Ana Sayfa Blog Sayfa 68

Postacılara DAY-MER’den anlamlı destek

İngiltere’de toplam 115 bin postacının grevleri devam ediyor. 1 Ekim günü de greve çıkan postacılara DAY-MER üye ve yöneticileri yapılan gösteriye katılarak destek verdi.

Tottenham’daki dağıtım deposunun önünde toplanan postacıların sabah saat 6’da yanında olan Daymerliler, işçi sınıfının kazanımları için omuz omuza olmaya devam edeceklerini belirterek, tüm üyelerinin yapılan grevlerde bölgelerindeki postacı eylemlerine katılarak destek vermesi çağrısı yaptı.

Day-Mer Turk ve Kürt Toplumu Dayanışma Merkezi - Logo

 

Postacılara Day-Mer'den Destek. Grev

Sendikalar hükümetten kamu hizmetlerinde ‘sağlam garanti’ istiyor

Sendikalar, hükümeti Liz Truss’un verimlilik tasarrufuna” ihtiyaç olduğunu belirtmesinin ardından, kamu hizmetlerinde sakatlayıcı bir kesinti olmayacağını “sağlam garanti” vermeye çağırdı.

TUC ve 18 sendikadan ortak bir mektup, Başbakan ve Şansölye Kwasi Kwarteng’i, geçen haftaki mini Bütçenin ekonomi üzerindeki yıkıcı etkisinin ardından süper zenginler için ön saflardaki hizmetleri “feda etmemeleri” konusunda uyarıyor.

Bütçe duyurusundan bu yana ilk kamu açıklamasında, Truss, hükümet dairelerinin reel halinde düşen mevcut harcamalarını telafi etmek için verimlilik tasarrufları bulması gerektiğinin sinyalini verdi. Başbakan, milletvekillerinin, kampanyacıların, sendikaların ve ulusal ve uluslararası grupların yaygın eleştirilerine ve sterlinin düşen değerine rağmen “bankacıların bütçesini” savundu.Truss, kaosla ilgili kamuoyuna yaptığı ilk yorumda vergi kesintisi önlemlerinin “doğru plan” olduğunu söyledi.

Kwarteng ise, hükümetin ekonomiyi iyileştirmek için “kesinlikle gerekli” olan planlara bağlı kaldığını söyleyerek uyarılara kulaklarını tıkadı. Şansölye, milletvekillerine gönderdiği bir mesajda, “Endişenizi anlıyorum. Biz tek bir takımız ve odaklanmamız gerekiyor.“Planımızın sağlam, güvenilir olduğunu ve büyümeyi sağlamak için çalışacağını göstereceğiz” dedi.

Fakat TUC genel sekreteri Frances O’Grady, yıllarca süren kemer sıkma politikalarının ardından daha fazla verimlilik için hiçbir alan kalmadığını söyledi.“12 yıl boyunca tamamen kesilen hizmetlerinden sonra, kesilecek hiçbir şey kalmadı,” dedi.”Muhafazakârlar verimlilik tasarrufu derken, bu genellikle kesintiler için bir koddur.”

Mektup, Truss Tory liderlik kampanyası sırasında harcamalarda daha fazla kesinti olmayacağına dair verdiği sözünü yerine getirmeye çağırdı. Kamu sektörü çalışanlarının maaş kesintileri ve ücret dondurmaları nedeniyle yaşam standartlarının “kırıldığını” ve daha fazla kesintinin “ulusal bir vandalizm eylemi ve İngiliz halkına büyük bir ihanet” olacağını söyledi mektup.“Ön hat hizmetleri zaten kırılma noktasında. En tepedeki yüzde 1’i daha da zenginleştirmek için feda edilmemeliler.“Sendikalar, hükümetin kamu hizmetlerini ve bu hizmetleri sunan muhteşem personeli yoksullaştırmasına seyirci olarak izin vermeyecektir.”

Unison genel sekreteri Christina McAnea, hükümetin “kaosu durdurması” ve “mali deneyini” bırakması gerektiğini söyledi.”Süper zenginler için büyük vergi indirimlerini finanse etmek için borç almak, Birleşik Krallık ekonomisini kaosun eşiğine sürükledi ve değer verdiğimiz birçok şeyi riske atma tehlikesiyle karşı karşıyayız.“Yükselen enflasyonla faydaların artmayacağı ve kuşatılmış kamu hizmetlerinin sıkıştırılacağı yönündeki öneriler ürkütücü bir ihtimal.

“Hükümet, gözüpek yaklaşımının yol açtığı zarar hakkında hiçbir fikri yok gibi görünüyor.”

McAnea, temel hizmetlerin daha fazla kesilirse “topluluklara onarılamaz şekilde zarar verecek” olduğunu, kesintilerden ziyade desteğe ve yatırıma ihtiyacı olduğunu söyledi.Ayrıca, “insanlar Başbakanın, hepimizi bir el arabasıyla cehenneme götürme planları hakkında gerçekten ne düşündüklerini söyleyebilsin” diye genel bir seçim çağrısında bulundu.

Çarşamba günü İngiltere Merkez Bankası’nın fiyat düşüşünü durdurmak için devlet tahvili alacağını açıklamasıyla kısa bir süre toparlandıktan sonra Truss’un açıklamalarının ardından sterlinin değeri yeniden düştü.Ayrıca, sterlinin değeri Uluslararası Para Fonu’nun hükümete planlarını iptal etmesi için yaptığı çağrıdan da etkilendi.

 

Hükümet neredeyse “emeklilik fonu”nu satıyordu

İngiltere basını İngiltere Merkez Bankası’nın 29 Eylül’de uzun vadeli tahvillerde 65 milyar sterlinlik geçici alım müdahalesinin emekli fonlarının satışını engellediğini yazdı.

Liz Truss hükümetinin zenginlerden daha az vergi kesintisi, dolayısıyla bütçede oluşacak kara deliğin de halkın vergileriyle kapatmayı öngören mini bütçe açıklamasından sonra ekonomik çalkantı derinleşmişti. Hükümetin 29 Eylül günü emeklilik fonlarını satma planı da Merkez Bankası’nın piyasaya 65 milyar dolarlık müdahalesiyle köşeden döndü.

Bazı gazetelerdeki ekonomik çalkantı ve piyasaya müdahale yorumu şöyle:

– The Guardian: “Merkez Bankası’nın finansal krizi 65 milyar sterlinlik önleme çabası” manşetiyle, Başbakan Truss’ın milletvekillerinden maliye bakanını görevden alması ve 150 bin sterlinin üzerindeki en yüksek gelir grubunun vergisinin yüzde 45’ten yüzde 40’a indirilmesi kararının geri çekilmesi için baskı altında olduğunu yazdı. gazeteye göre bunun sebebi kararın seçmenler açısından destek görmemesi.

