla’nın daha iyi bileceği ve durduramayacağı gibi, göçmenler gibi, hesaplarının kursağında kalacağı gibi.

Ciğerleriniz baharın tazeliğiyle dolu kalsın efendim.

İsrail’de hukuk darbesi ve büyük protesto

0

İsrail’de, aşırı sağcı Netanyahu hükümetinin Erdoğan’a özenerek hukuk sistemi ve yargıyı askıya almak üzere, adını “hukuk reformu” taktığı yasal değişiklikler yapmak istemesi ülke tarihinin belki de en uzun süreli ve en büyük protesto gösterilerini ateşledi. Hükümetin değişikliği gündeme getirdiği Ocak’tan bu yana on binlerce kişinin hafta sonu gösterilerine tanık olunuyor.

İsrail Meclisi Knesset, Mart ortasında “göreve uygun olmayan başbakanların görevden alınmasını zorlaştırarak, kabinenin ¾’ünün onayı şartına bağlayan” bir değişikliği 47’e 61 oyla kabul etti. Bu gösteriler tırmandı.

Sırada, yargı bağımsızlığını yok edecek “reformlar” vardı:

• Parlamento çoğunluğu Yargıtay’ın yasaları denetlemesini geçersizleştirebilecek,

• Yargıç atamaları komisyonu hükümetin kontrolüne alınacak, 

• Bakanlar, başsavcının yönlendirdiği hukuk danışmanlarının tavsiyelerine uymayabilecek,

• Uygun olmayan bürokratların görevden alınması zorlaşacaktı.

Özellikle Tel Aviv’de Mart’taki eylemlere yüz binler katılıyor. Göstericiler, yasa değişikliklerin iptalini ve Netanyahu’nun istifasını istiyor. Eylemler şimdiden düzen muhalefetini çizgisini aştı. Örneğin çok sayıda yedek asker göreve gitmeyerek protestolara katılmaya başladı. Mart başında Özel Birliklerde görevli savaş pilotları tasarıyı protesto ederek eğitimlere katılmayacaklarını duyurmuş, komutanlarıyla görüştükten sonra vaz geçmişti.

Netanyahu ise sertti ve yedek kuvvetlerin yasa tasarısından rahatsız olduğunu söyleyerek kendisini uyaran kendi partisinden olan Savunma Bakanını görevden aldı. Bu gösterileri büyütürken, sendikalardan da genel grev çağrısı yapıldı. Gösterilerde hukukun çiğnendiği keyfi yönetimiyle Türkiye’ye gönderme yapan “Türkiye olmak istemiyoruz” pankartları dikkati çekti.

Netanyahu yolsuzluk suçlamasıyla yargılanıyor ve toplumsal muhalefet, onu yargıya müdahale ederek kendisini garantiye almaya çalışmakla suçluyor. Önceki hükümet tarafından atanan başsavcı da, Şubat’ta, Netanyahu’nun kişisel olarak, gündemdeki değişikliklerin dışında tutulması gerektiğini söylemişti.

Savunma Bakanının ardından Cumhurbaşkanı Herzog da, hükümeti, “İsrail halkının birliği için derhal yasama sürecini durdurmaya” çağırdı. Üstelik, bir karşı çıkış da stratejik müttefikten geldi ve Netanyahu “İsrail egemen bir ülke” karşılığını verse bile, “yargı reformundan vazgeçmesini” isteyen Biden’ın da tepkisini aldı.

Netanyahu, sonunda, “reformu” İsrail Parlamentosu’na götürmeyi önümüzdeki aya erteledi.

İskoçya’ya Pakistanlı Müslüman yeni Başbakan

0

İskoçya’da görevinden ayrılmış olan N. Sturgeon’ın ardından, onun halefi sayılan Pakistan asıllı Hamza Yusuf, önce SNP lideri, sonra da başbakan seçildi. Yüksek Mahkeme’de düzenlenen törende Kral 3. Charles’a bağlılık yemini etti. Yusuf, ilk kez üyelerin tümünün oy kullandığı parti liderlik seçiminde 2. turda oyların %52’sini aldı. Orijinini çabuk unutan Yusuf, “Gururlu bir İskoç olarak” kendisini dünyanın en şanslı erkeği saydığını belirtti.