– i gazetesi: Yaşanan çalkantıyı Merkez Bankası’nın acil durum yardımı emeklilik fonlarını kurtardı- kamuda kesintiler yolda’ manşetiyle gördü. Hükümet dairelerine açığı azaltmaya yardımcı olmak için “verimlilik planları” hazırlamaları talimatı verildiğini aktaran gazete, kamu sektöründe kesintilerin artık kaçınılmaz olduğunu da belirtti.

– The Mirror: İngiltere Başbakanı Liz Truss’ın soyadına gönderme yaparak ‘Acemi Destek’ başlığına yer verdi. Gazete, İngiltere Merkez Bankası’nın Çarşamba günü başlattığı 65 milyar sterlinlik tahvil alım programının ülkenin emeklilik fonlarının “çöküşünü” durdurduğunu ancak yaşananların İngiltere’yi “arafta” bıraktığını yazdı.

– Financial Times: ‘İngiltere Merkez Bankası’ndan tahvil piyasasında krizi önlemek için 65 milyar sterlinlik müdahale’ manşetini attı. Gazete bankanın ekonomiye yeni basılan milyarlarca sterlinlik para sürdüğü programın, emeklilik fonlarının alacaklılarına ödemek için ellerinde tuttuğu bonoları satmak zorunda kalıp fiyatları aşağı çektiği ve bunun da daha fazla satışa neden olduğu olası bir kısır döngüyü önlemeyi amaçladığını aktardı.

– The Sun: Yaşanan türbülansı ‘Bozuk Fon Zamanı’ manşetiyle gördü ve Çarşamba günü emeklilik fonlarından yaklaşık 1,000,000,000,000 sterlinlik kaybın yaşanmak üzere olduğunu yazdı.

– The Telegraph: Krizin Muhafazakar Parti’nin özel ve kamu destekçileri arasında alarma yol açtığını ancak Downing Street’in başbakanın istifa etmesi gerektiği yönündeki her türlü öneriyi reddettiğini belirtti.

Süresiz kontak kapatma kararı alan otobüs şoförleri kazandı

Kuzey Londra kapsayan tüm güzergâhlarda çalışan 2 bin şoför talep ettikleri ücret zammını almak için süresiz olarak kontak kapatma kararı aldı. UNITE Sendikasına üye olan otobüs şoförlerinin 4 Ekim’de başlatacakları grevler, 30 Eylül’de sağlanan anlaşma ile iptal edildi.

Süresiz grev, Kuzey Londra’daki sekiz otobüs garajını kapsıyordu. Bu garajlar; Ash Grove, Barking, Clapton, Edmonton, Enfield, Palmers Green, Tottenham ve Wood Green. Grev kararı, gerçek enflasyon oranında zam talebiyle alındı. Düşük ücretler ve artan hayat pahalılığı ile başa çıkabilmek için Londra dışında yaşamaya zorlandıklarına dikkat çeken otobüs şoförleri % 12.3 oranında ücret artışı talep ediyordu. Sendika ve Arriva arasında yapılan görüşmeler sonrasında, %11 ücret artışı ile anlaşma sağlandı. 15 Ekim’den geçerli olmak üzere ücretlerini %11 artıran otobüs şoförleri ayrıca geriye dönük olarak 1 Nisan’dan 15 Ekim’e kadar da %10 ek zam almayı başardı.

Arriva’nın Kent bölgesinde işlettiği otobüslerin şoförleri de aynı gerekçeyle 30 Eylül’den itibaren aralıklı olarak grevler gerçekleştirecek. Kent’de çalışan 600 otobüs şoförü gerçek enflasyon oranında zam alabilmek için 6, 7, 10 ve 11 Ekim’de de grevde olacak.

 

Joe Biden ile Liz Truss’ın görüşmesine NI protokolü damga vurdu!

İngiltere’nin AB’den çıkışının ardından Kuzey İrlanda (NI) ve İrlanda Cumhuriyeti arasındaki gümrük kontrollerini sağlamak için tasarlanan NI protokolü öngörülenin aksine Britanya ile Kuzey İrlanda arasındaki ticareti bozdu. Brexit anlaşmasının bir parçası olan NI protokolü, 2021 yılının başındayürürlüğe girmesiyle birlikte İngiltere ile AB arasında da anlaşmazlıklara yol açtı.

BM zirvesi için New York’a giden Liz Truss ile Joe Biden ilk görüşmesine NI protokolü damgasını vurdu. İngiltere’nin NI protokolünü geçersiz kılma konusundaki ısrarlı adımları yüzünden iki lider arasında daha ilk görüşmede gerginlikler ortaya çıktı. Görüşmenin asıl gündemi olan iki ülke arasındaki ticari anlaşma bu gerginlikten dolayı güme gitti. Anlaşmayla ilgili sorunların “sürüncemede kalmasına” izin vermeyeceğini söyleyen Başbakan Truss, New York’ta verdiği demeçte “doğudan batıya ve kuzeyden güneye serbest akışlı ticaret” sağlanması gerektiğini söyledi. Truss konuşmasında, Kuzey İrlanda’da yeni bir hükümetin kurulmasını engelleyen sorunların çözülmesi gerektiğine de vurgu yaptı.

Her iki başbakan da, Boris Johnson’un başbakanlığı döneminde imzalanan protokolden ötürü anlaşmazlığa ilişkin müzakerenin Londra ile Brüksel arasında gerçekleştirilebileceği konusunda hemfikir olduklarını beyan etti.

“Hayırlı Cuma Anlaşması” zarar görmemeli

Başbakan Truss konuya ilişkin şunları söyledi: “Bu konuyla başa çıkmak için müzakere edilmiş bir çözüm olduğu konusunda hep açık oldum ve bu arayışı devam ettireceğim. İzin vermeyeceğim tek şey ise bu durumun sürüncemede kalmasıdır.”

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan verdiği demeçte, Joe Biden’in,‘İngiltere ve AB’yi Kuzey İrlanda’yı Hayırlı Cuma Anlaşması’nın temel prensiplerini tehdit etmeyecek etkili bir anlaşmaya teşvik etmeye çalışacağını’ ifade etti. ‘’Ayrıca Truss ile bu konuyu ayrıntılı bir şekilde konuşacağını’’ da belirtti. Danışman, Biden’ın ‘’Hayırlı Cuma Anlaşması’nın Kuzey İrlanda’da barış ve istikrarının mihenk taşı olduğu ve korunması gerektiğine dair güçlü görüşünü ileteceğini’’ de sözlerine ekledi.

Öte yandan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile protokolü görüşmeyi reddeden ve şu an için ABD ile herhangi bir ticaret anlaşması olmadığını itiraf eden Başbakan Truss, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursulavon der Leyen ile de bu konuya ilişkin bir görüşme gerçekleştirdi.

Muhafazakârlara kızan DUP, yerel hükümetin kurulmasını engelliyor

Kuzey İrlanda’da gerçekleşen Stormont seçimlerinde en büyük ikinci parti olarak çıkan ve Theresa May zamanında kurulan Azınlık Hükümeti içinde yer alan Demokratik Birlik Partisi (DUP) protokole karşı çıkıyor. DUP şu anda Kuzey İrlanda’da işleyen bir yönetim olmamasına rağmen endişeleri çözülene kadar hükümet kurulmasında yer almayı reddettiğini bildirdi.

Brüksel’in bu durum üzerine yasal işlemleri devam ederken, İngiltere hükümeti Büyük Britanya’dan Kuzey İrlanda’ya taşınan mallar üzerindeki gümrük kontrollerini ertelemeye devam edeceğini AB’ye iletti.

Her ne kadar AB ve diğer eleştirmenler, İngiltere’nin anlaşmanın bazı kısımlarını askıya alarak uluslararası hukuku ihlal ettiği uyarısında bulunsalar da İngiltere hükümeti tartışmalı NI Protokolü ile ilerlemekte ısrarcı görünüyor.

Başbakan’ın resmi sözcüsü, Biden’in attığı twete istinaden “Truss’a atıfta bulunduğu” yönündeki yorumları “gülünç” olarak nitelendirirken Dışişleri Bakanı Gillian Keegan ise “Söz konusu tweet İngiltere’den ziyade ABD ekonomisine bir gönderme!” şeklinde yorumladı. Biden’in “damlayan ekonomiden bıktığı” yönündeki tweetini BBC Breakfast’a verdiği demeçte etraflıca yorumlayan Dışişleri Bakanı Gillian Keegan, “Hükümetin yaklaşımını damlama olarak tanımlamanın doğru olmadığını ve bunun politikalarının bir yansıması olduğunu sanmadığını” söyledi.

Kraliçe’nin cenazesi vesilesiyle İngiltere’ye gelen Biden ile Başbakan Truss’ın planladığı buluşma da gerçekleşmedi.

 

Kraliçe’nin ardından İngiliz Milletler Topluluğu’nun akıbeti sorgulanıyor

0

Kraliçe 2. Elizabeth’in ölümüyle 70 yıllık hükmünün sona ermesinin ardından İngiltere’nin eski sömürgeleriyle kurulan İngiliz Milletler Topluluğu’nda monarşiden koparak kendi liderleri tarafından yönetilen cumhuriyetlerin sayısının artıp artmayacağı tartışılıyor. 56 üye ülkesi olan İngiliz Milletler Topluluğu’nda bunlardan yalnızca 14’ü İngiliz monarşisinin liderini devlet başkanı kabul ediyor. Bu ülkeler arasında Avustralya, Kanada ve Yeni Zelanda da bulunuyor. İngiliz Milletler Topluluğu, 1949’da İngiltere Kralı 6. George döneminde Londra Deklarasyonu ile kurulmuştu. İngiltere’nin eski sömürgeleriyle kurulan birliğe üyeliğin esası özgürlük ve eşitlik olarak belirlendi, İngiltere monarşisinin liderini devlet başkanı olarak tanıma şartı getirilmedi. Halihazırda 56 üye içinde İngiltere monarşisinin liderini devlet başkanı olarak tanımayı, yalnızca İngiltere, Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda’nın da aralarında bulunduğu 15 ülke kabul ediyor.

Bu ülkelerde devletin başkanı kabul edilen İngiltere Kralı ya da Kraliçesi, kendisini temsilen “Genel Vali” atıyor. Başbakan, hükümetin başıyken başbakan tarafından belirlenen hükümet üyeleri, Genel Vali tarafından onaylandıktan sonra atanıyor. Toplulukta çoğunlukla parlamenter demokrasiyi benimsemiş cumhuriyetler bulunuyor.

Dünya nüfusunun neredeyse üçte birini oluşturan Topluluğa sadece İngiltere’nin eski sömürgeleri dahil değil. Eski Fransız sömürgeleri Ruanda, Mozambik, Gabon ve Togo, İngiliz Milletler Topluluğu’na üye olmayı seçti. Bugüne kadar yalnızca İrlanda ve Zimbabve Topluluk çatısından çıkarken Pakistan, Güney Afrika ise çıktıktan bir süre sonra geri döndü. Yeni üyeler, kopmalar ya da Topluluk içinde kalarak İngiliz monarşisi ile bağı kesme girişimleri, Topluluğun gündemini zaman zaman meşgul etti.

Topluluk içinde bu yönde son adımı Karayipler’deki Barbados attı, 30 Kasım 2021’de İngiliz hükümdarı reddederek cumhuriyete geçti.

1952’de başa geçen ve oluşumu bir arada tutan güç olduğuna inanılan Kraliçe 2. Elizabeth’in ölümünü, birliğin geleceğinin yeniden sorgulanmasına yol açtı. Birçok ülkede cumhuriyete geçme fikri dillendiriliyor. 1999’da Avustralya, cumhuriyete geçişi referanduma götürmüş ancak yanıt ‘hayır’ çıkmıştı. Kraliçenin ölümünün ardından fikri sorulan Başbakan Anthony Albanese, yas tutulan bir dönemde bu konunun görüşülmemesi gerektiği cevabını verdi. Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern ise Kral 3. Charles’a desteğini ifade ederken ülkesinin “zaman içinde” cumhuriyete geçeceğini söyledi. 2009’da Karayipler’deki St. Vincent ve Grenada ada ülkesinin yaptığı referandumdan da “İngiliz monarşisine devam” kararı çıktı. Antigua ve Barbuda, üç sene içinde konuyu referanduma götüreceğini duyurdu. Belize, Bahamalar, Jamaika, St. Lucia, St. Kitts ve Nevis’ten de benzer sesler yükseliyor ancak henüz net açıklamalar yapılmadı.

Monarşi mi, cumhuriyet mi?

0

Kraliçe Elizabeth’in ölümüyle birlikte monarşi hakkındaki tartışmalar yeniden canlandı. Çok sık kamuoyu araştırmaları yapılıyor ve cumhuriyetçilik ya da kraliyet arasında tercih yapanların oranı dikkatle izleniyor.