Aynı ekipten olduğu Sturgeon tarafından desteklenen ve önceden adalet ve ulaştırma bakanlıkları yapan Yusuf, İskoçya’nın bağımsızlığa her zamankinden de fazla ihtiyaç duyduğunu söyledi.

Babası Pakistan’dan İskoçya’ya 1960’larda göç eden, annesi ise Kenyalı olan Yusuf, geçmişte sık sık ırkçı saldırılara uğradığını söylemişti. Yusuf, kökenini unutsa bile, demek ki daha güçlü olan inançlarını unutmadı ve başbakanlık konutundaki ilk gece ailesiyle birlikte önce orucunu açıp sonra teravih namazı kılarak fotoğrafını Twitter’da paylaştı.

Xi Jinping Moskova’da Putin’le görüştü

0

Önce, Çin Komünist Partisi (ÇKP) Merkezi Dış İlişkiler Komisyonu Direktörü Vang YiMoskova’ya gidip Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’la görüştü. İki dışişleri sorumlusu Rusya ile Çin arasındaki ilişkilerin istikrarla geliştiğinde konusunda fikir birliği sağladı.Lavrov “yeni anlaşmalara varmayı bekliyorum” dedi.

Çin lideri Xi Jinping Moskova ziyaretinde bu beklenti gerçek oldu. İki lider, “stratejik işbirliği” kapsamında birçok anlaşma imzaladı. Bunlar arasında, mali işbirliğini artırma ve 2030’a kadar Rusya-Çin ekonomik işbirliğinin geliştirilmesi kapsamında 8 maddelik bir anlaşma da var. Putin, Çin ile “sınırsız ortaklıklarının güçlenmesini” Rusya’nın Çin’le gelişen ticari ve siyasi ilişkileriyle ve enerji alanındaki işbirliğini övdü ve Rusya’dan çekilen Batılı şirketlerin yerini Çinlilerin alması için destek sözü verdi. Xi’nin ziyareti de, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin hakkında yakalama kararı çıkardığı Putin’e önemli bir destek oldu. Xi, Putin’e “Daha fazla işbirliği yolda” dedi. 2022’de Rusya-Çin ticari ilişkilerinin hacmi %30 artarak 185 milyar dolara ulaşmıştı.

Sibirya’ya boru hattı 

Rus gazını Çin’e taşıyacak 3 bin km’lik boru hattıyla ilgili tüm anlaşmaların tamamlandı. Rusya Çin‘e petrol ihracatını arttırmaya hazır. Sibirya hattıyla Çin’e yılda 50 milyar metreküp doğal gaz taşınacak.

Avrupa’nın gaz alımını sınırlamasının ardından, bu Rusya açısından çok önemli, ancak yine de Avrupa pazarının yerini tutacak gibi değil. Rusya’nın 2019’da Avrupa’ya ihraç ettiği gaz 177 milyar metreküpten 62 milyar metreküpe geriledi. Şimdi Çin bunun 1/4’ünden biraz fazlasını alacak. Gazprom’un imzaladığı anlaşmayla Sibirya boru hattıyla Çin’e gaz satışı 400 milyar dolar tutuyor ve 30 yıllık. Rusya, pazar olarak muhtaç olduğu Çin’e enerjiyi indirimli fiyattan satıyor.

Ukrayna sorunu 

Çin, Ukrayna konusunda görünüşte “tarafsızlık” tutumu almış, Şubat’ta ise 12 maddelik bir barış planı açıklamıştı. Plan, egemenlik haklarına saygı gösterilmesi, soğuk savaş zihniyetinin terk edilmesi, sıcak çatışmanın durdurulması ve barış görüşmelerinin yeniden başlatılması çağrısında bulunuyordu. Ayrıca, ABD ve Avrupa’nın “tek taraflı yaptırımları” ülke adı verilmeden kınanıyordu. Görüşmeler sonunda Putin planın çözüm için bir temel oluşturabileceğini söyledi. 

İkili görüşme sonunda yapılan ortak açıklamada, ABD uluslararası güvenliği “baltalamakla” suçlandı ve NATO’nun Asya’da artan askeri varlığından duyulan endişe dile getirildi. Ayrıcaaskeri işbirliğini geliştirme ve deniz ve hava tatbikatlarını artırmada anlaşıldı.

Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’yı içeren BRICS ve önde gelen gelişmekte olan ülkeler arası ekonomik işbirliğiyle ticaret ilişkilerin artırılması hedeflendi. Ortak bildiride, özellikle Rusya-Hindistan-Çin arasındaki koordinasyonun güçlendirilmesi ve enerji işbirliğinin derinleştirilmesi çağrısında bulunuldu.

Bu arada Ukrayna Başkanı Zelenski de, 12 maddelik planın açıklanması sonrası, önerilerini dinlemek üzere Çin lideri Şi Jinping ile bir araya gelmeyi planladığını söyledi.

Yunanistan ve Bulgaristan’da Seçim Var

0

Bulgaristan’da son iki yıl içinde 5. kez seçime gidiliyor. Geçen yıl Ekim’de yapılan ve parlamentoya 7 partinin girdiği son seçimden bugüne hükümet kurulamamıştı. Batı yanlısı partilerin önde göründüğü, ancak Rus yanlısı partilerin de bulunduğu ülkede yeni erken seçim 2 Nisan’da yapılıyor.

Yunanistan’da ise seçimler 9 Nisan’da yapılacaktı. 57 kişinin öldüğü Çorlu’dakine benzeyen tren kazası karşısındaki tutum ise Türkiye’den çok farklı oldu: Başbakan halktan özür diler ve Ulaştırma Bakanı Karamanlis istifa ederken, seçim de 21 Mayıs’a ertelendi. Başbakan Miçotakis, Meclis’te hükümet kurmak için yeterli çoğunluk elde edilmezse 2. turun 2 Temmuz’da yapılacağını söyledi.

Seçim büyük olasılıkla tekrarlanacak; çünkü “nispi temsil”in uygulanacağı ilk turda bir partinin çoğunluğu sağlaması için oyların %45’ini alması gerekiyor ve bu mümkün görünmüyor. Çoğunluk sistemiyle yapılacak, 2. turda çoğunluk sağlanmasıysa daha kolay.

Anketler Miçotakisİn Yeni Demokrasi Partisi’nin %30, ana muhalefet SYRIZA’nın %26,1 desteğe sahip olduğunu gösteriyor. %9-10 desteğe sahip PASOK ise, iki partiden biriyle koalisyon kurabilecek “anahtar” parti konumunda.

İngiltere’nin Siyah Kraliçesi: Sophie Charlotte

Portekiz’in Algarve bölgesindeki Faro kentine Afrika’dan getirilen ve lakabı “Moor” olan Madragana adlı kadın, Portekiz Kralı III. Alfonso’dan bir çocuk doğurdu. Doğal olarak, bir kralla bir kölenin ilişkisi, adam kral da olsa, gayrı meşru sayılırdı ve oğulları da gayrı meşru bir çocuk olarak dünyaya geldi. Yine de bir “Kral Oğlu” olarak kabul edildi ve babasının adı verildi.

Bu hadise, 1250 yılında oldu.

O yüzyılların Avrupa’sında, bütün krallıklar birbirine akraba, dayı yeğen, teyze hala, çocuklarının birbirleriyle evlendirilmelerinden oluşan karışık sülalelerin elindeydi. Bu arada, pek çok kral çocuğu, metreslerden, kölelerden, hizmetçilerden doğup dururdu. Şanslarına göre, ya aileye kabul edilir, ya da kör kuyularda boğulurdu. Siyah köle kadından doğan oğul Alfonso’nun soyundan doğan melezler, gitgide beyazlaştılar.

Ta ki 500 yıl sonra, genetik bir şaka olarak, Charlotte adı verilen bir prenses doğana kadar. Kız, yüzlerce yıl sonra uyanan bir gen sayesinde, siyah doğdu!

Prenses Sophie Charlotte, çok alengirli evliliklerle sürüp giden sülaleler arası ilişkiler sonucunda (bunları şema olarak vermek bile gazetemizin iki sayfasını alır) Kral III. George ile 8 Eylül 1761’de Londra’daki St James’s Palace’daki Chapel Royal’de evlendi ve 17 yaşında İngiltere ve İrlanda Kraliçesi oldu.