Monarşi, neredeyse Orta Çağ’dan beri Birleşik Krallık’ı oluşturan ülkelerde geçerli yönetme biçimi olmuştur. Cromwell devriminden sonra 17. yüzyılın ortalarında İngiltere ve Galler’de, daha sonra İrlanda ve İskoçya’da cumhuriyetçi hükümetler kurulmuştu. O dönemde, “İngiltere Topluluğu (Commonwealth of England)” olarak adlandırılan bu cumhuriyetler birliği, 1660’ta monarşinin Restorasyonuna kadar sürdü. Cromwell ölmüştü ve öldükten iki yıl sonra mezarından çıkarılıp kafası kesilmiş, bir sırığın ucunda parlamento’nun çatısına dikilmişti. Krallık, cumhuriyetin sonunu böyle vahşi bir biçimde ilan etmişti. II. Charles’ın kanlı darbesiyle sona eren cumhuriyet, sonraki yüzyıllar boyunca daima azınlıkta kalan gruplar tarafından zayıf bir sesle savunuldu.

Cumhuriyetçilik, zayıf bir muhalefet kimliği olageldi. Kuzey İrlanda’da “cumhuriyetçi” terimi genellikle İrlanda cumhuriyetçiliği anlamında kullanılıyor. İrlanda cumhuriyetçileri, monarşiye karşı olsalar da, temelde İrlanda adasında herhangi bir biçimde İngiliz devletinin varlığına karşıdırlar. Bir başka deyişle, cumhuriyeti yalnızca kendileri için istiyorlar. Bununla birlikte, Kuzey İrlanda’da İngiliz cumhuriyetini destekleyen sendikacılar da var.

Cumhuriyetçi Akımlar

İngiltere, İskoçya ve İrlanda anayasal monarşiler haline gelseler de, son birkaç yüzyıl boyunca amaçları monarşiyi ortadan kaldırmak ve cumhuriyetçi bir sistem kurmak olan hareketler ortaya çıkmıştır.

Fransız Devrimi’nin başlangıcından 19. yüzyılın başlarına kadar, devrimci mavi-beyaz-kırmızı üç renkli bayrak, İngiltere, Galler ve İrlanda’da kraliyet kurumuna meydan okumak için kullanıldı. Bu üç renk, Fransız Devrimi’nin sloganı olan “Liberté, égalité, fraternité” (Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik) kelimelerini temsil ediyordu. Bu slogan, 1830’larda Çartist hareket tarafından da benimsenmişti.

1837-38 Kanada isyanları ve 1848 Genç İrlandalı İsyanı sırasında İngiliz monarşisine karşı ayrılıkçı cumhuriyetçi devrimler başarısız oldu.

Parlamento, 1848’de “İhanet Suçu Yasasını” kabul etti. Bu yasa, cumhuriyetçiliğin savunulmasının cezasını Avustralya’ya sürgün olarak belirlemişti. Bu daha sonra bu ceza ömür boyu hapis cezasına çevrildi. Kanun, hâlâ kanun kitaplarında duruyor. Ancak, 2003 tarihli bir davada yargıçlar , “Davalılar ve diğer herkes için, monarşinin barışçıl bir şekilde ortadan kaldırılmasını ve onun yerine cumhuriyetçi bir hükümet biçiminin getirilmesini savunanlar, ceza tehdidi altında olamazlar” biçiminde bir karar verdi. Bugün cumhuriyeti savunmak, yazılı yasaya rağmen sürgünü ya da ömür boyu hapis cezasını gerektirmiyor.

Anketler

Ocak 1997’de ITV, 2,5 milyon izleyiciye “Bir monark ister misiniz?” sorusunu telefonla yöneltti. Telefon anketi sonucu, seçmenlerin %66’sının bir hükümdar istediğini ve %34’ünün istemediğini gösterdi.

21. yüzyılın ilk yıllarında yapılan MORI anketleri, insanların yaklaşık %70’inin monarşiyi desteklediğini gösterdi. Ancak 2005’te, Prens Charles ve Camilla Parker Bowles’in düğünü sırasında, monarşiye verilen destek %65’e düştü. Cumhuriyet yanlıları, %22’de kaldı. 2009’da BBC tarafından yaptırılan bir ICM anketi, İngiltere’nin bir cumhuriyet olmasını desteklediklerini söyleyenler %18 ve görüş belirtmeyenler %6 iken, %76 Kraliçe’den sonra DA monarşinin devam etmesini istiyordu.

Şubat 2011’de bir YouGov anketinde, Kraliçe’nin ölümünden sonra Prens Charles kral olursa monarşinin sonlandırılmasını isteyenlerin oranı %13 idi. Bununla birlikte, 29 Nisan 2011’de Prens William ve Kate Middleton’ın düğününden kısa bir süre önce bir ICM anketi, bu oranın %26’ya çıktığını gösterdi. Yine Nisan 2011’de alınan Ipsos MORI’nin 1.000 yetişkinle yaptığı bir anket, halkın %75’inin İngiltere’nin monarşi olarak kalmasını istediğini ve %18’inin İngiltere’nin cumhuriyet olmasını istediğini ortaya koydu. Mayıs 2012’de, yapılan bir Ipsos MORI anketi, %80’inin monarşiden, %13’ünün Birleşik Krallık’ın cumhuriyet haline gelmesinden yana olduğunu ortaya koydu. Bunun son yıllarda monarşi lehine rekor bir rakam olduğu düşünülüyordu.

Eylül 2015’te Cumhuriyetçi görüşlere sahip bir İşçi Milletvekili Jeremy Corbyn, partisinin liderlik seçimini kazandı ve hem Muhalefet Lideri hem de İşçi Partisi Lideri oldu. 1991’de Corbyn, İngiliz Milletler Topluluğu Yasası’nı desteklemişti. Bununla birlikte Corbyn, 2015 yılında liderlik için yürüttüğü kampanya sırasında cumhuriyetçiliğin “uğruna mücadele ettiği bir hedef olmadığını” belirtti.

Mayıs 2021’de bir YouGov anketi, cumhuriyetçi görüşlerde yüksek bir artış görüldü. 18 yaşın üzerindekilerin tamamında monarşiye olan destek %61’e (%24’e karşı) düştü. Anket aynı zamanda 25-49 yaş arasındakilerde monarşiye verilen desteğin önemli ölçüde azaldığını ve 65 yaş üstü arasında desteğin hafif bir düşüş gösterdiğini de ortaya koydu.

Mayıs 2022’de, Kraliçe’nin Platin Jübile’si öncesinde, bir başka YouGov anketi, 18-24 yaşındakilerin yalnızca %31’inin monarşiden yana olduğunu gösterdi. Oysa bir bütün olarak nüfusun %66’sı hâlâ monarşiden yanaydı. Dört ay sonra, Kraliçe’nin ölümünün ardından, bu rakam %67 olarak tespit edildi.

 

Kraliçe öldü monarşi tartışması sürüyor

0

Özden DİNÇ – Arif BEKTAŞ

Akademisyen John Rees, Savaş Karşıtı Koalisyondan Lindsey German, Demiryolu Sendikası Başkanı Alex Gordon ve İşçi Partisi Eski Başkanı Jeremy Corbyn ile İngiltere’de monarşinin durumunu konuştuk.

İngiltere’de medyanın neredeyse tek gündemi kraliyetin yas süreci. Kraliçe II. Elizabeth’in 8 Eylül’de ölümünün ardından Birleşik Krallık’ta on gün süreyle yas ilan edilmişti. Kraliçenin cenaze töreninin yapılacağı 19 Eylül Pazartesi günü ülkede sağlık sisteminden okullara ve gıda yardım merkezlerine varıncaya değin her yer kapalı kaldı.

Kraliçenin sağlık durumunun bozulduğuna dair haberlerin ilk kez duyulduğu andan bu yana ülkedeki hayat pahalılığı krizi ana akım medyada konuşulmaz hale geldi ve bir süre daha böyle devam edeceğe benziyor. Bu tutumun billurlaştığı örneklerden birisi Kraliçe henüz ölmeden önce BBC’de bir canlı yayında yaşandı. Haber Spikeri Clive Myrie, Yeni Başbakan Liz Truss’un enerji faturaları ile ilgili düzenlemesi hakkındaki bir haberi sunarken “Majesteleri ile ilgili olarak durumun ciddiyeti düşünüldüğünde” enerji faturalarının “elbette artık çok önemsiz” hale geldiğini söyledi. Myrie gelen tepkiler üzerine yanlış anlaşıldığını söylese de o günden sonra BBC başta olmak üzere İngiltere medyası ağırlıklı olarak bu süreçte artık “Kraliyet ailesi dışında hemen her şeyin önemsiz olduğu” bir yayın politikası benimsedi.

CUMHURİYET TARTIŞMASI İVME KAZANDI

Monarşi’nin İngiltere’ye özgü “anayasal bir monarşi” ve monarkların da aslında politikaya karışmayan sembolik figürler olduğuna dair iddiaların gerçekle örtüşmediğini; yas sürecinin aktarılma şekline ya da monarşiyi ve Yeni Kral Charles’ı protesto edenlerin büyük bir hırsla gözaltına alınmasına bakarak bile anlamak mümkün.

Öte yandan yaygın medyada çok görünür olmasa da Kraliçenin ölümünün ardından ivme kazanan bir cumhuriyet tartışması var. Bu bağlamda İngiltere’deki siyasi örgütlerin ve işçi hareketinin önde gelen isimlerinden bazılarına monarşinin ve monarkların İngiltere halkına ne ifade ediyor olabileceğine, Kraliçe II. Elizabeth’in 70 yıl boyunca ne gibi bir hizmet yaptığına, Birleşik Krallık’ı ve İngiltere Uluslar Topluluğu’nu bundan sonra nasıl bir gelecek beklediğine dair sorular yönelttik.

JOHN REES: MONARŞİ GERİCİ BİR KURUM

Politik Aktivist ve Akademisyen John Rees, halkın Kraliçenin çok uzun zamandır hayatlarında var olan bir figür olması nedeniyle bir kayıp duygusu yaşadığını ancak Yeni Kral III. Charles için benzer bir yakınlık hissi duymadıklarını söyledi. Rees ayrıca kamuoyu araştırmalarına göre toplumun yaklaşık yüzde 30’unun cumhuriyet yanlısı olduğunu ve dolayısıyla monarşiye karşı olanların görünüştekinden daha fazla olduğunu belirtti.

Rees monarşi ve Kraliçe konusundaki görüşlerini şöyle özetledi: “Kraliçenin şahsi meziyetleri hakkında bir bilgimiz yok çünkü kendisini şahsen tanımıyoruz belki gerçekten de çok tatlı bir büyükanne ve iyi bir insandı ancak zaten asıl mesele bu değil. Asıl mesele bir ülkede devlet başkanı, soy bağı ile göreve gelen bir monark olmalı mıdır? Belirli bir ana-babanın çocuğu olduğunuz için devletin başına geçememelisiniz zira devlet başkanlığı politik bir mevki ve bu göreve gelecek kişi seçimle belirlenmeli. Böyle bir pozisyona geçmek için doğamazsınız, bu nevi bir politik sistemi Orta Çağda aştık ve şimdi 21’inci yüzyıldayız. Her yerde, her ülkede bu gibi etkili mevkilere gelecek kişilerin seçimle işbaşına gelmesini garanti altına alacak bağlayıcı düzenlemeler olmalı. Monarşinin başardığı tek şey bazı insanların sırf şu değil de bu ailede doğdukları için diğer insanlardan daha iyi olduğu fikrini halkın zihnine nakşetmiş olmaları. Bu özünde çok eşitsiz ve hiç demokratik olmayan bir önerme. Bu şekilde toplumda mevcut tüm eşitsizlikleri ve her türlü baskıyı kutsayan bir sosyal piramit oluşturuluyor. Dolayısıyla monarşi özünde çok gerici bir kurum.”

KRALİYET AİLESİNİN SİLAH ENDÜSTRİSİ İLE İLİŞKİLERİ

John Rees monarşinin bu en temelde yer alan eşitsiz yapısının yanı sıra kraliyet ailesinin silah endüstrisi ile arasındaki girift ilişkilere de dikkat çekti ve şunları söyledi:

“Kraliyet ailesi sadece sembolik bir aile değil, toplumun geri kalanıyla bütünleşik. Kraliyet ailesinin her daim silah endüstrisiyle ilişkiler bağlamında bir nevi halkla ilişkiler vitrini olarak kullanıldığını görüyoruz. Prens (Kral) Charles ya da Prens Andrew’un yurt dışı faaliyetlerine baktığımızda, İngiliz silahlarının dünya geneline satışlarında en ön sırada bulunuyorlar. Dolayısıyla çok yıkıcı, saldırgan savaşlara yol açan silah ticareti ile entegre olmuş ilişkiler içerisindeler. Örneğin Suudi Arabistan’ın Yemen’e yönelik saldırısına baktığımızda bu savaş İngiltere’nin sağladığı silahlarla yapılıyor.”