Kraliyetin soyağacını izleyerek günümüze gelirsek, Kraliçe Charlotte, “üzerinde güneş batmayan imparatorluğun” en büyük kraliçesi Victoria’nın da büyükannesidir… Öyleyse, bugün de herkesin tanıdığı Prens Harry’nin büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-büyükannesidir. Dikkatlice bakılınca fark edilir, adam sarışındır ama saçları bir Afrikalınınki gibi kıvırcıktır!

Siyah Kraliçe Charlott’un ünlü ressamlar tarafından yapılan portrelerinde, aşırı pudrayla beyazlatılmış bir yüz görünür. 18. yüzyılda pudralarda kurşun kullanılırdı ve pek çok asil kadın ve erkek bu yüzden zehirlenerek ağır hastalıklar yüzünden ölmüştür.

Resmî kraliyet kaynakları, Kraliçe Charlotte’un Afrikalı soyunu hiçbir zaman gizlememiştir. Yakın zamanlarda, Buckingham Sarayı sözcüsü David Buck, Boston Globe gazetesinin bir sorusu üzerine: “Bu bir tarih meselesi ve açıkçası konuşacak çok daha önemli şeylerimiz var” demiştir!

Kraliçe Charlotte, İngiliz Aydınlanma çağının entelektüel özelliklerini taşıyordu. Sanata, edebiyata ve felsefeye düşkündü. Köle ticareti karşıtı görüşleri destekliyordu.

Mektupları onun iyi okuduğunu ve güzel sanatlara ilgi duyduğunu gösteriyor. Ünlü besteci Johann Christian Bach ve Wolfgang Amadeus Mozart şahsen yakından ilgilendiği müzisyenlerdi. Mozart, sekiz yaşında bestelediği sonatlarını ona adamıştı. Aynı zamanda amatör bir botanikçi olan Kraliçe Charlotte, bugün de dünyanın en ünlü botanik bahçelerinden biri olan Kew Garden’ı yaratmıştır. 1800 yılında ilk Noel ağacını da İngiltere’ye o tanıttı. Çam ağacını, kâğıtlar, meyveler ve oyuncaklarla, tatlılar, bademler ve kuru üzümlerle ilk süsleyen de o imiş. Ayrıca Londra’da Queen Charlotte Doğum Hastanesi de onun eseridir.

Kraliçe Charlotte, 17 Kasım 1818’de Surrey’deki Dutch House’da, şimdi Kew Sarayı’nda, en büyük oğlu Prens Regent’in elini tutarak öldü. Windsor’daki St George Şapeli’ne gömüldü.

https://youtu.be/S2Edu399EpI?list=RDS2Edu399EpI

 

Yoksul çocukların romancısı Charles Dickens

Karl Marx, hayranı olduğu İngiliz romancılarının, “bütün profesyonel politikacıların, gazetecilerin ve ahlakçıların gösterdiklerinden daha fazla politik ve toplumsal doğruyu açığa vurmuş” olduklarını söylüyordu. Bunlar arasında Charles Dickens, özel bir yer tutuyordu. Çünkü Dickens, en yoksulları, yetimhane çocuklarını, ölümcül işlerde hayatları karartılan ve açlık içinde çırpınan işsizleri, dilencileri ve suça itilmiş insanları anlatıyor, bununla da kalmıyor köklü reform önerileri geliştiriyordu. Dickens, hem insanların yaşam koşullarını iyileştirmek, hem de eğitim aracılığıyla korkunç yoksulluğun ve özellikle çocuk sömürüsünün yasaklanmasının buna yeteceğini düşünüyordu. Aynı zamanda, İngiliz gemicileri ve köle tüccarları için iyi bir gelir kaynağı olan köle ticaretinin kaldırılmasını savunuyordu. Bunun güçlü bir liberal politika izleyecek herhangi bir hükümetin yapabileceğine inanıyordu.

Dickens, yalnızca hümanist olduğu için değil, İngiltere’ye yaklaşmakta olduğuna inandığı yıkıcı bir devrimi önlemek için de bunların yapılmasının gerekli olduğunu iddia ediyordu.