GERMAN: KRALİYET, KAPİTALİST SİSTEME ENTEGRE

Savaş Karşıtı Koalisyondan (Stop the War Coalition) Lindsey German, kraliyet ailesinin sembolik ya da sıradan bir aile olmadığına dikkat çekti. German şunları söyledi:

“Kraliçenin sıradan halkın temsilcisi olduğunu söylemek çok saçma. Kraliçe muhtemelen dünyadaki en zengin kadın idi, keza kraliyet ailesi dediğimizde, akıl almaz bir servetleri var. Londra’nın merkezinden kıyı şeritlerine varıncaya kadar ülkenin pek çok yerinde mülk ve arsa sahibi bu insanlar. Dolayısıyla Kraliçenin sıradan birisiymiş gibi tasvir edilmesi makul değil. Kraliyet ailesi de sıradan bir aile değil.”

Kraliyet ailesinin İngiltere kapitalizmi bağlamındaki önemine dikkat çeken Lindsey German, söz konusu ailenin nesiller boyunca aktarılan bir iktidarı ve serveti temsil ettiğini ve İngiltere’nin modern kapitalist sistemine çok ileri seviyede entegre olduğunu belirtti:

“İngiltere kapitalizmi için ‘Kraliçe ya da kralın önünde eğiliyorsanız belki devamında patronunuzun ya da hakimlerin ya da toplum içinde sözüm ona önemli olan diğer kişilerin önünde de diz çökebilirsiniz’ fikrine esin kaynağı olmaları bakımından da çok özel bir öneme sahipler. Ancak İngiltere’de pek çok kişinin böyle düşünmediğini biliyoruz.”

German ayrıca medyanın Kraliçeyle ilgili haberleri aktarma şeklinin insanları bıktırdığını da söyledi: “Kendisini tanıyanlar -ya da belki de hiç tanımayanlar- pekala bu kayba üzülüyor olabilir ancak insanlar çocuklarını doyurmakta, evlerini ısıtmakta bu denli güçlük çekerken saraylara ve sınırsız bir servete sahip bir kadının ölümü karşısında hepimizin bir ortak ulusun parçası olduğumuz ve birlikte hareket etmemiz gerektiği fikri kabul edilebilir değil.”

RMT BAŞKANI GORDON: MONARŞİ SÜRDÜRÜLEBİLİR DEĞİL

Son dönemde İngiltere’de canlanan işçi hareketinin öncü sendikalarından Demiryolu, Denizcilik ve Taşımacılık Sendikasının (RMT) Genel Başkanı Alex Gordon, İngiliz halkının-aralarında işçilerin de olduğu ve hepsi de politik olarak sağ kanatta yer almayan- hatırı sayılır bir kısmının monarşiye ve Kraliçeye bir çeşit bağlılık duyduğunu söyledi. “Örneğin bu kişilerin bir kısmı İşçi Partisine oy veriyor ya da bir sendikaya üye yani bu bağlılığı duyan hemen herkesin fanatik birer sağcı olduğunu söylemek mümkün değil” diyen Gordon sözlerine şöyle devam etti: “Bu sadakat büyük ölçüde merhum Kraliçe Elizabeth’in hükümdarlığının medyada yansıtılma şeklinden ileri geliyor. Kraliçe monarşi açısından oldukça iyi bir vitrin idi. Elizabeth dünyadaki en zengin kadındı ancak aynı zamanda sanki öz ninenizmiş gibi görüntü veriyordu. Ancak bunun böyle devam edeceğini söyleyemeyiz zira oğlu Charles, onun gibi zararsız, kendi halindeymiş gibi gözüken bir karaktere sahip değil.”

Ülkede kraliyet yanlısı sabit büyük bir çoğunluk olmadığını belirten Gordon “Kısa bir süre içinde bu ülkede neler olup biteceğini hep birlikte göreceğiz” dedi.

İngiltere’de temelleri 17’inci yüzyıla uzanan oldukça eski bir cumhuriyetçi geleneğin olduğunu ve monarşiye karşı 17’inci yüzyılda devrim yapıldığını hatırlatan RMT Genel Başkanı “Ve şimdi asıl soru 21’inci yüzyılda neler olacağı” dedi. Gordon başta Jamaika olmak üzere İngiliz emperyalizminin boyunduruğu altına girmiş pek çok ülkenin İngiliz Devletler Topluluğu’ndan ayrılacağını ve monarşi ile yönetilmeyi reddedeceğini tahmin ettiğini söyledi.

Alex Gordon ayrıca bu süreçte nihayetinde bir gün sıranın İngiltere’ye de geleceğini zira monarşinin “Tarihi çoktan geçmiş saçma sapan bir idare şekli” olduğunu söyledi. Gordon sözlerini şöyle sürdürdü: “İngiliz versiyonunda bu anayasal bir monarşi diye ifade ediliyor ancak monarkların gücü nedir, ne gibi haklara ya da imtiyazlara sahipler orası belli değil. Örneğin vergi konusunda muafiyetleri olduğunu biliyoruz ya da bağlayıcı yasal hükümlerden muaf olduklarını da biliyoruz örneğin istihdam kurallarını düzenleyen yasalardan muaflar. İngiltere’de kraliçe ya da kral için çalışıyorsanız ırk ayrımcılığına ya da cinsiyet ayrımcılığına dair bir şikayette bulunmanız olası değil. Çünkü muafiyetleri var ve bu sürdürülebilir bir durum değil. Hiçbir yerde yazan bir şey de değil bu. Her şey bir sır perdesi altında. Zaten İngiltere sırlar konusunda çok iyi, pek çok sırrı var. Bundan kurtulmalıyız. Seçimle işbaşına gelmeyen Lordlar Kamarası ya da seçimle işbaşına gelmeyen devlet başkanları konusunda bir tartışma yürümeli ve bu durumu değiştirmeliyiz. “

CORBYN’DEN KAÇAMAK YANIT

Barış ve Adalet Projesi’nden (Project for Peace and Justice) İşçi Partisi Eski Genel Başkanı Jeremy Corbyn Kraliçenin şahsı ile monarşiyi ayırmak gerektiğini savundu ve şu yanıtı vermekle yetindi: “Mesele toplumumuzda demokrasi ile ilgili. Pek çok insan çok üzgün ve birçok insan da toplumumuzdaki eşitsizlik ve adaletsizlik nedeniyle üzüntü duyuyor.  Ben önümüzdeki süreçte daha demokratik bir toplum yaratmaktan yanayım. Bu mesele önümüzdeki günlerde gündemimizde olacak.”