İngiliz tarihçileri arasında, Fransız Devrimi’ni gerçekleştiren halkın aristokratlara, kralın yönetiminde rol alanlara uyguladığı şiddet, korkunç bir felaket olarak tanımlanıyordu ve aynı şeylerin ülkelerinde tekrarlanmaması için etkili bir propaganda yapıyorlardı. Dickens’in görüşlerine katıldığı tarihçilerin etkisiyle yazdığı İki Şehrin Hikâyesi adlı romanı bu konuyu işliyor ve Paris ve Londra arasında kıyaslamalar yaparak devrimci şiddet konusunda halkı ve hükümeti uyarmaya çalışıyordu.

İngiltere, bir yandan büyük bir emperyalist olma yönünde hızla ilerlerken, aynı zamanda yoksulluk, korkunç seri cinayetler, intiharlar, alkolizm ve sinir hastalıkları yarışında da en önde gidiyordu. Charles Dickens’in hemen ardından gelen Conan Doyle da, bu ortamda keskin zekâlı suçlu avcısı Sherlock Holmes’ı yarattı. Daha sonra gelecek olan Agatha Christie de, bu dehşet verici ortamın hâlâ devam eden sonuçlarıyla beslenen polisiye edebiyat geleneğinin en ünlü yazarı olacaktır.

O yılların İngiliz edebiyatının bütün büyük yaratıcıları derin toplumsal sorunlar üzerine yazmışlardır. Thackeray, Charlotte Bronte ve özellikle Manchester işçilerinin hayatı üzerine yazan Mrs. Gaskell, Marx’ın kendilerinden hayranlıkla bahsettiği romancılardır.

Dönelim Dickens’e…

Dickens’in özellikle yoksul ve kimsesiz çocukları anlattığı Oliver Twist, David Copperfield gibi romanlarında yansıttığı dünyaya, aynı yıllarda, aynı kentte aynı dünyaya başka bir göz ve başka bir akılla bakan Marx yaşıyordu. Engels, Dickens’in dünyasına işçi sınıfı açısından baktığı “İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu” adlı bilimsel eserini yine o yıllar aralığında yazmıştı.

Hem Dickens, hem de Marx ve Engels, Avrupa’nın yoksullarının acılarını ve umutsuz çabalarını gözlemlediler. Her üçü de, vicdansız kapitalizmin, kitleleri kendilerinden ve kendilerini kuşatan dünyadan yabancılaşmaya götüren bir cehennem yarattığını görmüşlerdi. Dickens, adeta bir ressam gibi, gördüklerini canlı sahnelerle edebiyatın diliyle aktardı. Diğerleri, 1848’de yazdıkları Manifesto’yla yaşanan cehennemi bir dünya cennetine çevirecek büyük devrimi beklediklerini ilan ettiler.

Kapitalizmin bütün suçlarının sosyal ve ekonomik nedenleri üzerine kafa yordular ve kesin bir çözüm yolu gösterdiler. Marx da, Engels de Dickens’i okumuşlardı. Fakat, Dickens’in bu iki büyük düşünürden ve onların çabalarından haberdar olduğuna dair bir bilgi yok. O, büyük olasılıkla kendi yurttaşları olan ütopyacı sosyalistlerin eserlerini okumuş ve onlar gibi kapitalizm içinde bir çözüm yolu aramıştı. Marx ve Engels’i tanımış olsaydı bile, herhalde düşüncelerini benimsemeyecekti. Çünkü Dickens, devrim kelimesinden bile korkuyor ve Londra’nın Paris gibi devrim kasırgasına tutulmaması için çareler arıyordu. Eserleri, yalnız o çağı anlamak için değil, günümüzde yaşanan olayları ve yaşayan insanları daha yakından tanımak için de geçerliliğini koruyor.

 

Depremden Geriye Kalanlar

6 Şubat’taki Maraş merkezli depremlerde Türkiye, Kürdistan ve Suriye’de on binlerce insan hayatını kaybetti. Yüzbinlerce insan enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Suriye’de AKP/MHP’nin desteklediği cihatçıların elinde olan bölgelere cihatçılar gelen yardımlara izin vermezken, Türkiye’de mevcut iktidar ne sahada göründü ne de devlet olanaklarını seferber etti.

Deprem önlenemez doğal bir afettir. Dolayısıyla yıllardır ülkemizde ve dünyada bilim insanları ve mühendisler depremin zararlarını en aza indirmek için çalışmaktadır. Japonya gibi bilime ve mühendislere kulak veren ülkelerde depremin zararları en aza indirilmiş durumdadır. Türkiye bir deprem ülkesi olmasına rağmen AKP/MHP iktidarı bilime ve mühendislere değil, inşaat sektörünü destek vererek suç işlemiştir. 20 yıllık AKP iktidarı döneminde sözleşmeler ve aflarla zenginleştirilen büyük inşaat şirketleri aynı zamanda Erdoğan ve AKP için rant ve siyasi güç kaynağı olmuştur. İmara aykırı milyonlarca yapıya imar affı adı altında ruhsat verilmesi, ölümlerin bu kadar yüksek olması, insanların aç, susuz, yaralı, çadırsız, tuvaletsiz ıstırap çekmesi iktidarın suçudur.

Depremden geriye kalanlara baktığımızda, dayanışmanın güzelliğini ve bunun yanında dayanışmaya karşı ahlaksızlığı ve ötekileştirmeyi gördük.

Depremin ilk gününden itibaren depremzedelerin yardımına koşan sosyalistler, sendikalar, muhalefet partileri, sivil toplum örgütleri, sanatçılar ve halk oldu. Ülke içinde ve dışardan her kesimden yediden yetmişe büyük bir dayanışma ortaya kondu.

Depremin üçüncü ve dördüncü günü mevcut iktidar ve kontrolündeki AFAD illerde görünmeye başladı. İktidarın ilk işi halkın dayanışmasına saldırmak ve yardımları engellemek oldu. Her zamanki gibi Kürtleri, Alevileri ve Arapları ötekileştiren, acıları ve toplumu bölen ahlaksız bir siyaset izledi. Tutmadı.

İktidarın ırkçı ve dinci duygularına Kocaeli Sanayi Odası Başkanı Ayhan Zeytinoğlu tercüman oldu. Zeytinoğlu patronlara seslenerek,“depremzedelere yardım yapılması gerektiğini fakat bölgenin demografik yapısını bozmamak için deprem bölgesinden gelenlere iş verilmemesi gerektiğini”söyleyerek insanlık suçu işledi.

AKP sözcüsü Ömer Çelik, utanmadan “yabancı arama kurtarma ekiplerinin ağzından gerçek olmayan pek çok beyan da yayıldı. Birtakım yayınlar sosyal medyada söz konusu oldu”deyip emeklerini hiçe sayarak, başka ülkelerden gelip yüzlerce insan kurtaran arama-kurtarma ekiplerine iftira attı.

Kötülükte yarıştılar. İktidarın ortağı Bahçeli yardımların AFAD’a yapılmasını söyleyerek, sanatçıların kurduğu yardım kuruluşlarına kin kustu.

AFAD ve Kızılay iktidarın arpalığıdır. Arpalığı doldurmak için 15 Şubat’taki bağış programı şirketlerin görgüsüzlük şovuna dönüştü.

AFAD’ın yurtdışından gelen yardım paketleri üzerine AKP ve Erdoğan resmini yapıştırması Alman basını tarafından eleştirildi.

Erdoğan, “Kızılay nerede?”diyen depremzedelere, “Be ahlaksız, be namussuz, be adi”diyerek küfretti.

En iğrenç fetva yine şaşırtmadı, Diyanetten geldi. Diyanet, internet sitesinde, ailesini kaybederekkimsesiz kalan depremzede çocuklarla ilgili “Evlat edinenle evlatlık arasında evlenme engeli olmadığını” söyleyerek sapıkça emellerini bir kere daha gösterdi.

Acımız ve öfkemiz büyük, iktidarın bütün engellemelerine rağmen, dayanışma devam ediyor. Bu dayanışmanın bize öğrettiği şudur: bu kötülük iktidarını yıkacak, güvenli ve yaşanılır bir ülke inşa edecek, adaletli ve özgür bir toplum kuracak gücümüz vardır.