 

Bir can diğerinden daha değerli değil, ama Elizabeth’in ölümü halkı kilitledi

0

Hayatın değeri söz konusu olduğunda bir hiyerarşi yok, ancak Elizabeth Windsor’un ölümü geçen ay ülkeyi durma noktasına getirirken, medya ülkedeki milyonlarca insanın durumunu tamamen görmezden geldi. Hatta, kraliçenin ölümü açıklanırken, bir BBC muhabiri, Başbakan Liz Trussın o gün açıkladığı elektrik faturaları yardımının ‘artık önemli olmadığını’ söyledi.

İngiltere yaşam maliyetinin terörü ile karşı karşıyayken, insanlar halka yapılan haksızlıklara sessiz kalmak istemediler.

Kraliçe’nin cenazesindeki polis operasyonu, vergi mükellefine milyonlarca sterline mal oldu. Ve monarşiyi protesto eden insanlar tutuklandı ve susturulmaya zorlandı.

Polisin monarşi karşıtı protestolara verdiği tepkiye yönelik artan eleştirilere yanıt olarak Metropolitan Polisi, insanların kraliyetlere karşı “kesinlikle protesto etme hakkına sahip oldukları” söyledi.

Ancak lafa değil icraata bakmak lazım. Bir polis memuru, boş bir pankarta “Kralım değil” yazarsa tutuklanma riskiyle karşı karşıya kalacağı konusunda bir avukatı uyardı.

Garden Court Chambers avukatı Paul Powlesland, monarşi karşıtı protestocuların ifade özgürlüğünü kullandıkları için hedef alındığına dair haberlerden endişe duydu ve bu yüzden Londra’nın merkezine boş bir pankartla gitti.

Sosyal medyada viral hale gelen polisle olan tartışmalarının bir kaydı, bir memurun boş bir pankart tutan Powleslandi sorguladığını gösteriyor.

Memur, avukat kâğıdın üzerine “Kralın çevresindeki insanları rahatsız edebilecek şeyler” yazarsa kamu düzeni suçları kapsamında tutuklanma riskini alabileceğini iddia etti.

En az iki kişide İskoçya’da barışı ihlal etmekle suçlandı. Bunlar, itibarını yitirmiş kraliyet Prensi Andrew’u yuhalayan bir adam ve “monarşiyi kaldır” işaretini tutan bir kadındı.

Barış Taahhüdü Birliği (Peace Pledge Union) kampanyacısı Symon Hill de Oxford’da Kral Charles’ın ilanı sırasında “Onu kim seçti?” diye bağırdıktan sonra tutuklandı.

Barış kampanyacısı daha sonra bırakıldı. Polis, Hill’in 1986 tarihli Kamu Düzeni Yasası’nın 5. bölümüne göre alarma veya rahatsızlığa neden olabilecek davranış şüphesiyle tutuklandığını söyledi.

Ancak Hill, bir fikri olduğu için tutuklandığını söyledi.

Diğer olaylar arasında, Parlamento önünde “Kralım Değil” tabelası tuttuğu için polis tarafından uzaklaştırılan bir adam var.

Eylemler, tutuklamaların yasallığını sorgulayan sivil özgürlük grupları ve sol görüşlü milletvekilleri arasında alarma yol açtı.

Ancak polis izleme grubu Netpol, monarşi karşıtı protestoların hedef alınmasının yeni bir şey olmadığını söyledi.

Grubun iletişim koordinatörü Emily Apple, 2002’deki altın jübile sırasında bir barda oturan 41 kişinin tutuklanması da dâhil olmak üzere, polisin birçok kraliyet etkinliklerinde tutuklamalar yaptığının altını çizdi.

“Polis, monarşi karşıtı seslerin sokaklarımızda duyulmaması için orantısız hareket ediyor” dedi.

Ancak Polis, Suç, Hüküm ve Mahkemeler Yasası kuşkusuz koşulları daha da kötüleştirdi. Bazı tanıkların polisin protestocuların tutuklanması sırasında yeni otoriter yasayı gerekçe gösterdiğini bildirdi.

Göstericilere yönelik saldırı, kraliyet ailesi tarafından işçi sınıfının yaşamlarıyla alay edilmesinin tek yolu olmadı.

Elizabeth’in cenazesinin resmi tatil olması nedeniyle bazı hastane randevuları ve cenazeler ertelendi.

Bazı bölgelerdeki NHS yetkilileri, hastalar için acil olmayan prosedürleri ve klinik randevularını 19 Eylül’de erteledi.

LBC radyosunu arayan bir kadın, annesinin cenazesinin Kraliçe ile aynı gün olduğu için gerçekleşemediğini söyledi.

Kadın, “Kağıt üzerinde çok kolay alınabilecek kararlardan biri gibi geliyor, ancak neden olduğu stres ve pratik sorunların takdiri yok,” dedi.

 

Yeni Maliye Bakanı’ndan Kaos Bütçesi

0

Boris Johnson’ın ardından 6 Eylül’de görevi devralan Başbakan Liz Truss tarafından Maliye Bakanı olarak atanan Kwasi Kwarteng’in 23 Eylül’de açıkladığı mini bütçe; sterlinin değerinde ve ekonomide kaosa neden oldu.

Sendikalar ve emek örgütleri tarafından haklı olarak ‘‘sınıf savaşı bütçesi’’ olarak adlandırılan mini bütçe, sermaye lehine yüksek oranlarda vergi indirimi içermesine rağmen sermaye piyasalarında büyük panik yarattı. Sterlin dolar karşısında büyük değer kaybetti. Sterlin doların piyasa sürüldüğü 1792 yılından buyana ki en düşük seviyeyi gördü ve neredeyse dolarla eşitlendi. Londra Borsası’nda FTSE 100 endeksi 7000 puanın altına geriledi. Britanya merkezli şirketlere daha ağırlık veren ve yıl boyunca gerileme eğiliminde olan FTSE 250 endeksi, Kwarteng’in mini bütçesinin ardından on binin üzerinde puan kaybederek çok hızlı bir düşüş yaşadı. Uzun vadeli borçlanma tahvillerinin faizleri %5 çıktı. Mini bütçe hükümetin borçlanma maliyetlerinde hızlı bir atışa neden oldu. Borcunu ödeme konusunda hükümete güvenini yitiren yatırımcılar uzun vadeli borç satın alma riski karşılığında faizleri yükseltti. Hükümetin uzun vadeli borçlanma maliyetindeki hızlı artışın kontrolden çıkarak ülkenin emeklilik fonlarını tehlikeye sokması nedeniyle İngiltere Merkez Bankası 65 milyar sterlinlik tahvil almak zorunda kaldı. Şubat ayında hükümetin borçlarında azaltmaya gitme kararı alan İngiltere Merkez Bankası, Kwarteng’in mini bütçesi sonrasında U dönüşü yaparak hükümetin uzun vadeli tahvillerini almak zorunda kaldı. Bütçe içerisinde yer alan vergilerde indirim ile ev ve işyerlerinin enerji faturalarına yapılan desteklerden dolayı hükümet önümüzdeki beş yıl içinde 411 milyar sterlin daha fazla borçlanmak zorunda kalacak. Özellikle zenginlerden alınan gelir vergisini düşürerek, kamu kaynaklarını azaltan Bakan’ın olmayan bütçe üzerine plan yapması piyasaların hükümete güvenini sarstı.

Bütçe ve mali konularda danışmanlık yapan dairelerin görüşü alınmadan açıklanan mini bütçe yarattığı kaos ve ek maliyetler Başbakan Truss ve Bakan Kwarteng’i Bütçe Sorumluluk Dairesi (Office for Budget Responsibility) ile görüşmek zorunda bıraktı. Koas yaratan vergi indirim kararlarına ilişkin Kasım sonundan önce bağımsız bir rapor hazırlanması talebi başbakan ve bakan tarafından kabul görmedi.

Vergi indirimi yüksek gelirlilere yaradı

Yoksulların ihtiyaçlarını dahi karşılamaya yetmeyecek olan gelirlerinden kesip zenginlere aktararak Britanya’yı Avrupa’nın en eşit olmayan ülkesi haline getirmeyi başaran Muhafazakârlar, işçilerin hak alma mücadelesini de olabildiğince zorlaştırmaya çalışıyorlar. Bakan Kwarteng mini bütçesini açıklarken ilk önce greve çıkmaya hazırlanan işçileri tehdit etti. Bütçede düşük gelirlilerden alınan vergi % 1 oranında düşürülürken, geliri 150 bin sterlinden fazla olanlardan alınan vergi % 45’ten 40 düşürüldü. Gelir vergisinde %1 indirim düşük gelirliler için hiçbir şey ifade etmezken %5, yüksek gelirliler için epey bir meblağ teşkil ediyor. Yüksek maaş alan şirket yöneticilerinin çoğunun %5’lik ek vergi indiriminden elde ettiği gelir milyonlarca düşük gelirlinin yıllık maaşından daha fazla. Konut alımında ödenen pul vergisi eşiği de ilk kez ev alanlar için yükseltildi. Vergi kesintilerinde tarihi rekor kıran mini bütçe 1972 yılından buyana yapılan en büyük vergi indirimlerini içeriyor. Bakan Kwarteng bir kıyak da bankacılara yaptı. Kwarteng, üst düzey banka yöneticilerine verilen ikramiyelerde ki üst sınırı kaldırdı. Mevcut uygulamaya göre bankacılara, hissedarların onayı ile en fazla yıllık maaşının iki katı kadar ikramiye veriliyor. Mini bütçenin içerdiği gelirin hemen hemen yarısı nüfusun en zengin %10’luk kesimine gidecek. Mini bütçenin yaratmış olduğu ekonomik sarsıntıyı önlemek için Merkezi Bankası’nın faiz artırımı da yine elinde sermayesi olana yarayacak. Artan faizler nedeniyle mortgagelerini ödeyemeyecek durumuda kalanların evleri nakit parası olanlar tarafından ucuza kapatılacak. Faizlerle orantılı olarak arttırılan kiralar nedeniyle sokağa atılanların sayısı artacak.

Bakan borçlanmayı tercih etti

Rekor seviyelerde artan enerji fiyatlarını tarifelere üst sınır ya da ek vergiler koyarak enerji şirketlerine yüklemek yerine borçlanmayı, en zenginlerden alınan vergi oranını artırmak yerine düşürmeyi tercih eden Kwarteng’in mini bütçesindeki açık 411 milyar sterlin. Peki, zenginlerin ve halkın temel ihtiyaçları üzerinden milyarlarca sterlin kazanan şirketlerin karlarına dokunmayan hatta karlarını katlayacak vergi indirimi yapan Kwarteng bu açığı nereden karşılayacak? Elbette yine toplumun en yoksul kesimini oluşturan milyonlarca dar gelirliden ve emekçinin sırtından. Şimdiye kadar yaptığı açıklamaları ve pratiğiyle sosyal yardımlara ve kamu hizmetlerine karşıtlığı ile bilinen Kwarteng’in kemer sıkma politikalarında ısrar edeceğinden kuşku yok. Bütçe konuşmasındaki grevleri engelleme çağrısı da bunun bir işareti. Bir başka işaret ise Sonbahar’da sosyal yardımlara yapılacak olan zamların enflasyon oranında olup olmayacağı sorusuna yanıt verilmemesi.

Bakan sosyal yardımların borca dönüştürülmesini savunuyor

Bakan Kwarteng, 2015 yılında kendisinin de yazarları arasında olduğu Time for Choosing: Free Enterprise in Twenty-First Century Britain (Seçim Zamanı: Yirmi Birinci Yüzyıl İngiltere’sinde Hür Teşebbüs) adlı çalışmada, sosyal yardımların borca dönüştürülmesini savunuyor. Genç işsizlerin, işe başladıklarında aldıkları sosyal yardımları geri ödemeye mecbur bırakılması fikrini tartıştırıyor. Pandemi öncesindeki 10 yıl boyunca kemer sıkma politikaları ile hayatları cendereye sıkıştırılan işçi ve emekçiler bir kez daha muhafazakarların saldırıları ile yüz yüze. Bu kez kemer sıkma politikaları, ağırlaşan hayat pahalılığı, enflasyon, ağırlaştırılmış anti sendikal yasalar, hak aramayı suç haline getiren yasalar ve kısıtlama yeni koşullarında dayatılıyor. Ama tüm bu koşullara karşı ülkenin dört bir tarafında her gün devam eden grevler ve direnişler, hayat pahalılığına karşı artık yeter demek için kurulan inisiyatifler gelişiyor. Grevler sadece kamu alanında değil özel sektörde de yaygınlaşıyor ve kazanımlarla sonuçlanıyor. Bu zor koşullarda bizlere düşen görev yanı başımızda gelişen grevlerle dayanışma için de olmak ve bölgelerimizde kurulan Artık Yeter inisiyatifleri içinde yer almak.